Sırf bu, başlıktaki veciz cümleyi okumak, sonra tekrar okumak için size bir roman tavsiye edebilirim.

Türk romancılığının afacan yazarı M. Altar Kaplan, zoru deneyen bir üslupla yazılmış ama okuru tarafından sular seller gibi okunacak görünen son romanıyla tekrar karşımızda…

İki Nehir Arası başlıklı romanı II.Dünya Savaşında Rusya bozgununa uğrayan Alman Ordusunu anlatıyor; daha fazlasını aktarıyor.

Roman kahramanları silme Alman!

Roman yazarı Türk!

Sadece bu orijinallik için alınıp da okunası bir roman…

Altar Kaplan’ın dört yılda 4 eseri yayınlandı; hepsi Alfa Kitap tarafından basıldı.

Son eseri, ¨İki Nehir Arası¨ bizi bu kez II.Dünya Savaşı yıllarına ve Alman-Rus Cephesine götürüyor; fakat içinde Türk roman kahramanı yok. Romanın gizemli biten serüveni sonunda, sadece bir cümlede geçen sahaf Raif Manav ismini görmezden gelirseniz, tüm kahramanları Alman olan bir roman…

Almanca bildiğini – belki de öyledir– sanmadığım Altar Kaplan’ın muhtemelen Almanya, sonracığıma, Polonya, Ukrayna, Rusya topraklarını dolaşmışlığı da olmasa gerekir.

Hatta romandaki, 274. Öncü Alman İstihkâm Bölüğünün Nazi ordusu önünde sürüklenerek işgale gittiği Bakü’yü, o havaliyi de biliyor mu, bilemedim! Ama bir coğrafyacı gibi bizi gezdiriyor oralarda…

Fakat ne gâm; bilirim ki, romancının keyfine kimse karışamaz…

Roman yazarı isterse Patagonya düzlüklerinde gaucho olur at sürer, kovboy olur Teksas’da sığır kovalar; denizlerin dibinde Nautilus denizaltısında Kaptan Nemo’yu dahi yaratır; daha nicelerini bulur buluşturur, romanına konuk eder.

Altar, romanın bu özgürlük alanından çıkmak istemiyor, anlaşılan.

Ve bu kez, I.Dünya Savaşında ordudan terhis olmuş ve ailesiyle Frankfurt’taki evinde huzurla yaşamakta olan Erwin Hoffmann’ın Nazi ordusuna celp edilmesiyle, ikinci kez askere alındığı gün başlayan bir hikâyededir. Karısı Klara’yı, hastalıklı ve bu yüzden üzerine titredikleri kızları Lotte’yi geride bırakıp birliğine katıldığını, o gün başlayan eve gönderdiği mektuplarla ve bunun yanı sıra tutulan güncesiyle takip eder, okuruz.

Karısı Klara da eşine muntazaman yazar, onun sesini de bombalanan Frankfurt’tan, sığınaklardan duyarız. Alman toplumundaki açlık, kıtlık, büyük çöküntünün anlatıcısıdır.

Kocasına yazamadıklarını, bir başka günlüğünde biriktirir Klara; onları da okuruz, ki romancı bu yönde cömerttir; saklamaz.

Bu karşılıklı yazışmaların yazılmamış kısımlarını saklanan günce olarak okumaktayız. Ortada roman anlatıcısı, bir üçüncü kişi yok. Erwin ve birliği, birliğinde sıkı fıkı arkadaş olduğu, Tıp Fakültesinden terk, sıhhiye işlerine bakan Audrick, birlik komutanı yüzbaşı Klaus Almanya’dan Rus stepleri, buzul bir iklim, adım atamadan donup kalan askerler arasında sürüklenerek Bakü’ye kadar ulaşır.

Beri yandan Alman bozgunu başlamıştır; Erwin hep evine, ailesine kavuşacağı inancıyla geri döneceği günü bekler. Roman yazarının kendisini hissettirdiği birkaç özel bölümü unutmayalım: Romandan bağımsızmış gibi Urartu medeniyeti ve öncesine dair arkeolojik anlatım değeri olan pasajlarla ve Mezopotamya’nın Kralı İdrimi’yle karşılaşan okur, bir sürprizin hazırlandığını, gelmekte olduğunu hissedecektir.

