Bizler, bilgisayar korsanlarının yaptıkları şeyi yapmak zorundayız; fakat sisteme virüs bulaştırarak değil, fakat sistemi içerden gasp ederek. Anlıyorsunuz ya! Bilgisayar korsanlarının insanlara s.ktiri çekmekten başka bir şey yapmaları gerekecek-yazılımı kendileri için baştan düzenlemek gibi.

Paul Virilio 1932 yılında Paris’te doğdu. Çocukluğu savaşın yıkıntıları arasında Nantes kentinde geçti. 1968 hareketine katıldı, mimarlık dersleri vermeye başladı. Kendisini bir şehircilik düşünürü olarak tanımlayan Virilio, teknik, hız, sınırların yok olması, maddesizlik gibi konuları temel alan kendine özgü bir düşünce oluşturdu. Türkçeye Hız ve Politika (Metis, 1998), Enformasyon Bombası (Metis, 2003) ve Sanat Kazası (Corpus, 2016) kitapları çevrilmiştir. Sylvere Lotringer filozof ile sanat, yeni teknolojiler ve “Sanat Kazası” hakkında konuştu.

Sevgili Virilio artık devrim optikten doğuyor galiba…

Ben uç noktada şeyler söylüyorum; fakat insanların “Sen kötümsersin tekisin,” diyerek çekip gitmelerine katlanamıyorum. Benim çaresizlikten zevk aldığımı söylüyorlar. Saçmalık. Tek yapmaları gereken şey, kitaplarımı okumak! Ben bir aşırılık sevdalısıyım; fakat yalnızca aşırılığı aşırılık olarak, doğru adlandırdığımız sürece; tıpkı kötüyü kötü ve buhranı buhran olarak, ya da kazayı kaza olarak adlandırdığımız gibi. Görüyorsunuz, mutlak inkâr, biçimi oldukça net bir şekilde ortaya koyar. Optik olarak doğru olanın politik olarak doğru inkârı… Avrupa, Amerika’da açık açık “politik olarak doğru” dedikleri şeyin arkasında, Avrupa’da kritik argümanlar geliştirmek daha meşru olduğu için, düşük yoğunluklu bir siyasi doğruluk geliştirmişti. Fakat tam şimdi, (Amerika’nın politik doğruluğu ile alakası kalmamış olan-sanırım bu konuda hemfikiriz-) bu politik doğruluk, ortaya çıkma sürecinde olan optik doğruluğu maskeliyor. George Orwell’ın mükemmel bir biçimde kavradığı bir şeyi maskeliyor: bu, Orwell’ın “yeni dil”i değil; bu, gözün yeni dili. Lisanın yeni dili ile birlikte, gözün yeni dili söz konusu. Napolyon’un sözlerini hatırlarsınız: “Komuta etmek, gözlerle konuşmaktır.” Tam da şimdi makine, gözlerle konuşuyor. Bu optik fenomen genelleştirilebilir ve hızla yayılır.

Görsel sanatlar artık gözleriyle konuşmuyor.

Benim tanımladığım durum tam bir felaket; fakat şayet durumun farkına varırsak, ben bunun dünyanın sonu olduğunu düşünmüyorum. Eğer farkına varmazsak, akademik ruh kazanmış demektir. Akademik ruh budur; özel ilgilerin baskısı ile bağlantılı olan standartlar…

Bugün sanatçıların bilgisayarlarla çalıştıkları bütün bir sanatsal alan söz konusu…

Benim buna bir itirazım yok.

Görsel sanat yapıyorlar, fakat medyum olarak piksel kullandıklarının gayet farkındalar. Bu sanat sizin gözünüzde daha mı meşru olacak?

Şayet yazılıma nüfuz etmeyi başarabilirlerse, endişe duymam. Şayet yazılım hâlâ büyük şirketlere bağlı programcıların ürünüyse, buna karşıyım. Aynı şeyi mimarlara da söylüyorum: kendi yazılımınızı tasarlamadığınız sürece, sizler de kaybedenler kulübündensiniz. Mimarlardan beklentim nedir? Bilboa Operası’nı tasarlamak için, Mirage 2000 yazılımını kullanan Frank O. Gehry örneğinin izinden gitmemeleri. Eğer günümüzün mimarları, Paolo Uccello ya da Piero de la Francesca gibi yeni teknolojilere denk bir biçimde kendilerini kanıtlamak istiyorlarsa, yazılımı kendileri yapmaları, makinenin içine geri dönmeleri gerekir. Oysaki günümüzde ekipmana satılmış durumdalar ve onunla çalışıyorlar. Benim kabullenemediğim şey bu. Bu benim makineleri yok etmeye hevesli bir tür Luddite (makine-kırıcı) olduğum anlamına gelmez kesinlikle. Ben her zaman şunu söylemişimdir: Makineye nüfuz et, onu içerden patlat, kendine mal etmek için sistemi parçala. Dönüp dolaşıp kendine mal etme fenomenine geldik.

