(…) Günümüzde, çağına tanıklık eden, insanı ve yaşamı savunan, emeğin sözcülüğüne soyunan; savaşı, açlığı, yoksunluğu dilleyen; anamalcılığa, sömürücülüğe, yayılımcılığa karşı koyan; güzelduyusal/estetik ve törebilimsel/etik değerleri

yaşama geçirme uğraşını veren;

doğayı, yeryuvarı, evreni sarmalayan; umudu, direnci ve sevgiyi ayakta tutan şair ve şiire gereksim var. Yoksa…

Yoksa sonumuz geldi demektir (…)

şiirkadınım’a

Şiir’ Ne İşe Yarar?

Yarar

Ne söylerseniz söyleyin, ne yazarsanız yazın, ne yaparsanız yapın… size sorulacak birinci soru bu: Ne işe yarar? Sözleriniz boş, yazdıklarınız anlamsız, yaptıklarınız gereksizdir, bir işe yaramıyorsa… Söylemek için söyleyemezsiniz, yazmak için yazamazsınız, yapmak için yapamazsınız; eşdeyişle, içinizden öyle gelemez, canınız öyle çekemez, keyfiniz öyle isteyemez… Bir yararı yoksa eylediklerinizin, siz de yararlı değilsinizdir: Umursanmaz, ayırdına varılmaz, dahası, var bile sayılmazsınız. Yarar kaçınılmazdır her şeyde: Ona göre!…

Çıkar

İkinci soru: Yararın çıkarla ilişkisi var mıdır? Özde yoksa da, gerçekte/ yaşamda vardır; hem de doğrudan. Her yararlı girişim, çıkar aramaz: Bir resim izlediğinizde, bir müzik dinlediğinizde ya da, bir martının uçuşunu izlediğinizde, bir kanaryanın sesini dinlediğinizde, çıkar, söz konusu değildir: Para etmez, konum sağlamaz, varsıllaştırmaz sizi; ne var ki, erince ulaşmanızı, mutlanmanızı, derinleşmenizi sağlayabilir. Bu doğal, kendiliğinden gelişen bir zaman dilimidir/süredir; erek ya da tasarlanmış bir amaç söz konusu olmadığından, süreç değildir. Beklenti, kazanç olmasa da, bir vargı ya da, kazanım söz konusudur. Sizin neşelenmenize, duyup-düşünmenize, dahası, düşlemenize yaramış olsa da bu uzamsal ve zamansal olgu, bir çıkar gütmenize neden olmamıştır.

Us ve Duygu

İnsan usu ve duygusu, onunla iç içedir: Bedenden bağımsız iki ayrı kavram olarak algılanamaz. Dahası, her ikisi de beynin uzantısı/işlevidir. Bütün algılama, yanılma/yanılsama; sevinç, mut neşe; öğrenme, anımsama, üretme/yaratma; uslamlama, bilinçlenme, davranma; kendini aşma (Freudça, alt ben-ben-üst ben/ id-ego,süper ego), devinme… karşıtlarıyla gerçektir. Her olumlu işlev ya da, devinim, insan için yararlıdır (karşıtı da geçerli.) Ne var ki, ussal ve duygusal yarar sağlayan her şey için, aynı zamanda çıkar sağladığını söylemek, olası değildir. Bilinçlendirme, güzelduyusal/estetik beğeni kazandırma, bilgilendirme benzeri olguları içeren bir oluşum, us ya da, duygu içerikli olup bir yararı gütse de, bir çıkarı tasarlamayabilir. Bir başka deyişle, beynimize (bu bağlamda ussal ve duygusal) yönelik her ileti, onda değil çıkarsal, yararsal bir tutuma bile dönüşmeyebilir. İmdi, anamalcı düşüngünün dayatıldığı bir çağda, her şey çıkar üzerine kurgulanıp uygulanmaya yönelikken, us ve duygu yanımıza ulaşıp, bizim daha da insancıllaşmamızı sağlamayı amaçlayan ‘şiir’den, nasıl söz açabiliriz dersiniz?

