Oğuz Atay büyük bir yazardı, üstattı; yalnız bir kusuru vardı: Tutunamayanları çok severdi. Sırf onları seviyor diye onların değişmez olduğunu sanırdı. Eğer geri dönüp söyleyebilseydim söylerdim: Oğuzcum Atay derdim, sen gittikten sonra dünya çok değişti. “Somut olaylarla ilgilenip benim yazılarıma kulak asmıyorlar,” dediğin gençlerin çoğu güneşe gömüldü, geride kalanlarsa seni yeniden keşfeder gibi oldu. Yeni kurulan dünyada sana da yer bulundu yalnız, senin sadece işlerine gelen kısımlarını aldılar. Birkaç Olric aforizmalı sözün çok tuttu. Seni o sözlerden ibaret sanıp o kalın kitaplarına bakmaya yine tenezzül etmediler. Tenezzül edenlerse ya yarıda bıraktı ya da birkaç cümleni alıp geride kalan kısımlarını anlamadılar. Bu arada Tutunamayanlar da değişti. Küçük burjuva oyunlarına ayak uyduramayan tutunamayanların sığındığı yegâne sığınak olan sanat da onların elinden alındı. Sen gittikten sonra tutunamayanların sayıları katlanarak artmaya devam etse de tutunamayanlar kendi içlerinde revizyona gitti. Küçük burjuvalarsa aynı bıraktığın gibi. Yalnız tutunamayanların dünyaya karşı umursamaz tavırları, en heyecanlı göründükleri anda bile korudukları dinginlikleri, hayata atılır atılmaz ne yapacaklarını bilememenin şaşkınlığıyla oradan oraya umutsuzca savruluşları değişmedi. Belki o hep eleştirdiğin somut durumlarla kafayı yemiş gençlerin bir kısmı da bu yeni dünyada, senin manifestonla varoluş ilânını gerçekleştirmiş tutunamayanların arasında yerini aldı diyebiliriz.

Bugün tutunamayanlar; köşebaşında arabasını bekleten simitçinin yapayalnız hayatını umursamadan uzaklara bakıp daldığı düşlerde, düzgün bir iş kurmadan evlenmeme yemini etmiş bir adamın girdiği dört işten batarak çıkıp beşinci işine atılmasını sağlayan o dingin umudunda, ailesinin anlam veremediği inadıyla eve kapatılmış bir kızın pencereden dünyayı seyreden dışarıdan bakıldığında korkulacak bir isyanı barındıran ama yalnızca sığ bir şaşkınla örtülmüş gözlerinde vücut buluyor olsa da; onları bizlere tanıtan senin kitapların küçük burjuvaların raflarını süslemeye devam etmekte. Hoş, sen bütün bunları görseydin yine acı çeker ve acını alaylarınla seyreltmeye çalışırdın. Tüm bunlara karşın, kitabın sonlarında tutunamayanlara sunduğun çözüm yine aklına gelirdi: İsa’nın da dediği gibi, “Kötülüğe karşı direnmeyeceksin.” Selim Işık, bu çözümü öğrendiğinde iş işten geçmişti. Yine de onu yargılayamayız çünkü kendisinin de dediği gibi: “Ben tutunamayan olmayı bile beceremedim.” Öyle sanıyorum ki kötülüğe karşı direnmemekteki estetik tavır tutunamayanlarda doğuştan geliyor. Dünyaya atıldıkları ilk andan itibaren gözlenen varoluşlarındaki pek çok noksanlığa bu tavır ekleniyor ve bu fazlalık eksikliklerini derinleştiriyor. Sonucunda bildiğimiz tutunamayanlar ortaya çıkıyor. Velhasıl disconnectus erectusların bildiğimiz kadarıyla şuan için tek muhattabı; somut durumlarla uğraşmamıza eskisi kadar müsaade edilmediğine göre biz de sana inelim, doğum gününde, bahsettiğin Tutunamayanlar Ansiklopedi’sinin on iki fasikülünün birkaç sayfasını da biz dolduralım dedik. Hazırsan başlayalım:

Ahmet BUYRUK: Şehre gelmeden önceki yaşamı hakkında pek bir şey bilinmiyor. Dokuz çocuklu bir evin beşincisi. Muhtemelen, bir kan davası ya da ekonomik sıkıntılar sebebiyle tek başına göç etmiş. Yaygın bir söylentiye göreyse evlenme çağına geldiğinde babası onu köyden bir kızla evlendirmeye çalışmış, bu duruma şiddetle karşı çıktıktan sonra aynı şiddette babasından şiddet gördüğünün gecesi evden kaçmıştır; yalnız bu söylenti henüz yetkililerce doğrulanmış değildir. Anne babasından bir daha haber alamamış ya da haber alma zahmetine girişmemiş. İlk yıllar babası birkaç kez mektup yollasa da mektuplarına cevap alamayınca ümidini kesmiş. Şehre geldikten sonra yıllarca kuru gıda halinde hamallık yapmış. Güçlü yapısının da etkisiyle iyi kazandığı rivayet edilir. Para kazanmayı sevmiş; yalnız harcama işini bir türlü beceremeyince yıllar içinde epey bir sermaye edinmiş. Arkadaşlarından birinin vasıtasıyla iş kurmaya çalışmış bu birikimle. Ona yardım eden arkadaşı tarafından dolandırılınca paradan tiksinir olmuş. Gerisini onu belli belirsiz hatırlayan bir başka arkadaşından dinleyelim:

Bu olaydan sonra uzun bir süre gündüz kazandığını gece pavyonlarda yedi Ahmet. Gittiği pavyonlardan birinde bir konsomatrise hayatında ilk ve son kez aşık oldu. Bu, aynı zamanda onun hayatında yaşadığı ilk ve tek heyecan olacaktı. Bu sefer bütün kazandığını geceleri bu kadınla yemeye başladı. Bir süre sonra işi saplantıya dönüştürdü. Kadına birlikte buralardan kaçmayı, yurtdışına ya da yıllardan beri görmediği baba ocağına dönmeyi hatta evlenmeyi teklif etti. Kadın ona önce güldü, sonra da bir daha yanına gelmemesini söyledi. Çılgına dönen Ahmet pavyonu birbirine kattı. O gece pavyondakilerden öyle bir dayak yedi ki kadınlara da aşka da ömrünün sonuna kadar tövbe etti.

Şehre geldiği günden beri, yaklaşık kırk yıl boyunca, çalıştığı halden ayrılmadı. Bir öğlen vakti; dişlerinin yarısı dökülmüş, ağarmış sakalı seyrek saçlarına karışmış, üstünde rengi solmuş kumaş pantolon ve gömlekten başka bir şey olmayan bir adam, kendisinin iki misli bir küfenin altında yere yığılmış bir hâlde ölü bulundu. Adamı tanıyan birkaç vefalı arkadaşı onu beşinci sınıf bir mezarlığın tenha bir köşesine alelacele gömdü. Yıllar sonra o mezarlık düzenlendiğinde kuru otlarla kaplanmış o köşede bir mezar olduğu yetkililerin aklına bile gelmedi.

Bilal KENDİGİDEN: Öğrenci. Lise yıllarında edebiyata merak salsa da, sınava yakın, daha önemli bir iş olduğu gerekçesiyle kendisini kapatıp üniversite sınavına çalışmaya başladı . Sonunda alelade bir şehrin alelade bir bölümünü kazandı. Bölümü tamamlasa bile iş bulması oldukça belirsiz olduğu için bütün ümitlerini bağladığı ailesi onu üniversiteye yollamaya yanaşmadı. Fakat o okumaya kararlıydı. Bir gece vakti evden kaçtığında tek düşüncesi okuduğu romanlardaki gibi hem okuyup hem çalışarak okulu bitirmek ve büyük bir adam olarak ailesinin karşısına dikilmekti. İlk yıllar bunu biraz başaracak gibi olduysa da hassas bedeni iki işi bir arada yürütemedi.

