(…) “Tanrı” da olmasa ne yapardı ‘insan’ ––Nietzsche’ye rağmen?!

Ölümtanımaz’ olamadı bugüne kadar hiçbir Tanrıtanımaz…

Bin bir ‘dil’i var ‘hayat’ın, ––ölüm olarak–– ‘ölüm’ün, bir. (…)

Ben bu ‘ölüm’ü kafaya çok taktım!

Kafasına göre takılanlar’a hayranlığımla…

Baktım Dünya’ya: düz baktım, ters baktım, yan baktım, dik dik baktım; korkum yoktu ölmekten ––ben bu ‘ölüm’ü kafaya çok taktım!

Görmediğim o kadar yer, insan, zaman ve olay vardı ki, sanki m²’mde geçti ömrüm!

Düşünmediğim, düşlemediğim konular da pek çoktu. Bilmediklerimi (ve bilemediklerimi) saymaya kalksaydım, buradan Tanrı’ya yol olurdu!…

Hiçbir savaşa katılmadım, kimseyi de öldürmedim, ne var ki hep kan kokusu duydu burnum ve ruhum ––çok acıdıydı, çok acı; anlatamam…

Bir kez âşık oldum ––değil size, kendime bile anlatmayacağım onu…

Sanki aram hiç iyi değildi ‘hayat’la! Bir başka zamana ve yere ait hissettim hep kendimi!

Kâinat ve hakikat arasında sıkıştım. İnat ettim sıyrılmaya ‘öte’ye ––sonumu siz düşünün…

“Gül”, “kuş”, “yaprak”, “bulut” demeye görsün biri; delendim hep derdimce…

Birkaç şiirim oldu, birkaç yazım yalnızlığımca ––ben mi yazdım, yazdırıldım mı yoksa? Hiç bilemedim.

En sevdiğim kokuydu yosun, en sevdiğim yerdi su kenarları, en sevdiğim tatsa yârimin ağzı ––daha ne diyeyim size?

Şarap içmek, Hayyam okumak, Bach dinlemek pek hoştu bu garibe! Yerinde olsaydı sağlığım, devirirdim dibini Dünya’nın, Güneş’in, Ay’ın ––öyle bakmayın.

Bir Tanrı’yla konuştuydum ilk ve son rüyamda, bir de yalvaçla: Hepsi bu. ––Anlattıkları şunlardı, bunlardı, onlardı: Onlarca, yüzlerce, inlerceydi; hemen anladınız.

Herkes gibiydim çokça, aslında benzemiyordum hiç kimseye ––kaç kişi böyle düşündü-düşünüyor-düşünecek? Kim bilir?

Bir emir çıkarsa devlet yani hükümet, dese ki “her gören-duyan, eli-ayağı tutan cepheye gidecek”; yani oğlumun, yârimin ve benim silah mı tutacak ellerimiz hiç istemeden, yoksa ‘savaşa hayır!’ dediğimiz için öldürülecek miyiz?!

Bir sivrisinek dolaşsa bir odada, üçümüz birden kanına mı susayacağız, canına mı, ruhuna mı, gönülsüz?!

Kuraklık gelse birden, her toprağa ama her toprağa, yağmalayacak mıyız nerde ekmek, su, yiyecek varsa ‘yaşamak için, ‘yaşamak için’ diye çığlık çığlığa?!

Ansızın kesilse elektrik ve bir kibrit-bir mum bile bulamasak evde, sözümüzü, sesimizi, nefesimizi mi tutacağız çıt çıkartmadan, şaşkınlıktan, sonsuza kadar?!

Deprem olsa (son deprem), şiddeti ve büyüklüğü 10’dan öte, ölümcül duygularla gözlerimizin içine mi bakacağız o an dik dik?!…

Dik dik baktım, yan baktım, ters baktım, düz baktım Dünya’ya: Korkum pisipisine ölmektendi ––ben bu ‘ölüm’ü kafaya çok taktım!