Şiir-Yarar İlişkisi…

İşte size üçüncü soru: Çoğun her şeyle iletişime geçerken, bir çıkar ilişkisi beklentisiyle koşullandırılan çağımız insanında, salt/arı/saf/içten/yalın duygusallığa ve ussallığa denk düşmek olası değilken, anamalcı düşüngünün dayatması altında ‘kendini bil’emeyenlerin (ya da kendi olamayanların) yüzyılında, daha insanca bir yaşam için şiirin işlevi ya da, bir yararı olabilir mi? Şiir-çıkar ilişkisini, (tarihsel süreçte görüldüğü üzre!) siyasa bağlamında kurup kullanmak olası. Eşdeyişle, belli dönemlerde düzenin, siyasa(cı)ların ya da, erkin savunuculuğuna soyunan şairler(!) görülmüş; erinçleri, varsıllıkları, konumları (kimi zaman da, bir biçimde yaşamda kalmaları) için, düşüngülerinden, düşüncelerinden ve de düşlerinden cayıp; özce, kendi (ve birilerinin; padişahların, kralların, siyasacıların) çıkarları adına şiiri satmışlardır… Bu aymazlığın ötesinde, şiir-yarar ilişkisi söz konusu olmuştur/olmaktadır… Halkı bilgilendirme, bilinçlendirme; bireyi kişilikli kılıp, türesini, tüzesini bilmesini sağlama; bireysel, yöresel, budunsal ve ulusal değerlerini koruyup sürdürme; emeğinin karşılığını alma, ekmek-su olma; doğayı, yeryuvarı ve evreni algılayıp yaşama; sevgiyi-sevdayı-aşkı dilleme; özgürlüğü, bağımsızlığı ve barışı savunma; kötülüğe, sömürüye, yayılımcılığa karşı direnme; yarınları umma, güzel günleri muştulama, mutlu bir yeryuvarı düşleme/düşünme benzeri olaylar, kavramlar ve olgular üzerine şiirin yararı yadsınamaz bir gerçektir.

Günümüzde Şiir

Salt duygu yükü değildir şiir; (Novalisce, şiir, felsefenin kahramanı’ olduğuna göre) düşün de var özünde… İmgeleme, eğretileme (teşbih), alaysama (ironi) benzeri şiir sanatlarının yanı sıra, izlek (tema), biçem (üslup), biçimle de bezenmiştir. Ne var ki, şiiri şiir yapan en değerli özelliklerden biri, içerik ya da konudur: Ne/neyi anlattığı ya da, anlatmaya çalıştığı önemlidir. Söylemek için söylemek değilse, bir de işlevi söz konusudur. Durağanlıktan, suskunluktan, içedönüklükten öte, devingenlik, söylem ve eylem de var olmalıdır şiirde. Var olmalıdır, eşdeyişle, sıralanan bu özelliklerin şiirin belirleyenleri olması gerekirken, günümüz şiirinde, ne acı ki(!), çoğunu bulmak olası değil. İşte, dördüncü soru: Çıkarın, korkunun, sevilgenliğin (popülerliğin) iç içe geçtiği bir şiir ortamında, gerçekleri dile getiren kaç şair ve şiir biliyorsunuz? İnsanın ve yaşamın salt siyasayla (anamalcılık/kapitalizm) ve tutumla/ekonomiyle (erkincilik/liberalizm) değil, yazınla/edebiyatla ve sanatla da (postmodernizm) sömürüldüğü çağımızda, şiirin işlevsel olması kaçınılmazken, şairimsilerce(!) düzenle barışık, kol kola yürütülmekte; simgelere-imgelere gizlendirilip, insan ve yaşam gerçeğinden/ sorunsalından uzaklaştırılmaktadır. Günümüzde, çağına tanıklık eden, insanı ve yaşamı savunan, emeğin sözcülüğüne soyunan; savaşı, açlığı, yoksunluğu dilleyen; anamalcılığa, sömürücülüğe, yayılımcılığa karşı koyan; güzelduyusal/estetik ve törebilimsel/etik değerleri yaşama geçirme uğraşını veren; doğayı, yeryuvarı, evreni sarmalayan; umudu, direnci ve sevgiyi ayakta tutan şair ve şiire gereksim var. Yoksa…