Okulu bitiremeyeceğini anladığı sıralarda sakıncalı düşüncelerle tanıştı. Öfkesini de arkasına alan Bilal kurtuluşunun bireysellikte değil, tüm toplumun ortak mücadelesinde olduğuna karar verdi. Birkaç ay sonra okuldan atıldı. Ailesinin karşısına büyük bir adam olarak çıkma düşüncesinden hâlâ vazgeçmiş değildi. Umduğunu bu ülkede bulacağına artık inanmıyordu. Yurt dışına kaçak yollarla gitmeye karar verdi. Önünde aşması gereken sadece bir nehir vardı. Bir gece, otuz kadar mülteciyle birlikte nehri geçmeye çalışırken bir botun içinde sulara gömüldü.

Haris Armani PONRAZAİ: Pakistan, Lahor doğumlu. Türkiye, İstanbul’da bir bulaşıkçı. Çocukluk yıllarında babasının Lahor’un ileri gelenlerinden olduğunu hatırlıyor. Çeşitli sebeplerden ötürü baba iflas etti. Haris’e gurbet yolu göründü çünkü babası için canını feda etmeye hazırdı. Hesaplarına göre üç yıl aralıksız çalışırsa borç kapanacak ve bir yıl da kendisi için çalışırsa memleketinde iş kurması için yeterli parası olacaktı. Türkiye’ye önceden gelen kuzeninin vasıtasıyla bir lokantada günde on iki saat çalışmak üzere bulaşıkçılığa başladı. Aldığı ücretin hesap ettiğinin bir hâyli altında olduğunu görünce hesaplarını düzenledi: Beş yıl aralıksız, izin yapmadığı günler de ücretini alıyordu, babası için; iki yıl da kendisi için çalışırsa planlarını gerçekleştirebilirdi.

Haris, sadece bulaşıkçılık yapmıyordu. Mal taşınması gerektiğinde, çalışanlardan biri gelmediği zaman yerine bakılması durumunda ya da keyfi sebeplerden dolayı iş kitlenecek biri arandığında hazırda bulunuyordu. Hayattaki tek zevki işten kafayı kaldırıp oturabildiği sayılı zamanlarda eline telefonu alıp komik videolar izleyerek gülmekti. Hâlen çalışmaya devam etmekle beraber hesaplarına göre yedi yıl aralıksız babası için; üç yıl da kendisi için çalışırsa memleketine dönebilecek. İşten arta kalan zamanlarda komik videolar izleyip gülmeye devam ediyor.

Müzeyyen İLİMDAR: Türk atanamamış öykücü, romancı ve oyun yazarı. Üsküdar’da muhafazakâr bir ailenin tek kızı. İlköğretim ve liseyi burada okudu. Sınıfında ağırlığı pek hissedilmemekle beraber özellikle okuldaki edebiyat dersi ödevlerinde yazdığı öykü ve kompozisyonlarıyla bir miktar yankı uyandırmasıyla tanınır. Bu süre zarfında, güzel bir kız olmasına rağmen, annesinin telkinleri yüzünden pek arkadaş edinemedi ve ilk gençliği genellikle ders çalışarak ve öyküler yazarak insanlardan uzak geçti. Annesi kızının mimar olmasını istiyordu ve Müzeyyen’in bu konuda olumlu ya da olumsuz yanıt vermemesinden cesaret alarak onu Mimarlık Fakültesi’ne yazdırdı. Mimarlık eğitimi aldığı yıllarda Cağaloğlu Yokuşu hakkında ayrıntılı bir analiz yapacağına orada dilenen bir dilenciyi konu aldığı bir hikâye yazdı. Bu hikâyeyi pek beğenen hocası, “Sende bir yazar ışığı görüyorum,” dediği gün Müzeyyen hayatın akışı içerisinde bilinçsizce sallanıp durduğu sonucuna vararak kendisini büsbütün tarihe öyküler yazmaya verdi. Ailesinin evlatlıktan reddetme ve para göndermeme tehditlerine rağmen Müzeyyen’in okulu bırakması bugünlere rastlar. Biraz birikmişiyle kiraladığı bir odaya kapanıp ardı ardına tarihi öyküler yazmaya başladı. Fakat yazdıklarını bir türlü yayımlatamıyordu ve parası da suyunu çekmek üzereydi. O günlerde Cağaloğlu’nda çıkan bir dergide editörlük yapmakta olan bir adamla tanıştı. Adam öykülerle pek ilgilenmese de yoksulluğun iyice serpilmesine yol açtığı, duru güzelliği daha da ortaya çıkan Müzeyyen’e aşık oldu. Müzeyyen, adamın entelektüel çevresiyle ilişki kurmak ve biraz da eski yaşamına radikal bir darbe indireceğine inandığı için adamla beraber yaşamaya karar verdi. Birkaç öyküsünü dergide yayımlatabilse de daha sonra sevgilisi daha önemli yazılar olduğu gerekçesiyle yazılarını yayımlatmadı.