Savaş biter, Almanya teslim olur, Erwin ve birliği de geri dönüş yolundadır o sıra…

Amerikan birliklerine teslim olan Erwin’in tuttuğu günlük onu yargılanmaktan kurtarmıştır. Öte yandan yirmi beş yıl sonra İsrail gizli teşkilatı Mossad’ın raporundan anlaşıldığınca, aslında Erwin bir başka gizemli kurgunun kahramanı olarak bütün askerî harekât boyunca izlenen yol doğru olsa bile çift taraflı oynayarak, değerli arkeolojik buluntularla geri dönmüş; böylece geleceğini garantilemiştir.

Bu karışık hikâye için romana müracaatınız da, şarttır.

Sonunda Erwin ve ailesi ellerindeki paha biçilmez heykelcikler ve öteki arkeolojik değer taşıyan buluntuları satıp savıp İzmir’e kaçar; yüzbaşı Klaus da meğer işin içindeymiş, o da onlara mülaki olur. İstanbul’a kadar sürüklenirler…

Roman boyunca karşılaşacağınız resimlemelerin, ki bunların roman yazarı Altar tarafından çizildiğini kitabın künyesinden öğreniyoruz, Erwin’in elinden çıkmış olarak romana dahil edildiği de bir kurgu olarak okura sunuluyor.

Heinrich Böll’ün ¨Trenin Tam Saatiydi¨, Erich Maria Remarque’nin ¨Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok¨ ve Jerzy Kosinski’nin ¨Boyalı Kuş¨ romanlarından tanıyıp ve dahi birçok öteki eserlerden bildiğimiz Alman Ordusuyla hareket eden mahsus SS birliklerine ait o kapkaranlık görüntülerin bir Türk yazarınca romanlaştırılması bu kitabı şaşırtıcı kılan en önemli farklılık olsa gerekir. Düşünün ki, bir Alman romancı Türk harp tarihine ait bir şey yazmış olsun…

Bu yönüyle romanın Avrupa’da, mesela Alman dilinde çevirisini bir gün görmek bizi şaşırtmayacaktır.

Altar roman boyunca serüvenleri bir savaş muhabiri gözlemciliğiyle aktarıyor ve romandaki tarihî anlatımın bire bir doğruluğunu da okuruna hissettiriyor.

Bir tarih romanı okuyorsunuz, yanında psikolojik gerilim ve kurgulanmış bir ¨üçkâğıdın¨ farkına varıyorsunuz.

Arka planı Tevrat’tan hikâyeler, İncil’den bahisler, mitolojik masallarla doldurulmuş bir roman anlatımı içinde, siz, ¨okurken bir başkası bizim için düşünür ve biz sadece onun zihin sürecini takip etmekle yetiniriz. Okurken zihnimiz aslında başka birisinin düşüncelerinin oyun alanından başka bir şey değildir…¨ diye yazan [s.136] romancının peşine takılırsınız; heyecanlı bir serüvene tanık olursunuz. 

İşte romancının ve romanın gücü buradadır, sizi zihninizde-belleğinizde ele geçirir.

Bir de, ¨Savaş eskidikçe askerler gençleşiyor¨ gibi önünde şapka çıkarılacak güzel, unutulmaz sözler eder.

¨Hey on beşli, on beşli, Tokat yolları taşlı…¨ diye seslenerek , askere gidecek kimse kalmayınca, Çanakkale Harbine 15 yaşında gönderilen Anadolu çocuklarını anlatan türkü gibi, Alman gençliği de eskiyen savaşa kurban edilir.

Bir de, roman boyunca karşılaştığımız ve her seferinde rahat minderimize konulmuş raptiye gibi bizi huzursuz eden ve fakat düzeltmen-editör Özgür Batur’un demek ki gözünden kaçmış bulunan, ¨birde¨ sözcükleri ayıklanmış olsaydı, ne iyi olurdu dedirten bir eserle karşı karşıyayız.

