Sözgelimi kadının tabiatla beraber keşfedildiği Âkif Bey piyesinde, farklı bir kadın portresinin yanında, “Türk edebiyatın denizle ilk teması” da ifadesini bulur. Kadın, o zamana kadar erkekler meclisinde bilinmeyen başka varlıklarla beraber efkâr-ı umumiyenin içerisine karışır.

Tanpınar, eski şiirde aşk bahsi geçtiğinde, “sevgilinin cinsini” tayin etmenin güçlüğünden söz eder. Ama bir yandan da, hepsi erkek olan ve saray etrafında toplanmış bu şairler, sevgili derken, çoğu zaman hükümdara güzelleme yapar, güzel ve kudretli bir sevgiliden söz ederler. Divan şiirinde hükümdarın kendisini işaretleyen sevgili deyişinin göndergesi, Tasavvuf şiirinde, peygambere ve “Allah’a kadar çıkar” (1988: 9). Bu sevgililik, Avrupa’daki amour courtois geleneğinde olduğu gibi, “seksüalite ve sensüalizmden” uzaktır. Soylu aşk hislerinden uzaklaşan şiir için, “müesseselerdeki ahenksizliğe ve gevşeyişe”, dünyevileşmeye açık bir dönemi, Lâle Devri’ni beklemek gerekir. Aralarında yaklaşık yüz yıl olan ve “şahsiyetleri birbirine çok yakın olan” Bâkî ve Nedim arasındaki fark bu zaman farkının çok ötesindedir (1988: 10). Bu zamandan sonra, sevgili sözcüğünün, daha “realist ve iptidai” sayılabilecek göndergeleri ortaya çıkar. Şairlerin, eskiden de kadın ya da erkek sevgilileri olsa da, bunu açıklıkla işaret edemezler; “kendinin dışında” konuşma nedeniyle, sevgili olmaya muteber varlıklara aşklarını sunarlardı: “Pek az edebiyatta, konuşan benliğin bu cinsten ve bu kadar kendisini inkârına rastlanılır.” (1988: 12)

Klasik zamanlarda, cisimleşmiş karşılığı çoğu zaman bir kadın olsa da, sevgili, genellikle “içtimaî seviye ve mevki farkı” içinde tecrübe edilir. Kadın sevgili, bu yüzden erkeği terbiye etmez; kadınca duyumlardan ilham almasına imkân vermez. Hep kapatılan, bastırılan kadının zaten böyle bir terbiyeyi inşa ve ifade şansı elinden alınır. Sürekli bir aşk bahsi olsa da, eski zaman şairlerinin ve diğer sanatkârların ilhamını aldığı “saray kozmolojisi” kadınsızdır. Kadınların içerisinde yer tuttuğu tahkiyeler ise, türlü entrikalar, kadınca tuzaklar ya da zayıflıklar, aldatmacalarla örülüdür. Erkeğin nikâhının düştüğü kadınla karşılaşması, olağan bir durum sayılmadığından, tesadüfler ya da kıyafet değiştirme gibi, türlü aldatmacalarla olanaklı olur. Kadınla karşılaşma, olağanüstü bir durum olarak, masalsı bir çehreye bürünür. Bu karşılaşmaların nesnesi, çoğu zaman hükümdarın cariyeleri ya da esir kadınlardır. Bir bakıma şair, yazar, hükümdarın haremine göz diker.

Sur içi kozmolojisinde, kadın ve erkeğin ilişkileri doğal olmaktan uzaktır. Saray kadınlarıyla, esir kadınlar arasında bir kadın sınıfı yok gibidir. Kadın ya çok soylu ya da son derece düşkün bir varlık gibi ortaya çıkar. Her ikisi de, devşirme ya da ticaret yoluyla yurtlarından koparılmış kadınlardır ve doğal olarak sarayda konuşulan dili iyi bilmezler. Bu yüzden erkeğine konuşarak ilham veremezler. Sözgelimi şaire, sadece doğal güzelliğiyle bir şeyler anlatabilirler. Erkeğin karşısına bu ortamda, sadece güzel kadınlar çıkarlar. Âşık olunacak kadın, kendisini ifade etmekten uzak olduğu için, ruhu okunamayan bir ecnebidir çoğunlukla. Bu kadınlarla ortak bir zevkin paylaşımı düşünülemez; genelde “sevişme konusu” olurlar (1988: 291). Esir kadın ise, yaşadığı bedbahtlık nedeniyle, aynı zamanda romanesk bir konu başlığı olarak, hissî edebiyatın temel malzemelerinden birisi olur. Bu kadının başına gelenler, “iptidai bir romanın” konusunu kendi başına ortaya serer. Bu romanlar, kadınsız bir âleme bir suret kazandıran esir kadınlara dönük bir vicdanı, merhameti dile getirir.