Bu arada çevresi de genişlemişti fakat tanıştığı herkes ona öykülerinden önce akşam bir işinin olup olmadığını soruyordu. Bu yüzden dergilerde öykü yayımlatmaktan vazgeçti ve adamı terk etti. Tekrar kendisini kapatıp bu sefer büyük bir roman yazmaya koyuldu. İki yıl boyunca, babasından yalvar yakar koparabildikleriyle geçinip, Osmanlı’nın son dönemlerinde geçen ve imparatorluğun yıkılmaya yüz tuttuğu günlerde bir subayın Rum bir kadınla olan aşkını konu alan bir roman yazmaya girişti. Romanın büyük bir yankı uyandıracağını hissediyor ve ona asıl değerinin verileceği günü heyecanla bekliyordu. Kitabı büyük bir yayınevine gönderdi. Yıllarca bekleyip sonuç alamayınca yayınevinin editörüyle konuşmaya gitti. Reddedildiğini öğrenince yılların acısını çıkartırcasına editöre saldırdı. Bir ay kadar tutuklu kaldıktan sonra salıverilip “Mapushane Günlükleri” adını verdiği bir öykü dizisi yayımlatmaya çalışsa da başarılı olamadı. Daha sonra bir kitapçıda tanıştığı ve öykülerinin hayranı olduğunu söyleyen bir adamla arkadaşlık kurdu. Yıllarca onunla beraber yaşadıktan sonra “yalnız olmamasının üretmesini engellediği gerekçesiyle” bu adamı da terk etti. Mimarlık fakültesine geri dönmeyi düşündüğü sıralarda bir gün eski sevgilisi olan editör çıkageldi.

Ayrıldıklarından beri bir evlilik yapıp boşanmıştı ve Müzeyyen’e onu unutamadığını, her şeye yeniden başlanılırsa birlikte bu gidişatı değiştirebileceklerini, yeni bir dergi kurarak adını sonunda duyurtabileceğini ve daha bir sürü şey söylerek Müzeyyen’i ikna etti. Yalnız yaşamaktan ölesiye nefret eden ve sırf bu yüzden Müzeyyen’e giden adam buna çok sevindi. Dergi ikinci sayısını göremese de editörle eskisine göre çok daha iyi anlaşabildiğini ve adamın evi geçindirebilecek parası olduğunu fark ederek, ayrı odalarda yaşamak koşuluyla, ondan bir daha ayrılmadı. Bu arada iyice yaşlanmış, güzelliği solmuştu fakat enerjisi hâlâ yerindeydi. Arkadaş ortamlarında konu edebiyat ya da tarih olunca ateşli bir nutukçuya dönüşüyor, bu alanlarda sözü geçen hemen herkese sövüp saymadan susmuyordu. Adam, yazmayı yıllar önce bırakmış Müzeyyen’in bu tuhaf hareketlerine içten içe sinirlense de görünüşte bir sorun olmadığı için sesini çıkarmıyordu. Bir akşam vakti, eve geldiğinde Müzeyyen onu karşılamadı. Ertesi sabaha kadar kadının yokluğunu fark edemedi. Evden çıkacağı sırada bir tuhaflık olduğunu sezen adam Müzeyyen’in kapısını araladı. Onu, masasının başında, “İstibdat Günlerinde Bir Garip Koleralı” adlı bir roman taslağı üzerinde çalışırken ölü hâlde buldu.