Yazılarımı bir köşe adı altında yayınlama fikri önerildiğinden beri ne olması gerektiği ile ilgili düşünüyorum. Bir köşe ismi kısa ve akılda kalıcı olmalı, örnekler genelde böyledir. Ancak güncel sanat yazıları yazdığım için bu konudaki düşüncelerimi de temsil edecek bir isim bulmak istedim. Uzun da olsa, standart dışı da olsa benim için önemli olan standarda ya da çoğunluğa uymaktan ziyade hep kendimi olduğu gibi, dürüstçe ifade edebilmek oldu. Bu sebeple bundan sonra sizlere EK dergi üzerinden yazacağım tüm yazıların köşe ismi olarak bu soruyu yöneltmek istedim. Albert Camus’nun 1956 yılında yayınladığı Düşüş adlı roman “Size hizmetlerimi sunabilir miyim bayım, canınızı sıkmadan?” sorusu ile başlar. Camus romanda, avukat olan Jean Baptiste Clemence’in üzerinden  uzun uzun modern insanın kendi çıkarları, vicdan rahatlatması ve mevkisi için nasıl çıkarcı, ikiyüzlü bir bencil olduğunu anlatır.

Sanat camiamız içerisindeki ilişkilerin, sanat diye gözümüze sokulan ve pohpohlanan ürünlerin, sanatçıların çoğunluğunun tüm bu olanlara göz yumarak yalnızca şöhret ve para peşinde olmalarının beni getirdiği nokta köşeme bu ismi koymak oldu. Çünkü artık sanatçılar sanat üretmekten çok galericisine ve/ ve ya koleksiyonerine çaktırmadan bu soruyu sorar şekilde yaklaşmaktalar. Sanat yazarları piyasanın ve sanatın içine düştüğü çukuru görmezden gelmekte ve tüm bu şaşalı hayata katılarak göz yummaktalar. Çoğunluk bir şekilde tam da bu soruyu sorarcasına kimsenin canını sıkmadan en iyi hizmeti vermenin peşinde ancak en iyi hizmeti verirken sanatın nereye gittiği kimsenin umurunda değil. Sanatçı ne çok satacaksa onu yapıyor, yazar kurumların ve galerilerin canını sıkmadan yazıyor. Herkes pastadan kendi hakettiği kadarını alabilecekken, herkes pastayı didikliyor, hepsi daha fazla pay almanın peşinde. Avantgarde ruh öldü, kültür endüstrisi kazandı. Ve şimdi bizler kültür endüstrisinin bize sundukları kitsch ürünler ile yetinmeye çalışıyoruz.  Ben eleştirmen değilim. Ben yalnızca  bugünün sanatını takip eden ve problemlerini konuşmaya ve kayıt altına almaya çalışan bir Sanat Tarihçiyim. Tam da bu sebeple hizmetlerini piyasaya kimsenin canını sıkmadan sunan tüm insanlara (sanatçı ve ya yazar) karşıyım.

Çünkü onlar sanatı bayağılaştırıp,  bir metaya dönüştürdüler. Bu yüzden bugün Jeff Koons’lar, Ai Weiwei’ler, Kadir Akyol ve Çağatay Odabaşlar oluştu.  Hatırlayın Baudrillard ne demişti: Bu fetişist ve dekoratif ideolojiye mahkum olan sanatın kendine özgü bir varlığı kalmaz. Bu bakış açısıyla özgül bir faaliyet olarak sanatın tümden kayboluşuna doğru ilerlediğimiz söylenebilir. Bunun sonucunda sanat, ya sonunda bugün her yerde gördüğümüz gibi elektroniğe aktarılan saf tekniğe ve zanaatkarlığa rücu eder ya da tıpkı dinsel sanatın Saint Sulpice kitsch’inde son bulacağı, her şeyin estetik bir alet işlevi gördüğü ilksel rituele rücu eder.(1) Giderek kitschleşen ve yalnız Türkiye’yi değil tüm dünyayı saran bu bayağılık bana kalırsa biraz da Camus’nun sorduğu bu sorunun özünde saklanıyor. İşte tam da bu yüzden bu köşe ismi altında  hiçbir kuruma ya da sanatçıya canlarını sıkmayacağımın sözünü vermeden yazmaya devam edeceğim.

(1)Jean Baudrillard, Sanat Komplosu, syf.44, İletişim Yayınları

TEILEN
Önceki İçerikSylvia Plath-Ariel (ses kaydı)-Türkçe Altyazılı
Sonraki İçerikKötünün İlmihali: Lee van Cleef
Meltem Tüzün
1988 yılında İstanbul’da doğdu. Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden 2013 yılında mezun oldu. 2014 yılında EVS projesi ile 8 ay İtalya’nın Palermo kentinde yaşadı. Çeşitli Sanat Galerileri’nde galeri asistanlığı ve yöneticiliği yaptı. Online platformlarda Güncel Sanat yazılarını yayınlamaya devam ediyor.