Son günlerde sıkça karşılaştığımız bir “babalar ve oğullar” vakasıdır. Sosyalist babalarıyla karşıt konuma düşenler; Aziz Nesin ile müfrit liberal Ali Nesin, Orhan Kemal ile bayağılığa roman ödülü dağıtan Işık Öğütçü, bunların yanına Ünsal Oskay ile vasiyeti çarpıtan yazara önsöz yazdıran Çınar Oskay’ı ekleyebiliriz.

Roman ve Etik kitabına Orhan Pamuk, sunuş yazmış. O. Pamuk diyenlere, Shakespeare’in Atinalı Timon’daki para şiirini, para’nın her şeyi karşıtına çeviren “tuhaflığını” hatırlatınca bana kızıyorlar. Bana kızacaklarına Ünsal Oskay’ın Roman ve Etik kitabına O. Pamuk’un sunuş yazma tuhaflık’ına baksınlar. Ünsal Oskay’ın etik ve roman ilişkisinden yola çıkarak oluşturduğu kuram pratiğe uygulansa ve somut bir örnek, O. Pamuk romanları üzerinde denense, bu romanların hepsinin egemen etik anlayışını pekiştiren, insanı değersizleştiren, yaratıcılığını körelten birer bayağılık yumağı olduğu bir kez daha anlaşılacak.

Ünsal Oskay’ın Roman ve Etik kitabı, O. Pamuk yazıcılığının roman ve etik anlayışı açısından nasıl geçersiz olduğunu, sistemin ahlakını yeniden üreterek nasıl pekiştirdiğini görmemizi sağlayan bilgiler içeriyor. Kendisini geçersizleştiren bir kitaba O. Pamuk’un bundan hiç yüksünmeksizin sunuş yazmasından daha tuhaf ne olabilir? O. Pamuk’un tuhaflık’ta bir kez daha para ile yarıştığını görüyoruz.

ÖZGÜRLEŞTİRİCİ ROMANIN KOŞULU

Ünsal Oskay, kitabına şu cümleyle başlıyor: “Romanın modernist ve özgürleşimci roman olması, tarihsel olarak somut tikel ile, buna eş derecede tarihsel olan tümelin arasındaki çatışkın birlikteliği algılayabilmesine bağlıdır.”1 O. Pamuk’un bütün yazdıklarında tarihsel olan’ın, yanlış algılanmak bir yana,bilerek çarpıtıldığını görüyoruz. Bestseller Okuma Kılavuzu2 kitabımda ayrıntılı olarak incelediğim Kafamda Bir Tuhaflık, Türkiye’nin 1960’lardan günümüze tarihsel sürecinikaba bir biçimde çarpıtmaktadır. 1950’lerden başlayarak Türkiye’nin tarihsel tümeli, sermaye birikim sürecinin belirlediği köyden kente göç ve buna bağlı çarpık kentleşmedir. Köylünün kente göçü ve işçileşmesi süreci, temelinde artı değer sömürüsü bulunan bir düzenin çelişkili tarihselliğinde ortaya çıkan tümel gerçektir. Bu gerçeğin içinde tek tek insanların durumunu işleyen roman, Oskay’ın vurguladığı somut, tarihsel “çatışkın birliktelik” ilişkisini gösteremiyorsa, okurunu özgürleştirme yönünde bir estetik katkısı olmayacaktır. Tersine, sistemin insanı mahkûm ettiği görünmez köleliği meşrulaştıracak, pekiştirilmesine ideolojik malzeme sunacaktır.

O. Pamuk,Tuhaflık’ta köyden kente göçünü anlattığı Mevlut’un somut tarihsel tümel ile çatışkın birlikteliğini göstermekten özenle kaçınıyor; çatışmayı, kaynakları tarihsellik dışında, keyfi bir oyun gibi gösteriyor. 70’lerdeki sağ-sol çatışmasının kaynaklandığı tarihsel çelişkileri gözardı ederek, bu çatışmayı eşdeğerli iki futbol takımının maçı biçimine sokuyor.