Yoksa…

Yoksa sonumuz geldi demektir: Sevgisiz, mutsuz, türlerin yokluğuna sürüklenen bir yeryuvar… İnsanın insanı, insanın öteki dirimleri, insanın doğayı ve evreni sömürdüğü bir yeryuvar… Acının, açlığın, yokluğun ve yoksulluğun hüküm sürdüğü bir yeryuvar… Çıkarın, paranın, konumun ve varsıllığın değerli(!) kılındığı bir yeryuvar… Erek erk olup, her aracın amaç kılındığı (siyasa, din, ekin/kültür) bir yeryuvar… Özce, şiirsiz bir yeryuvar!İlk soruyu yinelemenin yeri ve zamanı şimdi… Güç olan yanıt değil, yapmak, eylemek; yaşama geçirmek şiiri… Yoksa… Yoksa… Yoksa…

*

Şiir ve İnsan

en güzel testiler

bildiğimiz, basit kilden yapılır

tıpkı, güzel şiirlerin

basit sözcüklerden yaratılması gibi.

Bu dizeler, şairi bilinmeyen “bir testi üzeri yazısı”ndan günümüze ulaşmış olup, yalın sözcüklerin/sözün oluşturduğu güzelliklerin anlamını vurgulamaktadır.

İnsanlık tahiniyle koşutluk gösterir “söz.” Yazının çok sonra yaşama geçtiği de, “önce söz vardı” denilerek dile getirilir.

Sözlü yazın”dan (edebiyattan) çok sonra ortaya çıkmıştır “yazılı yazın.”

Sözün yazıyla buluşmasından öncedir dilden dile uzanan “şiir…

Söylencelerde (mitoslarda), törenlerde, şölenlerde hep şiir vardır. Doğumlarda, sayrılıklarda (hastalıklarda), ölümlerdedir sevinç sevinç, umut umut, ağıt ağıt hep şiir…

Şiir, çeşitli izlekleri (temaları) içermiştir bugüne dek. Yiğitlik, öğreticilik, hüzünlülük benzeri izlekler bunlardan birkaçı olarak anılabilir. Yaşananların imbiğinden süzülen her olgu, şiir içindeki yerini almıştır.

İmgeleme, eğretileme (teşbih), alaysama (ironi) benzeri şiir sanatları da, şiirin daha etkin

bir konuma ulaşması için kullanılmıştır.

Şiirde bir başka konu, biçim ve biçem (üslup) olarak karşımıza çıkmaktadır. Dizelerin kuruluşu, sıralanışı ya da dış görünümünü, biçimi oluştururken; anlatılan, dile getirilen konuyu anlatma biçimi de, biçemi oluşturmaktadır.

Şiir, konu, içerik, biçim, biçem, izlek benzeri olgular ve sanatlarla donanırken, kimi yazar, şair, eleştirmene göre, en az sözcükle en etkin yazın türü olma konumuna da ulaşmıştır. Örneğin, bir roman yüzlerce sayfadan oluşabildiği gibi, bir şiir, bir dizeden bile oluşabilmektedir.

Duyguların sözcüklerle dize dize dışa vurumu dense de, düşünce-duygu birlikteliğinin bir yansımasıdır da şiir. Esin (ilham), şairin şiir yazması için bir başına yeterli olamadığından, bilgiden, deneyimden ve bu birikimi, duygu denli düşünceyle harmanlamanın kaçınılmazlığı söz konusu olmaktadır. Eşdeyişle, ham, işlenmemiş duygularla yazılan şiir, çoğun ne güzel, ne okunur, ne de kalıcı olabilmektedir. Şiir yazmak, sıradan duygulanmaları dizelemenin ötesinde, kitap okuma, günceli izleme, tarih bilincine ulaşma, olayları algılama ve yorumlama, yöreselden evrensele açılma, güzelduyusal (estetik) donanıma varma; insan, doğa ve yaşam sevgisini duyumsama, daha güzel bir yeryuvar (dünya) ve insanlık ülküsü (ideali) için çalışma, üretme olgularına koşut bir yapılanma ve gelişim içinde anlam kazanmaktadır.

