Modernliğimizi ve estetiğimizi bir tarafıyla “manzaranın icadı”na borçluyuz. Yani doğanın, uzamın insani bir duygulanımın konakladığı bir coğrafyaya dönüşmesini kastediyorum. Alegoriden, tanrılardan ve de mitolojiden yavaş yavaş kurtulan ve melankolinin, lirizmin ve hazzın alanına dönüşen dağlar, kırlar, evler, tarlalar, kuşlar, ışıldayan çimenler, dalgalanan denizler ve hüzünlü günbatımlarından söz ediyorum… Buna 16. yüzyılın yükselen burjuvazisinin mülkiyet ve toprak özlemini ve hırsını da ekleyelim tamam olsun.

Genelde bildiğimiz anlamda ilk manzara Mona Lisa’ya eşlik eden arka fon üzerinden tartışılır. Mona Lisa’nın gizemli gülümsemesine eşlik eden kır ve dağlar. Sfumato (duman) dediğimiz erime, figürü manzara ile kaynaştırır. Duman anlamlıdır… Sis. Ama yeterli değildir elbette, tam bir kaynaşma için barok dönemi beklemek gerekecektir. Derdimi şöyle anlatsam daha doğru: eger Da Vinci Mona Lisa’yı veya Meryem’i ortadan kaldırsaydı tümüyle manzarayı temaşa edecektik. Ama bu o dönem için imkansız olurdu. Çünkü manzara kutsala, alegorilere, Tanrılara eşlik eden bir arka plandı yalnızca. Bunun için yüzyıllara yayılan sert bir sekülerleşme süreci gerekecektir. Manzaranın “kendi” için “kendi” haline gelmesi için 18. yüzyıl sonları Alman Romantizmini beklemek gerekecektir.

Oysa başta Çin ve Japon uygarlıkları gibi Budizm ve Zen içinde üretilen görsellik içinde manzara Batı uygarlığından çok ama çok önce vardı elbette. Bütün sakinliğiyle uzanan dağlar, bambu kamışları, erik ağaçlarının çiçekli hışırtısı…. Fırçanın ve çini mürekkebinin dolanmasında kendini ortaya çıkaran boşluk. Doluluğun değil, daha çok boşluğun hissedildiği insansız ya da silüete dönüşmüş insanların eşliği ettiği manzaralar yaptı Uzakdoğu. Daha çok çizgiselliğin ve fırçanın gözü alıp götürdüğü boşluğun büyüsü.

Oysa Batı modernitesi Rönesanstan itibaren doluluğun ve çizgisellikten uzaklaşmanın manzarasıyla uğraştı. Gerçek hayata benzeyen görüntünün boya, ışık ve gölgeyle imtihanını yaşadı. Yağlıboyanın gerçekçiliği ile devinen manzara doğuyordu yavaş yavaş. Hegel muhteşem Tarih Felsefesi’nin Yunan uygarlığına ayırdığı cildinde modernliği anlamak için çok önemli bir noktaya değinir: Pan’dır bu… Kırların, serin pınar başlarının, ormanların koruyucusu Pan… Yarı insan yarı keçi, azgın seyyah… Hazzın ve şarabın ve de Dionysos’un yoldaşı. Bir ayağı doğa bir ayağı kültür olan melez yaratık. 7 kamışlı flütüyle yaprakları kımıldatan müzik. Bugün hala konserlerin Pan flütlerinde şakımaktadır o manzara. Hegel Yunan uygarlığını İnsanbiçimciliği ve akılcılığı ile sancılı modernitenin kökeni görür. Burada Pan imgesi fazlasıyla dikkat çekicidir. Hegel’e göre Yunanlıları diğer uygarlıklardan ayıtıran duygu şaşırmalarıdır. Yani merak ve bilgiye (hakikate ve Tin’in kendi bilgisine) yolculuğun çıkış noktası. Yani Panik! En önemlisi de doğayı bir tür manzaraya ve seyire dönüştüren Panorama. Bugün gündelik dile yerleşmiş olan Panorama buradan gelmektedir. Ya da sinemadaki yatay çekimi tanımlayan pan hareketi. Panorama geniştir. Seyre açıktır; dolayısıyla insanın egemenliğine de! Panorama sonsuz genişliği ve pastorallığıyla umudu muştular ve Pan’nın hazzını ya da şehvetini. Aklın ötesi ve arzunun yurdudur aynı zamanda panorama, modernliğin potansiyel krizi.

Rubens

Pan’dan modern Panorama’ya çok sular aktı elbette. Uzun mu uzun şiddetli bir politik tarih. Buradaki ilk kırılmalardan biri 16. yüzyılda  yapılan Brueghel’in ünlü “İkarus’un Düşüşüne Eşlik Eden Manzara” resmi asılı durur bütün heybetiyle. Tuhaf bir isimdir. Belki de manzara ismi ilk bu tabloda geçer bilemiyorum. Ufuk sonsuzluğa uzanır, korkulmaz artık okyanustan. Güzel kentler göz kırpar izleyene… Her şey sakindir tarihin ilk burjuva devleti Hollanda’da… Bir ticaret gemisi duru bütün heybeti ve özgüveniyle oracıkta. Bir köylü tarlasını sürmektedir, bir balıkçı sakince oltayı sallandırmış nevalesini beklemektedir protestan bir şükür duasıyla… Ama bir ayak görürüz birden balıkçının ve geminin yanı başında. Kimdir bu? Balığın peşinden dalan bir yüzücü mü yoksa… Denize düşmüş, uzak okyanusların iyoduyla derisi kararmış acemi bir tayfa mı yoksa?