Perspektifin İcadı

Paolo Uccello perspektifi nihai bir nokta olarak görmedi; aynı resmin içinde gözden kaybolan noktaları çoğaltarak, alanın ve yassılığın derinliğini birleştirerek, resminde göze batan tutarsızlıkları örtmek için Ortaçağ’a özgü bakire Meryem’i ve çocuk İsa’yı nihayetinde doğruca merkeze atarak, onunla deneyler yapmaya başladı. Bu yeni optik kodun yapaylığının ne’liğini ortaya koyarak sınırları zorladı.

Perspektif, aynı zamanda matematiksel de olan sanatsal ve optik devrimin modelidir. Dolayısıyla benim günümüzde bulmayı umduğum, bize bir dünya görüşü kazandıracak olan bir perspektiftir.

Fakat günümüzde dünya, bu tür dengeli, bütünleştirici bir vizyona olanak tanır mı? Küreselleşme bunu yaparmış gibi görünüyor; ama bu bir yazı-turadır, yani devasa farklılıkları ve sarsıcı dengesizliği olan kontrollü bir patinajdır. Günümüzde küreselleşmenin tehlikesi budur…

Serkan Küçüközcü

Küreselleşmenin tehlikesi nedir? Perspektif yok. Kurulmakta olan optik bir doğruluk ve kumandalı hava taşıtlarıyla askeri kaynaklı, genelleştirilmiş bir tele-gözetleme ve bu gibi şeyler var; fakat bir Bruneleschi, bir Alberti, bir Piero, bir Uccello ile sahip olduğumuz gibi, kültürel anlamda bir perspektif yok. Üstelik bir perspektife sahip olmak zorundayız; bunu yapmaya mecburuz. Üstelik bunu yapanların dünyadaki genel anlamıyla “sanatçılar” olması gerekecek. Şu halde bu, onların makinelerle çalışmayacakları anlamına gelmiyor, elbette. Yazılıma nüfuz etmeleri gerekecek. Eğer şu anda protestolar düzenleyecek olsaydım, yazılımcıların anonim olmalarına karşı protestolarda bulunurdum. Programları hazırlayan bu insanlar kimler? Bize söylenene göre: Bill Gates. Hadi oradan! Belki Gates başlangıçta birkaç programın üzerinde oynamalar yapmıştır; fakat şu anda onları yazanlar, Gates’in şirketinde çalışan insanlar. Bu insanlar koruma altında: fedaileri var. Benim ilgimi çekenler, yazılımcılardır. Kimdir bu yazılımcılar?

Mesele, kara kutunun içine tekrar nasıl girileceği.

Tekrar tam içine girmek gerek. Kesinlikle başka yolu yok. Piero’nun ve Rönesans sanatçılarının yaptığı şey buydu. Tek fark, dokunma hakkına sahip olmadığımız bir şeyle karşı karşıya oluşumuz: büyük kuruluşların gücü. Bizler, bilgisayar korsanlarının yaptıkları şeyi yapmak zorundayız; fakat sisteme virüs bulaştırarak değil, fakat sistemi içerden gasp ederek. Anlıyorsunuz ya. Bilgisayar korsanlarının insanlara s.ktiri çekmekten başka bir şey yapmaları gerekecek-yazılımı kendileri için baştan düzenlemek gibi. Üstelik bu daha zor bir iş değil. Ya da en azından, bir o kadar zor, diyelim.

Sanata gelirsek; bu size göre görsel sanatların, statik sanatların başarısızlığının telafisi olmadığı anlamına mı geliyor? Burada kast edilen, bu anlamda bir başarısızlık mı?