Şiirin, ham duygularla değil, düşünceyle birlikte harmanlanarak oluştuğunu, Novalis’in sözüyle bir daha anlıyoruz : “Şiir, felsefenin kahramanıdır.”

Yaşamı, insanı, evreni, günlük yaşamın sıradanlığının ötesinde anlamaya çalıştığımız oranda kavrayabiliriz ancak. Bu da okumalarla, yaşamalarla, bilgi ve deneyimle ve de bunların üzerine düşünmeyle gerçekleşebilir. Düşünceyi şiire dönüştürmekse, “us-yürek birlikteliği”nin doruğa ulaştığı yerde anlamlaşmaktır…

İlk zamanlar kolay gibi gelir herkese şiir yazmak. Her şiir yazdığını sanan kişi de, şair kılar kendini. Ne var ki, anlar zamanla, herkesin şair olamayacağını.

Alain’in bu konudaki düşünceleri şöyle: “Ben, gençliğimde oldukça güzel şiirler yazardım, kolayca; gerçekten bir şair olmadığımı, bundan, kolayca yazışımdan anladım.”

Baudelaire’se, övgü dolu sözleriyle, şairliği düzyazıya taşımıştır : “Her zaman şair ol, düzyazıda bile.”

Şiir, insan yanımızı bize anımsatan, güçlendiren; sevgi dolu bir yaşamın oluşumunda sözü etkin kılma uğraşını veren; barışı, dostluğu, kardeşliği savunan; duygu ve düşüncenin birlikteliğine dayanan bir yeryuvarın kurulmasında öncü olmayı amaçlayan bir sanat. Şairse, Cicero’nun, “Homeros’tan önce de şairler vardı” dediği gibi, iyinin, güzelin, doğrunun, sevginin ardında, Homeros’tan sonra olduğu gibi, bundan sonra da hep olacak…

Bize düşense, şiirlerle, şairlerle daha insanca ve daha güzel bir yaşama doğru yürümek: En az bir dizeyle, bir şiirle, bir şairle ve bir şiir kitabıyla. En çoğu mu? O da sizin seçiminiz: Dünü, günü, yarını anladıkça…

Edward Hopper

Şiirin Gücü

şiir, tanrı’nın hatalarını düzeltmek için doğmuştur.’ / elitis

insan, insanın kurdudur.’ / thomas hobbes

insan, her şeyin ölçüsüdür.’ / protagoras

İnsanın yeryuvar serüveninden bugüne dek -adı bilinen-bilinmeyen- binlerce şair yaşamış ve milyonlarca şiir yazılmıştır. Yaşam, insan, yeryuvar ve evren bağlamında, milyarlarca izlek taşa-toprağa-ağaca-yaprağa-kağıda-dile… düşmüştür. İmge-imgelem, eğretileme, ironi/saraka benzeri yüzlerce şiir sanatı imlenmiş, onlarca akım yaşama geçmenin savaşımını vermiştir.

Şiirin derdi ne?’ diye, tırnak içinde bir soru sormak kaçınılmaz bunca sözden sonra… Bunca şair ve bunca dile düşen, bunca sanat, bunca akım niye diyesi geliyor insanın… Bir sıkıntı, bir sorun, bir ‘dert’ olmasa, yazılır mıydı yüzyıllar boyu bunca dize?

İnsanın derdi’ neyse, ‘şiirin derdi’ de o: Yine ‘insan.’

Bıraktık artık insanın yeryüzüne fırlatılışını, bırakılışını ya da (Tanrıbilimsel söylemce) cezalandırılışını; bıraktık töz (ilk neden/ana neden/cevher/arkhe) üzre-içre düşünleri (felsefeleri), bıraktık düşüngüleri (ideolojileri)… uğraşıyoruz kendimizle/türümüzle -çoğun-, ‘yok etmek’ için!

