“Yüksek dağların orada
Çevre yok.”
-Behçet Necatigil

İstanbul’da tekinsizliği deneyimlemek için artık kentten uzaklaşmak gerekmiyor. Kentte geçen her saniye bir tehdit sunuyor yaşayanlara. Adım attığımız nefes aldığımız sokaklarda şüphe sadece alışılagelmiş bir his.

Hali hazırda bir taş parçası üzerinde var olmanın gerçekliği alışılagelmişken, zamanı düzlem ile okuma inadı elbette zor. Fakat bu zorluk; süreklilik değil, anlamsallık nedeniyle yıpratıyor yaşamımı. Tanısı sayısız bireysel sorunları adı sanı tükenmez uyarıcılar üzerinde deneyimlediğim bir süreç kesitinde, henüz tanımlanmamış bir hissiyata ulaştığıma emindim. Tanımlanmamış olmasının peşinde tanımlayamıyor oluşum, benim için bu hissi bir yandan yüce kılıyor diğer yandan hatta aynı yandan acı ve zevk harçlı bir uçuruma dönüştürüyordu.
Kendimi var etmek için yok etmeye koşarken dilemma ve düalitenin kaşifi olduğuma inanmıştım. Tam bu noktada, ne hissettiğimi farkettim; girdiği iştiraktan eşek sesiyle uyanan derviş gibi hatırladım o kavramı.

Desen: Bora Başkan

Tekinsiz
Dilimizde korku uyandıran, tehlike içeren, çekince oluşturan bir kişiyi, durumu, mekânı bu kelimeyle nitelendiririz. Aynı zamanda psikanalizden doğan bir kavramı da bu kelime ile türkçeleştiriyoruz. Almanca; evsel, evcil, yerli gibi anlamlara vuran “heimisch” ve gizli/saklı anlamına gelen “heimlich” kelimelerinin kökeni olumsuzlanarak doğar “unheimlich”. Ancak anlatılmak istenen gizliliğin olmaması değil gizliliğin belirsizliğidir.

Tekinsizin esas olarak psikanaliz içerisinde ilk ele alınışı(1) Ernst Jentsch’e ait olsa da konunun geniş kitlelere ulaşması Sigmund Freud’un Das Unheimlich(2) adlı makalesiyle gerçekleşir. Freud’un konuya dair ilk fikirlerini Jentsch’den de önce, “Totem ve Tabu” adlı ünlü makalesinde görsek de bu konuya ilişkin gönülsüzlüğü sürmüştür. Yine de Freud, bu konuyla ilgilenmeyi kesmemiş, ileride Haz İlkesinin Ötesinde(3) başlığı ile okuyacağımız metnin özüne ulaşmıştır. Freud’a göre; “Jentsch kendi “tekinsiz” çalışmasında haklı olarak, insanların bu duygu türüne duyarlılıkları açısından çok büyük farklılıklar göstermesi olgusunun sunduğu engele vurgu yapar.”(4)

Jentsch, tekinsizlik hissine örneklemeyi nesne üzerinden kurarak, “sözde canlanmış bir şeyin gerçekten canlı olup olmadığı ya da cansız bir nesnenin gerçekte canlandırılıp canlandırılamayacağı kuşkuları”nı(5) ele almış; balmumu figürler, oyuncak bebekler ve otomatların kişi üzerinde yarattığı izlenime değinmiştir. Şahsi görüşüm; nesne üzerinden kurulan bu örneklemin, tarihsellik baza alındığında tekinsizlik hissiyatıyla örtüşmediğidir. Elbette zaman üzerinde geri giderek heykel terimi altına toplayabileceğimiz; cansız olmasına rağmen canlı formuna sahip üretimlerinin insan üzerinde tekinsizlik oluşturup oluşturmadığına dair bir fikir elde edemeyeceğimiz aşikardır. Ancak Baudrilard’ı anarak simülasyon kuramı üzerine düşünmek, yahut günümüzde artarak devam eden yapay zeka çalışmalarının kişi üzerinde tekinsizlikden daha çok benlik üzerine sorunlar yaşattığını fark etmek zor olmayacaktır.

Freud’la birlikte tanıdığımız tekinsiz bir kavramdan öte bir deneyimdir. Kişiye tedirginlik, rahatsızlık, üzüntü ya da dehşet duyguları veren – uyandıran deneyim. Geçmişe dahil olan bir durumun yahut etkileşimin zaman içesinde zihinde bastırılması, araya giren zamansal mesafenin ardından tekrar bu durumla bir şekilde karşılaşmanın deneyimlenmesi. Bu deneyimin verdiği huzursuzluk, tedirginlik hissi.