“OSURUĞA” HAYRANLIK ÜRETEN EDEBİYAT

Bunu yaparken, gerçekleregörünüşte bile en küçük bir saygı göstermiyor; 70’lerde adı sanıyla Milliyetçi Hareket Partisi’ne bağlı, kendilerine “ülkücü” diyen faşist çetelerin ideolojik tarifi “milliyetçiliği” solculukla özdeşleştiriyor. Gerçeğe ne ölçüde saygısız olduğunu göstermek için Tuhaflık’tan bayağı bir O. Pamuk cümlesini aktarmak zorundayım: “Bu aşırı denetim yüzünden Mevlut hem sağcı ve dindar, hem de solcu ve milliyetçi öğrencilerin (sağcı öğrencilerin hepsi dindar, solcuların hepsi milliyetçiydi) saygı ve hayranlık duyduğu ve kalabalık toplantılarda istediği zaman osurabilen muhalif ruhlu öğrenciyle ancak bir buçuk yıl sonra, on dört yaşında okulun kurulu düzeninden şüpheye düştüğü günlerde tanışabilecekti.”3Bayağı deyişle, aynen böyle! O. Pamuk’un nasıl bir özgürleşimci romancı olduğu görülüyor; “muhalif ruhlu öğrencinin” toplantılarda “istediği zaman osurabilen” bir “özgür” kişilik olduğunu vurgulamayı yığma cümlesine sığdırmayı ihmal etmiyor. Üstelik “muhalif ruhlu” kişiliğin “osurma cesareti” herkesin hayranlığını kazanmasını sağlıyor. “Osuruktan muhalefete” hayranlık yağdıran bu yazara, bu “osuruktan edebiyata” Nobel ödülü verilmesi düşündürücüdür. Demirtaş Ceyhun’un bu ödülü emperyalizmin komplosuna bağlayan bildiri eylemine bir kez daha hak vermemek elde değildir. Ya da bu komployu ayrıntılarıyla inceleyen Yalçın Küçük’ünŞebeke’sini bir kez daha okumak gerekir. Nâzım Hikmet, Yakup Kadri, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Sait Faik, Ahmet Arif, Orhan Kemal, Hasan Hüseyin, Kemal Özer gibi yazarlar yaratmış Türk edebiyatından ödül verilecek yazar olarak O. Pamuk’un seçilmesi, edebiyatımızı yukardaki cümlenin düzeyine indirecek bir müdahalenin hoyrat, pervasız adımlarından biridir.

O. Pamuk’un “osuruk” hayranlığı bizi konudan uzaklaştırdı, bu cümleyi somut tarihselliği nasıl çarpıttığını, solculukla milliyetçiliği özdeşleştirdiğini göstermek için almıştım. Ne diyor; “solcuların hepsi milliyetçiydi”.

 

MİSTİFİKASYONU AŞACAK BİLİNÇ

Ünsal Oskay, özgürleştirici romanın yazılabilmesinin temel koşulunun, “insan ile insan ve insan ile doğa arasındaki ilişkilerin bugünkü reel toplumlardakinden farklı olup olmayacağının bilişsel bir sorun olarak taşıdığı önemin roman yazarınca kavranabilmesine”4 bağlı olduğunu yazıyor.Gerçek yazarın temel sorunu budur; verili gerçeklik değişebilir, bütün insani güzelliklerin ve potansiyellerin yaşama geçirilebildiği insan ile insan ve insan ile doğa ilişkileri kurulabilir.

Oskay, Şöyle devam ediyor: “Böyle bir sorunun bilişsel olarak ‘fark edilebilmiş’ olması ve romanda ‘sorunsal’ durumuna gelebilmesi ise, sanatçının içinde yaşadığı toplumsal ilişkilerin gerçekliğini gözden saklayan tüm mistifikasyon örüntülerinin ardını ‘merak edebilecek’ kadar gelişkin bir bilişsel düzeye erişmesine; başka bir anlatımla, zamanındaki toplumun etiği ile kendini sınırlamamasına; tikel olan ile tümel olan arasındaki çatışkın birlikteliği ortadan kaldırmayı erek edinebilmiş bir karşı çıkma biçimi bulabilmesine bağlıdır.”O. Pamuk’un yazdıklarında “mistifikasyon örüntülerinin” arkasındakini bulmak ve göstermek bir yana, tersine, açıklığa kavuşmuş, tarihsel olarak açığa çıkmış çelişki ve gerçekleri mistifiye etme, gizemli hale getirme çabasıyla karşılaşıyoruz. Artı değer sömürüsüne dayalı çelişkileri ortadan kaldırmayı erek edinmek bir yana, bunların görünür, bilinir hale gelmesine bile tahammül edemeyen bir yazıcılık yaptığını biliyoruz. Egemenin etiğini sorgulamak yerine yeniden üretiyor.