Hayır, pek sayılmaz. Çünkü perspektif, onu bir kez daha statik hale getirecek; tekerleğin dönmesini sağlayan poyrada olduğu gibi “statik”. Perspektif, Batı tarihinin poyrasıdır. Rönesans poyraydı-Greko-Latin ve Yahudi-Hıristiyan: burası dönüm noktası. Matematikten ötürü Araplar da… Öyle ki, yolların kesiştiği bir yer olduğundan bahsettiğimi gibi hissettim. Her şey bu yapıya, bu sabit konuma eklemleniyor. Fakat bugünkü mesele, sabit bir noktayı yeniden keşfetmek; böylece her şey tekrar dönebilir. Şu an tekerlek dönmüyor.

Ya da her şeyin her doğrultuda hızla akıp gittiğini söyleyebilirsiniz. Onca şeyden sonra kim bugün hâlâ bir poyramız olduğunu, olabileceğini veya bir poyraya ihtiyaç duyduğumuzu söyleyebilir ki? Gerçekte, ortada üzerine konuşabileceğimiz bir tekerlek kaldı mı?

Ben sabit bir nokta olmaksızın, hareketin algılanamayacağını düşünüyorum. Bu arada sözün gelişi sabit bir nokta diyorum: bu, Rönesans için gözdü. Yani şöyle söyleyeyim: dayanak noktası olmaksızın. Her şey akıntıya kapılmışsa, o halde hiçbir şey kımıldamıyor demektir.

Eğer artık sabit bir nokta söz konusu değilse, o halde bizler sürdürülebilirlik sağlamak adına, gene de geçici dayanak noktaları tasarlayabiliriz. Belki bir parçası olduğunuz için hareketi ölçemeyeceksiniz; fakat hareketin kendisine dönüşebilirsiniz.

Sabit” kelimesi, illa ki en uygun kelime değil. Bu kelimeyi sinema devrimi, hareket devrimi ile alakalı olarak kullandım. Söylemek istediğim şey, odaksal bir nokta. Eğer odak yoksa odaklanmaya imkân yoktur, algı yoktur. Oysa küreselleşme, tam şimdi odağın inkârıdır. Sürgünden sonra dünyaya yayılan Yahudiler gibi, duyumun bir şekilde dünyaya yayılması söz konusudur. Bundan böyle ne tiyatroda, ne müzikte-bunu somut (concrete) müzikte oldukça net bir biçimde görebilirsiniz-ne de plastik sanatlarda herhangi bir odağı desteklemeyen bir tür bölünme, parçalara ayrılma veya infilak etme söz konusu. Bu durum aynı şekilde mimari için de geçerli. Bu yüzden sabit yerine odak kelimesini kullanalım. Fakat perspektif de odaklanmanın bir yoludur; bu konuda hem fikiriz, öyle değil mi? Kaçış çizgisi, sabit bir nokta değildir; odaklanılmış bir noktadır.

Size vizyon makinesinin Güdümlü Nükleer Füze için geliştirildiğini hatırlatmak isterim. Güdümlü Nükleer Füze geçtiğimiz on yılın amblemi olduysa, bu tesadüf eseri olmamıştır. Afganistan’ı vurma yolunda, Hartum yolunda, Saddam Hüseyin’i bombalama yolunda-örnekler çoğaltılabilir.

Vizyonsuz Küreselleşme

Uzamsal olan odaklanma yerine, ben daha zihinsel olan yoğunlaşmayı kullanmayı yeğlerim. Bir sanatçının uzayda bir noktaya odaklanması gerekmez; fakat bir nokta belirlemek için yoğunlaşması gerekir.