Tekinsiz, özne ve zaman arasındaki etkileşimi en net biçimde coğrafya üzerinde okur. Özne için bilindik, alışılagelmiş bir mekan ile kurduğu iletişime zaman ölçeğinde mesafe girer. Gelecekteki şimdide, ortadan kaldırılan zamansal mesafenin mekan üzerinde yarattığı değişimi öznenin algılama eylemi, bu eylemde öznenin edindiği nedensiz huzursuzluk, tekinsizlik deneyiminin en açık halidir

Tekinsiz, özne ve zaman arasındaki etkileşimi en net biçimde coğrafya üzerinde okur. Özne için bilindik, alışılagelmiş bir mekan ile kurduğu iletişime zaman ölçeğinde mesafe girer.

Kent
Freud’un tekinsizi ile kavram olarak tanışıklığım beş yıl öncesine; üniversite yıllarına, kavramı unutuşum ise günümüze kadar uzanır. Bu beş yılda mezun oluşum, hayatım içerisinde gerçekleyebildiğim tek şey olan yazma arzum, bu arzumu fiziksel olarak devam ettirmek yolunda tamamen benliğimden uzak bir alanda (bir küfür olarak “sektörde”) çalışmaya başlayışım, tüm toplumsal düşünce sistemlerinden soyutlanmaya çalışarak kendime kapanışım ve bütün bu eylemleri kapsayan kentim; İstanbul.

Bu kısa süreç içerisinde İstanbul’un yaşadığı (yaşamakta olduğu) dönüşüm yeni değil elbet. Ancak çok hızlı. Öyle hızlı ki, kendi kabuğuna çekilme bencilliğine girmiş bir zavallıyı dahi ürkütebiliyor. Öyle hızlı ki, topluma karşı ilgisizliğin sınırlarını zorlayan bir insan dahi dışarıya adım attıkça değişimi, değişimin korkutuculuğunu, tekinsizliği hissedebiliyor. Kentin her köşesinde bitmek tükenmez şantiyeler, bir gecede kültürel miras dokunulmazlığındaki yapıların alev alması, ulaşım için yer altında açılan deliklerin yer üstünü hareket edilmez hale getirişi, bir anda kimsenin haberi olmadan caddelere kurulan devlet tasdikli polis bariyerleri, iptal edilen metro seferleri, kapatılan meydanlar, patlatılan meydanlar, bomba sesleri, silah sesleri, siren sesleri, tank sesleri, uçak sesleri…

İstanbul’da tekinsizliği deneyimlemek için artık kentten uzaklaşmak gerekmiyor. Kentte geçen her saniye bir tehdit sunuyor yaşayanlara. Adım attığımız nefes aldığımız sokaklarda şüphe sadece alışılagelmiş bir his.

Siz
Freud, makalesinin henüz girizgahında; “elinizdeki yazının yazarı konuya karşı özel bir duygusuzluk sergilemekten suçlu olduğunu kabul etmelidir”(6) sözleriyle tekinsizlik deneyimiyle yalnızca akademik bir ilişkisi bulunduğunu vurgular. Fakat nazizm baskısı altında Avusturya’yı terketmek zorunda kalmış bir yahudi olduğunu düşündüğümüzde bu gönülsüzlüğün pek de samimi olmadığını fikrine ulaşabiliriz.

Oysa ben, Freud değilim, buyum, buradayım. Her sabah beyaz gömleğimi giyerek gittiğim ofiste uzmanlık alanının dışında vakit geçiren küçük korkak bir zavallıyım. Haftanın belirli günlerinde başımı çıkardığım delikten doğduğum ve var olduğum kent böyle gözüküyor. Bu kentin dışında bir suret görmedim, bilmiyorum. Peki Nusaybin? Antep? Cizre?

Siz?
Kentiniz?

NOTLAR:

1-Ernts Jentsch’in 1906 yılında kaleme aldığı “Zur Psychologie de Unheimlichen” başlıklı makalesinin ne yazık ki Türkçede bir çevirisi bulunmamaktadır.

2-Uzun yıllar Türkçe literatürde yer almayan bu metin 1999 yılında Emre Kapkın ve Ayşen Tekşen’in çevirdiği “Sanat ve Edebiyat” başlıklı makaleler derlemesi içerisinde Payel Yayınları tarafından neşredilmiştir.

3-Metis Yayınları, (2001)

4-Sanat ve Edebiyat, s.326

5- A.g.e, s.333

6- A.g.e, s.326

TEILEN
Önceki İçerikAyla Kutlu: Çağının Tanığı Bir Yazar
Sonraki İçerikMÜPTEZELLER’DE MÜPTEZEL ARARKEN ROMANI KAYBETTİM
Kirkor Cezveciyan
1992’de Bakırköy’de doğdu, hâlâ orada yaşıyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Ünivesitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi aldı.Devlet vergisi ismini yasa ve prosedürlere tahsis etti. Çeşitli mecralarda Kirkor Cezveciyan adıyla edebiyat / sanat incelemeleri ve deneysel kurgular kaleme alıyor. Gölgeli Küçük Oda isimli bir okur güncesi tutuyor. www.golgelikucukoda.wordpress.com