*

Ölümcül Zamanlar

ya da

Beşi Bir Yerde’ Bir Söylem

Elde var hayat” diyen her ölümlüye…

1 /

‘Canına kıyması’ (‘intihar’ı) olası değil ‘insan’ın: Kendini doğuramayan, öldüremez de; çünkü ‘insan’, ‘özgür istenç (hür irade)’ sahibi bir varlık değildir. Bundan dolayı da, hiçbir seçimi kendine ait olamaz.

Bir tansıklık (mucize) olmadı şu ana dek; her yaşayan öldü / ölüyor işte.

Töz (cevher) bağlamında, ‘saltık erk’ (mutlak güç) olamayan ‘insan’ın ‘insan’a verdiği bir şey değil ki ‘can’; bunun için, aldığı bir şey de yok kendinden.

Canına kıyması söz konusu değil kişinin, ‘varlık yapısı’nı (usunu, tinini, tenini / aklını, ruhunu, bedenini vb.) seçen ‘saltık özgür erk’ olamadığından ve nasılsa (her biçimde, koşulda, zaman ve uzamda) öleceğinden.

Ölümsüzlük yok ve her can çıkıyor er-geç sonunda.

Kendini öldürsün, doğal yaşamı sonunda ölsün ya da öldürülsün ‘insan’, sonuç aynı: Ö-le-cek.

2 /

Doğuranlardır öldürenler bizi: Dünyevî anne-babalarımız ya da ‘tohum ve rahim.’ Hayata getirmek öldürmek de demektir. Nasıl ‘doğum’ bu, hep ölüme gebe?! Doğurtan-doğuran işbirliği: Katili olmak çocuklarının!

3 /

Kendini yaratamadığından kimse, ‘yok hükmünde’ yaşıyor ve ölüyor. Bu durumun ‘iyi’, ‘güzel’ ve ‘doğru’ olup olmadığını değerlendirmesi de olası değil, ––bedenini, organlarını, ruhunu ve–– aklını yaratamayan ‘insan’ için.

4 /

Her diri denli çürüyor ‘insan’ da öldükten sonra. Birkaç kemik kalıyor ondan ––ha var ha yok.

Yüzlerce yıllık iyi-kötü yolculuk: İyi; bilim, sanat, edebiyat… Kötü; silah, savaş, açlık…

‘İnsanlık Tarihi’ işte! ––nereye gitti/gidecek yeryüzünün efendisi?!

5 /

“Tanrı” da olmasa ne yapardı ‘insan’ ––Nietzsche’ye rağmen?!

‘Ölümtanımaz’ olamadı bugüne kadar hiçbir Tanrıtanımaz…

Bin bir ‘dil’i var ‘hayat’ın, ––ölüm olarak–– ‘ölüm’ün bir.

**

Erk Öldü! ve…

Güzel günler/yarınlar için ter döken her cana…

Sonunda öldü erk. Bir erke başımızda yok artık.

Hani gelmezdi tam özgürlük? Bak geldi bahar gibi, yaz gibi. Çiçeklendi içimiz-dışımız. Yürüyoruz, koşuyoruz, uçuyoruz yüreklerimizce. Ne acı kaldı ne açlık. Silah öldü, savaş öldü, erk öldü.

El eleyiz şimdi eskisinden çok. Emeğimiz ortak, terimiz bir. Malımız-mülkümüz bir. Bak bölüşüyoruz ekmeği, suyu, havayı. Sevişiyoruz gönlümüzce yalansız ve yasaksız.

Toprak, herkese toprak. Ek-biç-ye-yaşa işte, içinden geçtiğince. Dağlar hepimizin, bağlar hepimizin. Yollar-yolculuklar sevgiyle ve aşkla.