Savaşlar, silahlar, açlık; yayılımcılık, sömürücülük, küreselleşmecilik; yokluk, yoksunluk ve ölüm: Ne Tanrı (‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ ve ‘Tanrı öldü’), ne yalvaç:

İşte insan…’ (‘Ecce Homo’ Nietzschece…)

Ne var ki ve ne yazık ki, insanı, yaşamın merkezi kılan ‘insan’, (‘İnsanca, Pek İnsanca’ değil), insanlık dışı bir toplu kıyıma gitme bilinçsizliğini, umarsızlığını, aymazlığını da gösterebiliyor!

İçine düşülen konumda ne Tanrı hatalı, ne yalvaçlar, ne cinler, ne de periler… Tek suçlu, ‘insan.’

Bunca hatayı düzeltecek, bunca suçu ortadan kaldırabilecek ‘biricik güç’, ne düşün (salt-saltık us), ne düşüngü (salt-saltık siyasa ve erk), ne Tanrıbilim (salt-saltık din.) İnsanlığın kurtarıcısı bir ve tek: O da, ‘şiir.’

Kimse yadsımasın, yok saymasın, küçümsemesin sakın ‘şiirin gücü’nü…

Kimse usundan çıkarmasın, yüreğinden silip atmasın sakın, başkaldırı, direnç, umut olduğunu ‘şiir’in.

Kimse kara yazgıya boyun eğmesin sakın ve unutmasın insanlık utkusunun ancak ve ancak şiir’le olabileceğini…

Şiirin gücü’ var, savaşı bitirmeye, yeryuvar kardeşliğini sunmaya, dostluğa ve barışa… ‘Şiirin gücü’ var, varsıllar-yoksullar; kuzeyliler-güneyliler bölücülüğünü yeryuvardan sonsuzluğa fırlatmaya… ‘Şiirin gücü’ var, anamalcılığın, yayılımcılığın ve Yeni Yeryuvar Düzeni’nin kökünü kurutmaya… ‘Şiirin gücü’ var, ’mutlu yarınlar’ı, ‘güzel insanlık ülküsü’nü kurmaya… ‘Şiirin gücü’ var, ‘insanı ve yaşamı savunma’ya da, sorun şu: ‘Şairin gücü’ var mı ?…

***

Şiir’de Nesnel Eleştiri Olası mı?

Nesnel (objektif), yansız eleştirme süreci demenin ardında yatan düşün, öznelliği (subjektifliği), yanlılığı yok saymayı gerekli kılar. Söz konusu, yazın türlerinden biri olan ‘şiir’se, ‘öznel birikimi, tavrı, bir şiir eleştirisi yaparken yok saymak ne denli olasıdır?’ sorusunu sormak ve bu olguyu -özellikle de şimdilerde; şiirin ve şiir eleştirisinin çoğun yozlaştığı günümüzde- ‘şiirin başat sorunsalı’ olarak irdelemek, kaçınılmaz görünüyor.

Sözde şairinin ve (çoğun beğenisiz/niteliksiz!) şiir kitaplarının çok olduğu (-yakın geçmişte olduğu denli- 2015’te de –2014’te olduğu gibi- 100’ün üzerinde şiir kitabının yayımlandığı!) bir ülkede, ‘şair’, ‘şiir’ ve ‘şiir kitabı’ denli, ‘şiir eleştiricisi’ni (eleştirmenini) bulmak da güç. (Bu bağlamda imlemeli: Nitelikli nice ‘şiiri olan şair’in bulunması ve beğeniyle şiirlerinin ya da şiir kitaplarının okunması, bir ulus için övünç kaynağıdır. Bunun da anlamı şudur: ‘Şairler’i olan uluslar, ‘gerçeği haykıran’ , ‘insanı ve yaşamı savunmak’ adına ‘sözü olan ve sözünü söyleyen’ uluslardır. İmdi, ne çok ‘şair’imiz olursa, o denli ‘sesimiz/soluğumuz’ da olur. Ne çok ‘şiir kitabı’mız basılırsa ülkemizde ve yeryuvar ülkelerinde, o denli sesimizi duyururuz yeryuvarın dört yanına… Ne var ki, bir başka başat sorunsalımız da bu: ‘Şairimiz ve şiirimiz az; çok az!)