Hayır; İkarus’tur o… Babasının yaptığı balmumu kanatlarıyla hapsedildiği kuleden kaçan, ama uçmanın, özgürlüğün hazzıyla daha da yükseğe ulaşmaya çalışan… Ama güneşe yaklaştıkça eriyen kanatlarıyla yeryüzüne çakılan maceracı çocuk. Özgürlüğün sınırı!

Landscape with the Fall of Icarus (1555)

Koca Brueghel kapitalizmin şafağında başka bir dünyayı gösterir. İkarus düşmüş ve kimse görmemiştir bu düşüşü. Herkes işinde ve gücündedir. Tarlalar sürülür, hesaplar yapılır, muhasebe defterleri işlenir ve ticaret devam eder… Bu yeni dünyada eski kahramanlara yer yoktır artık… Bize kalan sakin bir gündelik hayat ve manzaradır. Belki de sanat tarihinde yapıtın adınının yapıtı okumaya zorunlu kıldığı ilk resimdir. Belki de ilk ironi ve kavramsal yapıt… Eğer ismini bilmesek karşımızda sadece janr resmi ve manzara vardır. Manzara yenmiştir İkarus’u. Modernlik eski dünyayı süpürmeye başlamış. Sosyolog Weber’in deyimiyle: “Dünyanın büyüsü bozulmuştur” artık.

Hegel’e göre Yunanlıları diğer uygarlıklardan ayıran duygu şaşırmalarıdır. Yani merak ve bilgiye (hakikate ve Tin’in kendi bilgisine) yolculuğun çıkış noktası. Yani Panik! En önemlisi de doğayı bir tür manzaraya ve seyire dönüştüren Panorama.

Tekrar çok sular akar tarihinin nehrinden. 18. yüzyıl sonlarından 19. yüzyılın buharlı isiyle ve işçilerin nasırlarıyla kirlenmiş modernliğine sıçrarız. Romantizm tümüyle metaforsuz ve alegorisiz manzarayı keşfeder, babalarından sıkılmış burjuva çocuklarının hüznüyle. Tanrı ölmüştür artık. Mitoloji estetik bir imgeye dönüşmüştür. İsa ve Meryem’in hüznü ve trajikliği sömürgeleştirmez artık dağları, çayırları ve uzayıp giden nehirler… Alman romantikleri ilk defa kendi başına manzaralar boyarlar. Doğa insani duygulanımların coğrafyasıdır artık. Batan güneş, sarp uçurumlar, azgın dalgalar, sonsuz ve Yüce okyanus ve de ormanlar. Batan güneş estetik bir hazza dönüşür. Melankoli ve hüzne… Yalnızlık da icat edilmişltir artık, Alplerin yamaçlarında dolaşan solgun yüzlü Romantiklerle. Caspar David Fredrich’in sisli uçurumlardan bakan, Yüce’nin estetiğini deneyimleyen, özgüvenli adamı gibi. Yüce tanrısal değildir artık… Sonsuzluğun seküler bilincidir şimdi. Bir çöle bakmak gibi sarsıcı. Kutuplarda batan bir geminin enkazı, gotik bir kilisenin kalıntısı ya da yaprakları dökülmüş, ölümü hissettiren ağaçlar. Doğa insani ve sekülerdir artık. Biz cep telefonlarımızla denize batan güneşi çekiyorsak, hala bu romantik miras içindeyizdir unutmayalım. Köy evleri, tarlalar ve ıssız patikalar. Manzara doğmuştur artık. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan o büyük coğrafya. Lirik bazen pastoral, çoğu zaman melankolik. Ama asla mülkiyet değil!

Caspar’dan sakinleşmiş Barbizon’a, İzlenimcilerin kıpırdayan nilüferlerinden Cezanne’nın kırlarına ya da Van Gogh’un depreşen sarı tarlalarına başka bir manzara sökün eder sonra.

Bugün bir manzaradan haz alıyorsak Pan’ın hayaletini düşünelim bazen.

TEILEN
Önceki İçerikArif Koşar ile Sınıf ve Çokluk Üzerine…
Sonraki İçerikÇİRKİN HAKİKAT: ÇİRKİNLİĞİN GÜZELLİĞİ
Ali Şimşek
1970, Gaziantep doğumlu. Marmara Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi’nde ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudu. Çeşitli yayınevlerinde editörlük yaptı. Yazıları Pasaj, Evrensel Kültür, Yeni Sinema, Yeni Film, soL, Cumhuriyet, Varlık, Sanat Eylemi, Üç Nokta, Bağımsız’da yayınlandı. 2008-2012 yılları arasında BirGün gazetesinde kültür sanat editörlüğü yaptı ve yazılar yazdı. Yurt Gazetesi Kültür Ek yayın yönetmenliğinde bulundu. 2004-2012 yılları arasında Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Kültürel Çalışmalar Yüksek Lisans programında ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde medya, küreselleşme, popüler kültür ve sinema üzerine dersler verdi. AICA-Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği üyesi.