Ne bedenimiz sömürülmekte artık ne ruhumuz ne de beynimiz: İnsanız işte. İnsanca yaşamak hakkımız her yerde ve her zaman. Ne yolumuzu kesen bir güç var şimdi, ne de yaşamımızı yıkan bir el. Suskun artık her siyasa, her dil. Gül bahçesi şimdi evlerin içi-dışı. Ağlamadan doğuyor her bebek, her çocuk çocuk gibi yaşıyor. Ne kızlara zulüm var ne kadınlara acı. Kadın-erkek can; arkadaş, dost ve sevdalı.

Çiçek kokusunda yitik barut yanığı. Top-tüfek sesleri dilsiz şimdi kuşların yanında. Ne tanklar yürüyor yollarda, ne paletleri kırıyor kaldırımları: Her yol varıyor sevgiye.

Sonunda bitti korku. Kırıldı zincirler, yıkıldı duvarlar, taş-kum oldu hapis evleri. Ne suç var ne suçlu. Ne zengin var ne yoksul. Şiir okuyor, şiir oluyor herkes.

Haklar aynı, halklar kardeş. Şarkılarla türkülerle dönüyor mavi-kırmızı dünya.

Gölgesinde uyuyoruz ağaçların, uyanıyoruz gölgesinde: Mutlu. Güneş de can bize yağmur da: Ne varsa doğada dostumuz.

Paralandı para; hepimizin petrol, altın, bor… Etimiz-otumuz ortak. Kol kola yürüyoruz ‘Sevgi Çağı’nda.

Bitti bir başka dünya arayışı. Güzel mi güzel her an her anı: Acı yok. Sağlığımız, keyfimiz yerinde. Yüzyılların ardında kaldı ağıt.

Kadınlar kadın, erkekler erkek. Terini siliyor herkes birbirinin.

Doğa-tanrı, yeryüzü cennet, insan melek. Ne günah var ne ceza; hayat ödül.

Âh! Size ‘acının tarihi’ni anlatmayacağım çocuklar. Kanlı-karanlık günleri, ayları, yılları: Yüzyılları… Zamansız ölümlerden söz açmayacağım hiç, yiten yaşamlardan, canlardan…

Belki de çekilen her dert, her zulüm, güzel günler içinmiş de demeyeceğim. Ellerinizdeki uçurtmaların keserken ipini, ey özgürlük! diyeceğim belki biraz…

Sonunda sevinçle yaşıyorsunuz işte, sonunda mutlusunuz, kardeşsiniz, cansınız dağda bayırda, yollarda sokaklarda, bahçelerde evlerde: Savaş yok. Sonunda gününüz-yarınınız; ömrünüz güzel. Neşe içinde sürüyor sizde hayat.

Ne diyordum? Sonunda… sonunda… ha hatırladım birden:

Sonunda öldü erk. Bir erke başımızda yok artık.

Emin Turan

Hayatlı ‘Ölüm’

Ölümle düşüp-kalkanlar’a…

(…)

Saçmalık: Yaşıyorum ve yazıyorum, bile bile öleceğimi! ––ya siz?

Ölmem için doğurulmuşum ––‘rahim annem-tohum babam’ bâhâne.

En kolay yol, Tanrı’ya yüklemek ‘her şey’i: ‘Dün’ü, ‘gün’ü, ‘yarın’ı.

Elde var ölüm ––hayat meğer.

Dünya’ya ––ve de evrene–– bakarak, ancak bu kadar bu ‘akıl’la…

Biter ‘oyun’ kül olunca ‘satranç tahtası’; her taş anlar -‘piyon’ dâhil- ‘piyon’luğunu.

Ne çok kanat çırpar beden, kuş gibi uçan ruha yetişmek için…

Uzun uzun bakın bir ölüye: Ne duyuyorsanız, işte tek ‘gerçek.’

Âh ‘bilin(e)mez’e olan aşk! İyi ki sen varsın sonsuzca…

Çürük bedenler, kof kemikler, boş kafatasları… Bir zamanlar birer ‘ego’ydu hepsi.