Ben yoğunlaşma kelimesini farklı bir şekilde kullanıyorum. Yoğunlaşma, küreselleşmeden doğmuştur. Küreselleşme, başlıca dönüm noktasıdır; felaketlerin felaketidir. Aynı şekilde bu sefer, Aristo’nun da dediği gibi, kazaların kazasıdır; coğrafi küreselleşme özünde büyük bir felakettir. Kötü kapitalistlerden ötürü değil, fakat bunun bir son olmasından, hız vasıtasıyla dünyanın kendi üzerine kapanmasından, imajların süratinden, ulaşımın çabukluğundan ötürü. Bizler, cebri icraya uğramış, izole bir dünyada yaşıyoruz. Küreselleşme, çok küçük bir hâl alan dünyadır; çok büyük değil. Bizler dışlama olgusunu birkaç kelimeyle açıklayan bir icra dünyasında yaşıyoruz. Dışlama fenomeni, itme, domestik ve siyasi terörizm, nükleer bir denizaltıda olanlarla eşdeğerdedir; tıpkı yüzeye çıkmadan, suyun altında üç ay geçirdiğinizde olduğu gibi. Denizcilere, kaptanlara ve subaylara “Redoubtable”a ya da “Corpus Christi”-Corpus Christi isminde bir denizaltı olması oldukça hayret verici-içinkomuta izni verilmeden önce, son derece yoğun bir psikolojik test uygulanır; çünkü su altı hapsindeki insanların yakınlığı, cebri icra, zorunlu birliktelik, iletişim ve etkileşim vasıtasıyla kurulan dostluğa rağmen-nefreti doğurur. Bizler de dünyada, yeni teknolojilerin coğrafi cebri icrası vasıtasıyla aynı durumu deneyimliyoruz. Bu, karanlığın çöktüğü, izole bir dünya… Sınıra ulaşmış bulunuyoruz ve onun ötesine geçmeyeceğiz. Bu ne anlama geliyor? Elbette daha uzaklara (Mars’a, ya da başka yerlere) gideceğiz; fakat dünya geri dönüşsüz bir biçimde nihayete erdirilmiş durumda. Bu sona erdirme, bu kapama, odaklanılmış bir anlayışla algılanamaz. Bizler yalnızca totaliter, küreselci ve güvenlik görünümlerini algılarız; bizim Rönesans dünyasında olduğu gibi, yaşamsal bir yönümüz yoktur. Rönesans dünyası Weltanschaung’un, dünya vizyonunun önünü açtı. Peki ya biz? Biz vizyonu olmayan, makinelerin odağının dışına odaklanma yöntemi olmayan bir küreselleşmeye sahibiz ve makineler tümüyle kendi başlarına çalışıyorlar. İşte bizler, hakkında hiç konuşmadığımız nesneyi yeniden keşfediyoruz: duyumsallaşmış nesne nedir? Algılayan, hisseden, tepki veren nesne nedir? Bu dünya genelindeki anlamıyla otomat değildir; algı olarak benim yerime geçen makinedir. Nedir bu kendilik? Bu bir robot değildir. Bir robot, sadece bir robottur; bir adamın ya da bir köpeğin, hangisi olduğu fark etmez, mekanik bir ikiliğidir. Fakat bu? Bu algısallaşmış, donuk bir nesnedir. Size vizyon makinesinin Güdümlü Nükleer Füze için geliştirildiğini hatırlatmak isterim. Güdümlü Nükleer Füze geçtiğimiz on yılın amblemi olduysa, bu tesadüf eseri olmamıştır. SSCB’nin ve Kosova’daki savaşın infilakı arasında, kilit nesne, Füze nesnesi, Afganistan’ı vurma yolunda, Hartum yolunda, Saddam Hüseyin’i bombalama yolunda-örnekler çoğaltılabilir-Güdümlü Nükleer Füze olmuştur. Peki neden? Çünkü görsel bir mekanizmaya sahiptir. Demek oluyor ki, bir edinim mekanizmasına sahiptir.

Sensörlere, duyulara sahip…

Eh, evet. Sensörlere sahip, yörüngesini hizada tutmasını sağlayan, yüksek göstergelere sahip ve nihayet, karmaşık görsel mekanizmayla-binayı, pencereyi, kapıyı ve diğer şeyleri görmesini sağlayan opto-elektronik vizyonla-algıyı şekillendiriyor.

Zamanın ilerisinde, bunun için tayin edilmiş nesneler…

Evet, fakat bu çoktandır kendisini en az üç adet mekanizmaya göre yönlendirebilecek kapasitede: geleneksel bir durağan enerji sistemi-V2’de bunlardan var, yörüngesini kaybetmemesi için bir yüksek gösterge sistemi ve füzenin ekranlardan kaçmasına olanak sağlayacak bir görsel mekanizma (eğer onun yoluna bir duvar yerleştirirseniz, etrafından dolaşır) ve son olarak, binaların sıralanışına, ya da ortaya çıkan sorunlara göre, bir tarafa ya da diğer bir tarafa doğru yönlendirilme. Yani Güdümlü Nükleer Füze, vizyon makinesinin amblemidir. İnsanların bunun hakkında hiç konuşmamaları, inanılır gibi değil. Tele-gözetleme hakkında konuşuyorlar. Fakat bunun hakkında tek laf etmiyorlar.

Çeviren: Nesli Türk

poyra: tekerlek göbeği. (ç.n.)

Corpus Christi:Latince’de İsa’nın bedeni anlamına gelir. (ç.n.)