Bu kadarcık olsun, bir eleştiriyi sunmak roman eleştirmeni olarak vazifemdir.

TEILEN
Önceki İçerikGÖLGENİN İÇİNDE OLMAK (Öykü)
Sonraki İçerikBABEK SOBHİ HEYKEL SERGİSİ: YABANCILAŞ-MA
Mahmut Şenol
1958 yılında, İstanbul'da doğdu; şimdiye kadarki ömrünün üçte ikisini bu şehirde geçirdi. 1997'de ABD'ye, daha sonra Kanada'ya göç etmesiyle yaşamının bugüne değin olan kısmını Kuzey Amerika'da sürdürüyor. Gazi Üniversitesi Ekonomi Fakültesi'nden lisans, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden (SBF) Yüksek Lisans derecelerine sahiptir. Ayrıca Indiana Eyaleti Purdue Üniversitesi ve yine İstanbul SBF'den misafir öğrenci olarak doktora dersleri almış olup, hâlen tez aşamalarını beklemektedir. Türkiye'de ulusal basının en eski gazetelerinden Cumhuriyet'te 1977 yılından itibaren muhabir gazeteci olarak çalışmaya başlayan Şenol, 1987'den sonra bir müddet serbest ticarî faaliyet göstermiş, daha sonra TV yapımcılığına yönelmiştir. Kanal D, TGRT, ATV gibi kanallara seri-dizi programlar üreten yapım şirketlerinde bulunmuştur. [Selim İleri ile Nostalji, Şenola Düğün, Leyla Tekül Şov gibi programlar, sıralanabilir.] 2000 yılında edebiyata yönelip roman yazmaya başlayan Şenol'un ilk eseri Phaselis Adağı'dır. Bu eserle birlikte yine Cumhuriyet gazetesinin dışhaberler servisi sayfalarına ABD, Kanada yazılarıyla haftalık yazılarıyla katılmış; tekrar gazeteciliğe adım atmıştır. Ayrıca o tarihlerden başlayarak web portalları imkânı doğduğundan Açık Gazete, Arkitera Mimarlık Dergisi, Mesele Kitap, Bodrum Baskısı, Kent TV gibi hem basılı hem de online kanallarda yazılarına bolca rast gelinmiş, yine bu meyanda Varlık edebiyat dergisi, Roman Kahramanları, Edebiyatist, Papirüs gibi pek çok dergide denemeleri, küçük hikâyeleri yer almıştır. Eserleri arasında Bay Konsolos adlı romanı hem müzikal hem de tiyatro eseri olarak, ayrıca sinema senaryosuna çevrilip Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatrolarında ayrı ayrı repertuara alınmış; oyun sırasını beklemektedir. Yine Akhisar Düşerken adlı romanı, hâlen üzerinde sinema film yapılmak üzere yapımcı firmaların elinde bulunmaktadır. Yazarın sırasıyla yayınlanmış eserleri şöyledir: 1. Phaselis Adağı, Altın Kitaplar 2. Bay Konsolos, Altın Kitaplar 3. Çerkes Âdil Paşa'nın Tahsildarlık Günleri, Papirüs Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 4. Kayısı Topuklu Kadınlar, Papirüs Yayıncılık 5. Keşfini Bekleyen İnsan, Kadim Yayıncılık 6. Akhisar Düşerken, Ayrıntı Yayınları 7. Capon Çayevi, Ayrıntı Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 8. Geçiyordum Uğradım, İskenderiye Yayınevi 9. Dalkavuk Hanım, Alfa Yayınları 10. Altıncı Hasta, kendi yayını-e/book, tiyatro eseri Yazarın, bugün itibariyle, yayın aşamasında bulunan ¨Aklı Kızda Kaldı¨ başlıklı yirmi hikâyeden oluşan bir kitabı da bu listeye eklenmesi mümkün görünmektedir.