Hayat: Yarı ciddi-yarı şaka. Ölüm: Tam gerçek.

Yüceltmek de ne ‘insan’ı, ‘hayat’ı ve ‘Tanrı’yı ölümün yanında.

Ölüm: Tek erk ––yeneni yok şimdiye dek.

“Ey Töz! Senin Töz’ün ne?” dedi/diyor öz’lerden bir bir öz ––‘insan’ işte.

Öyle güzel anlatıyor ki ‘cennet’i ‘kutsal kitaplar’lar; hayat olmasa mıydı, ne?

Ölüler ölümden korkmaz.

Hayat: Zehirli arılarca hep sokulmak, bir parmak bal için ölene dek.

Bir ölü konuşsa, bunca söze kalmazdı gerek.

Her ölünün arkasından ağlamayın ––belki kurtuldu ve gülüyor size…

Nasıl da ‘hiç’ oluyor herkes ‘hep’ken, öldüğünde?!…

Ölüler ölümden korkmaz.

Ölen biri ne söylese inanırdık ‘ölüm içre.

Kalabalıktan sıkılan ya da yalnızlığı isteyenlere ‘başını dinlemek’ için biricik yer: Ölüm.

Ölümün kılıcı kan akıtmaz ––‘kan’, hayatta ‘kan.’

“Sağlıklı hayat” dilerdi ninem; gün geldi öldü ––ne kaldı sağlığı ne de hayatı!

Bir ses: “Oyun bitti, herkes geldiği gibi…”

“Bu merak niye? Öğreneceğiz ölünce” demişti bir bilge(m) ––artık anlatmıyor bir şey!

Ölümü düşünmez ölen.

Hayat da ölüm: Onu düşünerek/düşleyerek geçiyor ‘zaman.’

Bir ölü deseydi “yarı ölümdür rüya”, inanırdık ––sonra anlaşılmaya başlardı belki ölüm…

Ölüme doğar her can ––daha doğmadan önce…

‘Güzel’ olsaydı hayat, dert edilmezdi bu kadar ölüm.

Nasılsa ölecek herkes; ‘savaş’ niye/kiminle?

Ölmekten korkuyoruz, hayatta gördüklerimizi görürüz diye yine.

“En az bir kez ölür herkes” / filozof-şâir hayatî

(Hayatı unut) ne yapmak isterdin ölür-ölmez?

Ölüler ‘doğru’ söyler ––inanmadınız mı?!…

Unut birden her şeyi… Diyelim şu ‘an’ öldün… Hatırla hayatı şimdi yeniden.

Johann Sebastian Bach: Ölümün en huzurlu ‘ses’i… 

Ölüler korosu ‘Cehennem’de: “Ne büyük azapmış Dünya!”

(…)

****

Öldükten sonra çok değiştim!”

Herakleitos’a yürek borcumla…

Bir filmde duydum bu sözü ––sanırım. Doğruydu; öldüğümde anladım. Birden mi biter Tanrım onca sızı, onca sancı ve dert? Bıçak gibi kesti ruhumu mutlak yalnızlık. Ortadan yarıldı bedenim: Aktıkça aktı irin: Kızıl-sarı, leş kokulu; damağıma yapıştı yanık bir tat. Ne kadar birikmiş her organımda acı?! Kaç ölü çıktı kalbimden, sormayın…

Ama değiştim birden: Huzur. Adını duyduğum duygu ––yaşamadığım. Bitti birden bitmez dediğim beyin ağrım. Destansı sayrılığım geçti. Kalmadı kamburu sırtımın. Tüy gibi hafiflik bu olsa gerek…

Hiç kimse tanıyamıyor beni: Ölüler, melekler, yalvaçlar. Annem, babam, teyzem bile şaşırdı bu son halime. İnanmayacaksınız belki de; şeytan da tanıyamadı beni, Tanrı da!