Bu düşünceleri Ünsal Oskay’ın Roman ve Etik kitabının ilk sayfasından aktardım, kitabın bütün cümleleri, O. Pamuk ve benzerlerinin romancılığının düzen yandaşlığını, yanıltıcılığını, bayağı estetiğini eleştirmek için alıntılanabilir.

Ünsal Oskay, Roman ve Etik’te tarihsel maddeci, bütünsel bir bakış açısına dayanarak roman ve etik ilişkisini inceliyor. Tarihsel maddeciliğin kurucuları Marx ve Engels’in yöntemini uygulayarak, edebiyatın toplumsal anlamını ve işlevini çözümlüyor. O. Pamuk’un bütün yazıcılığı ise tarihsel maddeciliği yadsımak ve itibarsızlaştırmak üzerine kuruludur.

Ünsal Oskay’ın kitabına yazdığı tuhaf sunuş’ta şu cümleleri okuyoruz: “1970’ler ve 80’lerde Türkiye’de ve pek çok üçüncü dünya ülkesinde babadan kalma katı kuralcı Marksist eleştirmenler için fantezi, düş, bilimkurgu, alegori kötü kelimelerdi. Bu kitapta ise edebiyatın dönüştürücü, aydınlatıcı, özgürleştirici işlevini görebilmesi için gerekli anahtar kavramlardır.”5 Marksist eleştirmenlere iftirayla söze başlıyor ve Ünsal Oskay’ın kitabını çarpıtarak devam ediyor. Marksist estetikte biçim içerik diyalektiği vardır, Marksist eleştirmen de, eleştirdiği yapıta bu ilişki açısından bakar. Birer biçim öğesi olan “fantezi, düş, bilimkurgu, alegori” neden “kötü kelimeler” olsun? Marksist eleştirmenler, bu öğelerin edebiyat eserinde hangi içeriği biçimlendirmek için kullanıldığına bakarlar. Zaten Roman ve Etik’te Ünsal Oskay da böyle bakıyor. Fantezi’nin, bilimkurgu’nun kullanılmasının bir yapıtı özgürleştirici kılmayacağını kitap boyunca döne döne vurguluyor. Verili toplumu görünüşte aşan, yeni bir evren yaratan bilimkurgu yapıtlarının çoğunun kapitalist toplumun “bilinç endüstrisi” içinde sistemin meşrulaştırılmasına, toplumsal ilişkilerin mistifiye edilerek, özgürleştirici bilinç ve duyarlılığın ketlenmesine hizmet ettiğini gösteriyor.

KUBRİCK’İN METAFİZİK UZAY YOLU MACERASI

Ünsal Oskay, bir başka kitabında, Çağdaş Fantazya’da, bu türün belli bir sanatsal düzeyin üstüne çıkmış örneklerinden, Stanley Kubrick’in“2001 Uzay Yolu Macerası’nı, tarihe mekanik bakışıyla, metafizik ve teslimiyetçi çocukluğa dönüş imgesiyle bitişiyle gerçekliği yanlış gösteren, insanın özgürleşme olanaklarını daraltan bir film olarak çok ağır eleştirir.

Ünsal Oskay, fantazyaya dayalı bilimkurgu edebiyatında veya başka sanatlar yoluyla işlenen düşlerimizin, verili gerçeklikle, düzenin etiğiyle bir hesaplaşmaya, insanı bilinçlenmeye, özgürleşmeye götürmesi gerektiğini savunuyor. İnsanın tutsaklaştığı üretim ilişkileri içinde, düşlerinde aradığı özgürleşmenin bu edebiyatın sistemiçi örnekleri aracılığıyla engellendiğini vurguluyor. Bunlara “aldanımcı fantazya” diyen Oskay’ın yazdıklarından, yalnızca biçimsel olarak verili gerçeğin ötesine geçmiş görünen bilimkurgu edebiyatının özgürleşimci olabilmesi için eleştirel ve bilişsel niteliklerinin devrimci olması gerektiğini anlıyoruz. Romanlarda ve filmlerde, verili düzenin ahlakı, yaşam biçimi, üretim ilişkileri ile hesaplaşmayan sanat yapıtlarının izleyiciyi kaçış’a, sürükleyeceğine, uyuşturacağına dikkat çekiyor. Ünsal Oskay, “özgürleşim isteklerinin düşlerden bile silinmek istenen” bir dönemde yaşadığımızın bilinciyle, edebiyatın bu gerçeği görmesi ve aşmak için insana katkıda bulunması gerektiğini düşünüyor.