Şairin ve şiirin çok az olmasının yanı sıra (burada, ‘gerçek şair’, ‘nitelikli şiir’ yinelemesi yapmayacağız artık: Bir kişi şairdir ya da değil; bu kadar), bir başka sorun/sorunsal olan ‘şiir eleştiricisi’nin (ayrıca, ‘yetkin/nitelikli şiir eleştirmeni’ de demeyeceğiz artık) azlığı olurken, ‘ne yazık ki’ bizde, her ikisinin, eşdeyişle, şairin ve eleştirmenin koşutluğu söz konusudur. Şairine göre (adamına göre!) eleştirmen, eleştirmenine göre de şair oluşumu, yadsınamaz bir gerçek… Şairler yaratan eleştirmenlerin, eleştirmenlerince şiir yazdırılan şairlerin olduğu bir ülkede, ‘şair’ ve ‘şiir’ nerede? diye sormak da, yaftalanmakla, vatandaşlıktan çıkarılmakla, giyotine vurulmakla, ipe çekilmekle, kurşuna dizilmekle eşdeğer neredeyse!

Oysa şunları yazacaktık, tartışmaya/sorgulamaya açacaktık (yaşananlar/yaşam ve gerçekler engel oldu): Diyecektik ki, ‘şiir eleştiricisi’, eğitim-öğretim sürecinden, ekinsel alt-yapısından, yaşamsal deneyimlerinden; (Freudisyen bir bağlamda) tinsel konumundan, ailesel ve çevresel koşullarından, dinsel inanışından; düşüngüsel görüşünden, yaşam felsefesinden, bilgisel ve bilimsel birikiminden etkilenmeksizin, ‘şair ve şiir eleştirisi’ yapabilir mi? Yoksa, ‘nesnel eleştiri’den anlaşılan, her hangi bir siyasanın, kişi-kurum-kuruluşun, düşüngünün (ideolojinin); yayıncının, çıkarın, konumun; beklentinin, varsıllığın, yarın güvencesinin etkisine (bir uydu denli, yörüngesine) girmeksizin, ‘şiir sanatı’ bağlamında, kişinin ‘şair’liğini değerlendirmek midir ‘şiir eleştiricisi’nin işlevi? Her ikisi de olabilir ya da bir dördüncü, beşinci, altıncı… görüş de.

Diyecektik ki, ‘dikkat! şiirimiz öldürülüyor’ dememek için, ‘şiir’in, ‘şair’in ve ‘şiir eleştiricisi’nin işlevini ve ‘bizdeki konumu’nu irdelemenin zamanı geldi de, geçiyor (!) artık. Diyecektik ki, ahbap-çavuş ilişkisiyle, mahşerin atlılarının el vermesiyle; bilindik söylemin sözcülüğüne soyunmakla değil ‘şair’, ‘şiir eleştiricisi’; ‘insan’ bile olunmaz. Diyecektik ki, ‘bu ülke bizim’ ey şairler, ey şiir eleştiricileri, ey aydınlar ve ey ‘atsinekleri!’ nerdesiniz?: Salt şiirimiz değil, günümüz, dünümüz, yarınımız da öldürülüyor; DİKKAT!

****

TEILEN
Önceki İçerikSlavoj Zizek: Sarı Yelekliler Üzerine (2018) | Türkçe Altyazılı
Sonraki İçerikElias Canetti: Ölüm Üzerine | Türkçe Altyazılı
Tan Doğan
17 Ocak 1961 yılında İstanbul'da doğdu. Göztepe Pansiyonlu İlkokulu'nda, Haydarpaşa Lisesi'nde, Kâzım İşmen Lisesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde (Sistematik Felsefe ve Mantık) ve Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde (İşletme Yönetimi Anabilim Dalı, Eğitim Yönetimi ve Denetimi Bilim Dalı) öğrenim aldı-öğrenim verdi.