Sanki onca çile çeken ben değildim. Ömrüm hüzündü, şimdi neşe. Evden sokağa adım atmak istemezken çok eskiden, artık bir cennetteyim bir cehennemde.

Kutsal kitaplardakinden öte bunca yer: Cennet mavi, cehennem kırmızı; o kadar. Ödül de yok ceza da. Dünyevî olan dünyada kalıyor ––bilin. Anlatamam size burayı. “Yalan dünya” sözü doğruymuş meğer.

Evet, ağaçlar var ve gölgeleri: Zamansızlık kadar oturuyorum dibinde. Kökünü görüyorum her şeyin: O kadar çok evrenler var ki, anlatamam. Ellerimi kavuşturup belimde, bir sonsuzlukta geziniyorum bir hiçlikte.

Ne umuda gerek var, ne dirence. Savaş da yok savaşımlar da burada. Kavga, kan, ölüm boş sözler. Açlık, yokluk, yoksulluk da yok zenginlik de. Kim, ne anlıyorsa eşitlikten, işte tam öyle.

Gerçi ben değiştim, çok değiştim: Ne insan arıyor canım ne aşk ne ekmek. Ama şu güzelim kuşlar yok mu, şu özgürlük; düşüyorum ardına hepsinin bir bir…

Siz siz olun, ölün çarçabuk. İnanın ideal değil mutluluk. Nasıl istiyorsanız yaşayacaksınız öyle. Gönlünüzden geçen gerçek olacak hemen. Düşlerle yorulmayacak sığ ömrünüz.

Sınırsızlık: Bu değil miydi istediğiniz? İşte her şey, her şey sizin: İçinizden geçen dışınızda yaşayacak. Ne hayata kızacaksınız ne kendinize.

Âh! Düşünceleriniz, düşünceleriniz. Dalıp gitmeyeceksiniz dağlara, denizlere; yitik diyarlara. Bir kâbûsunuz bile olmayacak; bir tek kâbûsunuz bile… Korkusuz gelecek her şey hep size.

Ben böyle yaşıyorum işte; ne dert ne tasa. Üzülecek bir şey yok burada ––üzecek kimse. Hem burası değişik hem ben değiştim: Ölüm yaradı ömrüme.

Tenimi bıraktım uçsuz bucaksızlığa. İçim dışımla konuşuyor artık. Terim tuz kokmuyor, iliğim-kemiğim can: Öyle bir çarpıyor ki kalbim ölüm sevinciyle…

Birileri yanlış anlamasın beni sakın: Ne dünyayı kötülüyorum ne övüyorum hayatı. Ölüm diyorum, o kadar güzel geldi ki bana, anlatamam; değiştim, dönüştüm bir başka yokluğa.

Böyle yokluğa can kurban, böyle hiçliğe. Yeniden doğmak bu olsa gerek bana, canıma. Ne zormuş yaşamak için çırpınmak! Ve direnmek ölmemek için, ölüm korkusuyla!

Öyle şiirler yazıyorum ki şimdi, görmeniz gerek. Öyle öykülerim oldu ki, sesi, nefesi başka. Bir de bir romana başladım ––‘huzur dili’nce. Dünyadan düştüğüm anda koymuştum adını: “Öldükten sonra çok değiştim!”

TEILEN
Önceki İçerikArchway Project Kare Sanat’ta
Sonraki İçerikHIGH TRUTH
Tan Doğan
17 Ocak 1961 yılında İstanbul'da doğdu. Göztepe Pansiyonlu İlkokulu'nda, Haydarpaşa Lisesi'nde, Kâzım İşmen Lisesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde (Sistematik Felsefe ve Mantık) ve Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde (İşletme Yönetimi Anabilim Dalı, Eğitim Yönetimi ve Denetimi Bilim Dalı) öğrenim aldı-öğrenim verdi.