ELEŞTİRİ VE ÖZGÜRLEŞME İÇİN AYDINLANMA

Ünsal Oskay edebiyat ve sanata iki temel ölçütle yaklaşır: İnsanın tarihi yapmada ve daha iyi bir geleceğe yürümekte temel eylemi olan eleştiri ve özgürleşme arayışı yapıtta ne ölçüde yer bulabilmiştir? Yapıtın değerini belirleyen şey insanın bu iki özsel eylemine duyarlı olması, yanıt vermesi, geliştirmek için katkıda bulunmasıdır. Eğer bir roman, film, resim ya da müzik yapıtı insanın özgürlük potansiyelini geliştirme yönünde bir içerik ve biçim taşımıyorsa, onun bir estetik değeri olduğundan söz edilemez.

Ünsal Oskay, eleştiri ve özgürleşme arayışının kökten olmasını ister. Sistemin kısmi sonuçlarına, çeşitli belirtilerine eleştiri getirip işi orada bırakmak yetmez. Eleştiriyi bu belirtileri ortaya çıkaran ilişkilere, günümüz kapitalist toplumunun temelinde yer alan ve bütün biçimlenişini, yaşama biçimini belirleyen artı değer sömürüsüne kadar götürmek gerekir. Eleştiri bu temellere indirilmediğinde, sistemin yarattığı sorunlara karşı biriken hoşnutsuzluk ve tepkiyi yanlış çözüm arayışlarına, kısmi değişikliklerle sorunların aşılacağına yönelik sahte çözüm beklentilerine yönlendirmiş olacaktır.

Bu eleştiriyle yetinildiğinde bir “kaçış edebiyatı” yapılmış olacaktır.

TERSİNDEN BİR BABALAR VE OĞULLAR ROMANI

Her satırı yazıcılığını ve yazdıklarını yalanlayan bir kitaba, nasıl oluyor da O. Pamuk sunuş yazabiliyor?

Roman ve Etik kitabı, Ünsal Oskay’ın ölümünden sonra yayınlanmış bir çalışması. Bir anlamda yazarın vasiyet kitabı olarak okunabilir. O. Pamuk gibi, kitabın tezlerine bütünüyle karşıt bir yazarın bu vasiyet kitabına sunuş yazması, kültürün ve edebiyatın piyasalaşma sürecinde geldiği durumu gösteren tipik bir örnektir. Shakespeare’in dört yüz yıl önce para şiirinde görüp gösterdiği ilişkinin her değeri karşıtına dönüştürdüğünün acı bir belgesidir.

Aslında bir “babalar ve oğullar” vakası olarak da ele alınabilir. Ünsal Oskay’ın gazetecilik yapan oğlu Çınar Oskay, neredeyse O. Pamuk’un resmi röportajcısıdır; her yeni kitabında Hürriyet gazetesinde tam sayfa söyleşiler yapmaktadır. Babasının vasiyet kitabına O. Pamuk’un sunuş yazmasını bu ilişkinin bir getirisi olarak değerlendirebiliriz. Ama sunuş da, yazarı da Ünsal Oskay’ın kitabında savunduklarının tam tersini temsil etmektedir. Bunu bir marifet gibi babasının vasiyet kitabına koyduran da babasının dünyasının tam karşısında demektir.

Son günlerde sıkça karşılaştığımız bir “babalar ve oğullar” vakasıdır. Sosyalist babalarıyla karşıt konuma düşenler; Aziz Nesin ile müfrit liberal Ali Nesin, Orhan Kemal ile bayağılığa roman ödülü dağıtan Işık Öğütçü, bunların yanına Ünsal Oskay ile vasiyeti çarpıtan yazara önsöz yazdıran Çınar Oskay’ı ekleyebiliriz.

Aslı Babalar ve Çocuklar, daha çok Babalar ve Oğullar diye tanınıyor, Turgenyev’in romanı, Rusya’da bir devrim çağının başlarında yazıldı. Turgenyev, ondan önce Arife’yi yazmıştı, Rus Devrimi’nden yarım yüzyıl önce ayak seslerini duymuş ve romanla duyurmuştu. Devrimci bir döneme girerken babalar ve oğulların yolları ayrılıyordu. Sahneye babaların ahlakını, verili toplumun bütün değerlerini reddeden oğullar,Bazarov’lar çıkmıştı.

