Bugün neden Asım Bezirci, Fethi Naci, Berna Moran gibi edebiyat kuramcı ve eleştirmenlerinin olmadığı sorusu; en iyi, tekelci sermaye gruplarının “kültür-sanat piyasası”na birkaç on yıldır doğrudan müdahalesi ile şekillenen bir edebiyat ortamının varlığı ile birlikte ele alınırsa doğru okunabilecek ve yanıtlanabilecektir herhalde.

Kitabı basan yayınevinin, tanıtan gazete ve derginin, kitabın nakliyesini gerçekleştiren dağıtım şirketinin ve de kitabı satan mağazanın aynı kişiye veya birbirlerine yakın gruplara ait olduğu gerçeği gözümüzün önünde duruyor zira.

Bu “ağ”da eleştirmene düşen görev, buraya dâhil olmak ve burada kalabilmek için, sadece tanıtım yapmak; her yeni çıkan kitabın duyurusunu, reklamcılardan birkaç saat fazla çalışıp sekiz on paragrafa yayabilmektir.

Doğan Hızlan, Ömer Türkeş, Semih Gümüş gibi hemen herkesin tanıdığı eleştirmenlerin yazdıkları da bu bağlamdadır hep, ötesinde değil. Bu kişilere sol’dan yöneltilen ideolojik-politik eleştirileri geçiyorum, zira bunların çoğu kıskançlık ve boş laf içeriyor. Benim dikkatimi çeken, bunların herhangi bir kitapla ilgili, neredeyse hiçbir zaman olumsuz şeyler yazmamaları. Bu, yukarıda söylediklerime ek; ancak onları içererek aşan bir durum.

Elbette ki hoşlarına gitmeyen kitaplar okuyorlardır bunlar; ancak kendilerinin bu minvalde yazı yazdıklarına neredeyse hiç tanık olmuyoruz. Hep sevdiklerini, bayıldıklarını, beğendiklerini yazıyorlar. Bu tabii, ayrı ve geniş ve çok uzun bir bahis; not düşüp geçmiş olalım.

Bu ekipten Semih Gümüş, 2015’te, içeriksiz eleştirilerinin yanında, içeriksiz roman yazma eylemine de girişti ve bunu sürdürmekte ısrarlı görünüyor.

Eski solcu, yazma heveslisi, hayattan ve devletten tokat yemiş bir adamın, kendini bir köye kapatıp yaşadığı sıkıntıları anlatan Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz, okunması gerçekten çok zor bir ilk romandı.

Kitapta kurgu kötü, konu sıradan, karakterler sığ, anlatım yavandı. Şaşırdığım ise, Gümüş’ün, o dönem buna dair, nasıl bir roman okumak istiyorsam, oturup onu yazdım, demesiydi. İyi ki Semih Gümüş’ün beğenisini dikkate almayan yazarlar var bu ülkede.

Sonrasında, yazar, Yalnızlık Kime Benzer adlı, yeni bir roman daha yayımladı. Bunda; iki yıl birlikte olduğu ve adı Lal olan bir kadının kendisini apansız terk edip gidişiyle sarsılan, kitaplarla dolu odasına kapanıp yazmaya çalışan, adı dahi olmayan, yalnızlığı, yalnızlığın felsefi ve edebi boyutlarıyla düşünmeye başlayan bir adamı anlatıyor yazar.

Semih Gümüş, karakter üzerinden, bir anlamda, sevdiği yazarlara da gönül borcunu ödüyor. Salinger, Paz, Cortazar, Kafka, Marquez, Dickens, Rulfo, Beckett gibi pek çok büyük edebiyatçı, romana eserleri ve sözleri ile konuk oluyor.

Okura yeni yazarlar tanıtmak, bunların okumasını sağlamak, en azından bunların ismini anmak dahi güzel. Eleştirmen sıfatıyla daha kolay yapılabilecek bu işi, eleştirmenliği bir kenara koyarak romanında yapıyor Gümüş. Ancak sorun da burada beliriyor; yine ortada bir roman falan bulunmuyor.

Romanın adsız ve tek özelliği de yalnız olmak olan karakteri, kitaplar arasında sıkışıp kalmıştır ve kendisini yalnızlığa mahkûm eden sevgilisi ile geçirdiği günlerini anmak ve az evvel saydığım ve saymadığım onlarca yazarın, o anılara denk düşen satırlarını tekrarlamaktan başka bir şey yapmaz roman boyunca.

Bu adam kimdir, ne iş yapar, ne kadar maaş alır, nerelidir; öğrenemiyoruz. Bildiklerimiz, eski solcu ve romantik olduğudur. Gümüş ara ara bunları bize hatırlatır; darbe öncesi aynı evde kalıp sevişmeden yatabilen kadın ve erkek devrimcilerin, bunu nasıl becerebildiğini hayretle anar yine; son yıllarda moda olduğu üzere.

İşte o günlerin naifliğiyle var olan isimsiz adam, otuz yıl sonra bu naifliğin bedelini öder, aralarındaki ilişkiyi tek başına yöneten kadının terk edişiyle yapayalnız kalır. Kitabın teması, ana fikri, mesajı vesairesi budur, bundan ibarettir.

Semih Gümüş’ün dili, anlatımı, kurgusu da yine romana yetmeyecek düzeydedir. Kitabın ilk cümlesi: “Yağmurun cama vurduğunu görünce pencereyi açar açmaz odamın içine akan ıslak havaya tutuyorum yüzümü.”dür.

Kuruluşu, sözcüklerin dizilişi ve anlamı bakımından bu “şahane” tümceyle başlayan kitaptaki anlatım bozuklukları ve dil yanlışları, okumayı gerçekten güçleştiriyor.

Romandaki kurgusal izlek ise, geri dönüş ve bilinç akışı gibi sıradan tekniklerden ibaret olmasına rağmen, arka kapakta “benzerine az rastlanır” diye tarif ediliyor.

Başlarken söylediğim, ülkemizdeki makbul ve makul edebiyat eleştirmenliğinin önemli isimlerinden Semih Gümüş, zaten yarısı Orhan Pamuk övgülerinden oluşan tanıtım yazıları sayesinde özel bir yere sahip; okunuyor, tanınıyor, seviliyor, para kazanıyor. Hal bu iken neden romana meyletmiş, bilemiyorum; ancak kendisinin bu işi beceremiyor olduğunun, yakın dostları, en azından Ömer Türkeş tarafından söylenmesini ümit ediyorum.

Son olarak ve ayrıca, romanına ad olarak “Yalnızlık Kime Benzer”i seçtiği için yazarı tebrik etmek gerekiyor; kendisi her zaman popüler yayınlarda kalem oynattığından, okuru yazıya, kitaba çekebilecek cümleleri yaratmayı iyi biliyor Semih Gümüş; kendisine reklam sektöründe de şansını denemesini öneriyorum.

TEILEN
Önceki İçerikSANATÇINIZI NASIL BİLMEK İSTERDİNİZ?
Sonraki İçerikHarmonie
Alper Erdik
1985, Beyoğlu doğumlu. Isparta Milli Piyango Anadolu Lisesi’nden 2003’te, KTÜ, Türkçe Öğretmenliği bölümünden 2008’de mezun oldu. AÜ, AÖF, Felsefe ve SDÜ, İF, Radyo Tv ve Sinema bölümlerinde öğrenmeye devam ediyor. 2006’dan bu yana, çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde makaleler kaleme alıyor.