Kadınla erkek arasındaki ilişkilerin “tanzim edilmesi”, birçok başka alanda olduğu gibi, Tanzimat dönemine rastlar. Kadının, olabildiği ölçüde gerçek bir uzviyet ve ruh sahibi gibi ortaya çıkması, özellikle lirik şiir içerisinde gerçekleşir. Batı romantizminin de etkisiyle yazılan bu şiirlerde, sahici “kız ve kadın” edebiyata girmeye başlar. Artık biz değil de ben diye konuşmaya başlayan ferdin keşfettiği hislerin yöneldiği bu kadınlar, yüceltilmiş bir aşkın geçici bir durağı olmaktan çıkarlar. Lirik şiirin mevzusu, eski şiirde, hükümdara, peygambere ve tanrıya dönük aşkın dolayımı bir soyutlama değildir. Aşk, “hakikî ihtirastan ziyade nefse cebredilen yükseltici bir terbiye” olmaktan uzaklaşır. Erkek ve kadının yüzleşmesi ne kadar sahici olursa, aşk da o kadar yere iner; “mücerredin etrafında, geleneğin hazır malzemesi ile ve bilhassa evvelden hazır psikolojik davranışlarıyla yapılan bir oyun olmaktan çıkar.” (1988: 270) Gerçek kadının artık umumi hayatta rastlanabilir olması, önceden görmeden, “tanışmanın ve sevişmenin kafes ardından olduğu”, kaç-göç zamanlarının aralanması, aşk ve cinsellik konularının da daha sahici olmasına yardımcı olur. Kadının bu şekilde nesnel çizgileriyle ortaya çıkmasının, tabiatın keşfinden ayrı bir anlamı yoktur. Sözgelimi kadının tabiatla beraber keşfedildiği Âkif Bey piyesinde, farklı bir kadın portresinin yanında, “Türk edebiyatın denizle ilk teması” da ifadesini bulur. Kadın, o zamana kadar erkekler meclisinde bilinmeyen başka varlıklarla beraber efkâr-ı umumiyenin içerisine karışır. Kadın da bu tabiatın ayrılmaz parçası olur; çocuklar, hayvanlar, yeşillik gibi. O güne kadar kapatılmış, kafesler ardındaki kadına dair ilk izlenimler, ihsaslar, bir tabiat olgusu gibi göze çarpar.

Bu doğallık, bazen aşırı cismani boyutlar da kazanabilir; kadın ve zevk ilişkisi kurulsa da, yine de ölçüsüzdür. “Biçare” ve “zevk kadını” arasında başka kadın tiplemesine, “erkeğin müşfik yardımcısıyla”, “dejenere, düşkün” kadın arasında bir tasavvura yer yok gibidir. Kadını “realitenin içerisine sokabilmek” konusunda hep bir müşküle düşülür (2012: 252). Sözgelimi Namık Kemal’in Âkif Bey piyesindeki Dilruba, “kafeslediği” erkeği basiretsiz ve düşkün kılan, “erkek yiyici nymphomane” bir tiplemedir (1988: 383, 401). Diğer yandan İntibah romanındaki Mahpeyker, biçare bir kadın olarak tasvir edilir; “Alegorik resmin semavî ve behimî aşk timsallerinde olduğu gibi biri birine tamamıyla zıt iki kadın tipi, afif, fedakâr ve sonuna kadar sâdık Dilâşub ile muhteris, kindar, zâlim ve hazperver Mehpeyker.” (1998: 238) “İlâhî ve maddî aşk antitezini” cisimleştiren, ifrit veya iffetli, “afif” veya hafif olabilen bu kadınlar, kendi varlığı üzerinden yürüyen bir hissiliğin karşıt hâlleri içerisinde, melek ve şeytan arasında gidip gelirler; “bir sembol gibi ya iyi ya fena olurlar.” (1998: 62) Ama her durumda, “kadınları doğuşlarında sakat bırakan” bir realite kavrayışı ortaya çıkar.

Alıntılar

Tanpınar, A. H. (1988). XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Çağlayan.

Tanpınar, A. H. (2012). Edebiyat Dersleri, İstanbul: Dergâh.

Tanpınar, A. H. (1998). Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: Dergâh.

TEILEN
Önceki İçerikMotivasyon, Sınıf ve Haziran Direnişi
Sonraki İçerikDENETİM VE İTAAT: NEOLİBERALİZMİN MİMARLIĞI
Özgür Taburoğlu
1973 Kırşehir doğumlu ve bilgisayar mühendisi olarak hayatını kazanan Özgür Taburoğlu’nun, Bejan ve Baran adında iki çocuğu var. Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (Metis, 2008), Kent Efsaneleri: Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları (Doğu Batı, 2011) ve Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (Doğu Batı, 2013), Boşluk, Aşırılık ve Keyfilik (Doğu Batı, 2016) ve Nazar: Başkası Nasıl Görür ( Doğu Batı, 2017) adlı çalışmaları yayımlandı.