Bizim devrimimizin de babalar ve oğulları vardı. Ben onların romanlarından birinin Halit Ziya’nın Mâî ve Siyah’ı olduğunu düşünüyorum. Aziz Nesin, cumhuriyet karşıtı bir babanın, Abdülaziz Efendi’nin çocuğu olarak has cumhuriyetçi bir oğul oldu. Orhan Kemal, ittihatçı babasıyla yollarını sosyalist olarak ayırdı.

Devrim çağının oğulları, devrimci oldular.

Şimdi onların çocuklarına bakıyoruz. Onlar da babalarıyla yollarını ayırmışlar. Turgenyev’in romanını tersinden yazıyorlar; devrimci babaların tutucu oğulları.

Tekil somutlarında, somut tarihselin tümeliyle çelişkin birlikteliği buluyoruz. Türkiye’nin karşıdevrim çağının çocuklarıdırlar ve babalarını inkâr ediyorlar.

O. Pamuk’un kaba sunuşu, Ünsal Oskay’ın her satırı eleştirel Roman ve Etik’inde oraya yanlışlıkla konmuş bir montaj hatasından öte nedir?

Ancak bitmiştir. Türkiye yeni bir Babalar ve Oğullar romanı sath-ı mâiline girmiştir. Karşıdevrimci babalarla yollarını ayıran, çürümüş düzenin bütün değerlerini, başta bayağı edebiyatını reddeden oğullar dönemi açılıyor. Bunun romanını yazacak yeni Turgenyev’ler, Aziz Nesin’ler, Orhan Kemal’ler çıkmakta gecikmeyecektir.

Ünsal Oskay, Roman ve Etik, İnkılâp Kitabevi, 2014, İstanbul, s.15.

B. Sadık Albayrak, Bestseller Okuma Kılavuzu, Doğu Kitabevi, 2016, İstanbul, s.211-273.

 Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık, Yapı Kredi Yayınları, 2015, İstanbul,s.71.

Ünsal Oskay, a.g.e., s.15.

Orhan Pamuk, “Sunuş”, Ünsal Oskay, a.g.e., s.12.

TEILEN
Önceki İçerikHazzın günahı mı yoksa çalışmanın mı?
Sonraki İçerik“Boşa mı gidecek bu kadar çaba/ içim ürperiyor ya evde yoksan!”
B. Sadık Albayrak
1966 yılında İstanbul’da doğdu. Çocukluğu Divriği’nin bir köyünde geçti. Vefa Lisesi’nde, Marmara Tıp Fakültesi’nde ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde eğitim gördü. İÜ. Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde “Yakup Kadri’nin Romanlarında Ulus İnşası” konulu tezi yazdı. Lise yıllarında Gırgır, Çarşaf, Limon, Sıfır dergilerinde karikatürleri yayımlandı. 1990’da İnsancıl dergisinin kuruluş sürecine katıldı, 1994 başına kadar bu dergide yazarlık ve eğitim çalışmaları yaptı. 1992’de haftalık Gerçek dergisinde kültür-sanat muhabiri ve sineme yazarı olarak çalıştı. 1994-1995 yıllarında bir grup arkadaşıyla Sermaye Kültüründen Kopuş dergisini yayımladı. “19. Yüzyıl Rus Romanları”, “İnsanlığı Büyüten Kitaplar”, “Türk Romanın Doğuşu ve Gelişimi”, “Balzac”, “Dostoyevski”, “Shakespeare” başlıklı inceleme-eğitim atölyeleri düzenledi. 2012-2015’te, üç yıl ara vermeksizin, canlı olarak haftalık “Edebiyat Cephesi” tv programını hazırlayıp sundu. Yayınlanmış İnsan Arayışı (1992), Gül Olan Toprak (1997, Cinayet Olan Edebiyat adıyla 2. Baskı, 2015), Düşkıranlar (2000, 2. Baskı, 2015), Kopuş Sahneleri (2002, 2. Baskı, 2016), Noterler ve Edebiyat (2005), Fırtına İkliminde (2014), Okuma Yazmanın Izdırapları (2015), Bestseller Okuma Kılavuzu (2016, 2. Baskı, 2017) eleştiri kitapları vardır.