Samuel Hirszenberg

Nietzscheci denilebilecek bir başka bireylik, kendi ruh ve beden oranını bir güç istenciyle dışındaki varlıklara dayatır. Bu durumda, “bir bedenin başka bir beden üzerinde eyleyişi” hangi tarafa doğru gerçekleşiyorsa, o tarafta bir bireyleşme, özneleşme, kendilik şuuru ortaya çıkar.

​Gilles Deleuze, Spinoza’nın akıl yürütmesini takip ederek, çok genç ölmese, filozofun söylemesi muhtemel şeyler üzerine dersler verir. Onun tam yerine yerleştiremediği, “duygu” ve “fikir” ayrımları üzerine düşünür.  “Spinoza’da affectus (duygu) varolma kuvvetinin, sürekli varyasyonudur” diye yazar (2000: 16). Duyguların ya da “temel tutkuların”, bir çeşit fikir sahibi olmadan ortaya çıkması olanaksızdır. Neyi istiyor olduğuna dair bir fikir hep duygudan önce gelir. Bu okumaya göre Spinoza için, varolan her şey genelleşmiş fikirlerdir. “Ruhsal otomatlar” olarak insanlar, belirli fikirlere yakalandıkça, onunla ilişkili bir duygu haline girerler. Bu otomatlar, bu fikirlerce işlediğinde farklı duygulara kapılıp, türlü yüklemler icra ederler. Bazı fikirler kederli, diğerleriyse neşe yaratan duygulanışlara sebep olur. Fikirlere maruz kalan ya da ona mazhar olan bu otomatların, eyleme gücü artar ya da azalır. Bu sırada bir varyasyon üretilir. Özünde otomatın icra ettiği tekrarlar, her durumda aynı duyguyu yaratmaz. Varyasyon, bu durumda bir fikre kapılan otomatın temel yüklemi gibi anlaşılabilir. Otomat, fikrin duyguya tercüme edildiği yerde bir kendilik bilgisiyle donanmış olur. Çünkü her varolan, belli bir fikrin yarattığı duyguyla ve onunla ilişkili varolma gücüyle ayırt edilebilir. Bir varolan, kederli bir duygulanışça kesintiye uğramadığı sürece, sürekli bir yetkinlik hali içerisinde türlü varyasyonlar üretmeye devam eder. Varyasyonlardaki kesintisizlik, bir tür “melodik üretimdir” aynı zamanda (16). Yetkinliği, varolma ya da eyleme gücü azalan fail, kendi olmaya ara verir. Bu sırada melankolik, bedbaht ruh hallerine kapılmasına da gerek yoktur. Yorgunluk ve onun neden olduğu kayıtsızlık hali de bu kesintinin nedeni ya da sonucu olabilir. Spinoza da zaten bazı duygu hallerini, ne sevinçle ne de kederle bağlantılandırır. Örneğin yorgunluk, yılgınlık gibi durumlar, ruhsal ve bedensel yetkinlik artışını olanaksız kılar: “Bir beden yorulduğu ölçüde kötü karşılaşma olasılıkları artar.” (40) Bedenin yatkınlıkları ve imkânları her zaman için ruhu da etkiler.

Sahip olduğum affectus ya da duygunun yarattığı varyasyonun çizgisinde, neşeli ya da kederli bir şekilde eylerim. Hırs ve intikam arzusu gibi, keder veren durumlar da bir eylem kaynağı olabilir. “Duygulanma gücümü dolduran” etkenin nedeni ya da sonucu onun iyi ya da kötü olmasından bağımsızdır (30). Ama özellikle Spinoza’nın birinci dereceden fikirler dediği ve “karşılaşmaların tesadüfüne terk edilmiş” duygulanışlar, bende duygu patlamalarına ya da çöküntülere neden olabilse de, uzun erimli bir yetkinlik artışına neden olmaz. Bu sırada, kendi fikriyatımla, eylemlerimle aykırı düşen, tutarsız, akılsızca mecralara da savrulabilirim. İkinci ve üçüncü düzeyde fikirlerle desteklenmemiş duygulanışlar, her durumda bir rastlantının eseri olur. Ne ile karşılaşacağımı kendim belirleyemem. Bu ise ruhsal dalgalanmalara, bedensel yetilerimde artış ve düşüşlere neden olur.

BEDENLER VE AKIŞLAR

Kendi bünyeme faydalı karşılaşmaları (occursus) düzenleyici “öz fikirlere” sahip olmamam, kendi bireyliğim için oluşturucu olan “oranlarımı” tehdit eder. Bir kişinin yemesine içmesine dikkat etmesi ve kendisini denetlemesi gibi, kendi olmasının koşulu beden ve ruh oranlarını da korumak için öz fikirlerin sağladığı bir ön hazırlığa ihtiyacı vardır. Kendilik ya da bireylik de bir bakıma, bu oranlardaki tutarlılık, süreklilik gibi anlaşılabilir. Özünde ayrılmaz olan ruh ve “bedenin bütün parçalarını sonsuzca etkileyen bütün değişiklikler karşısında belli bir hareket ve durgunluk oranının korunması, sürekliliğidir bireylik” (22).

Kendi öz fikirleri olmayan bedenler (veya ruhlar), biraz da başka bedenlerin insafına terk edilmiş olurlar. Onların hız ve sükûn oranlarına uymak durumunda kalırlar. “Başka bir bedenin benim bedenim üzerinde bıraktığı iz” olarak duygulanışlar, kendi oranlarımla uyumlu yüklemler icra etmeme olanak vermez. Bu uyuşmazlık, başkasının fikirlerine, fiillerine, arzularına tabi olmakla sonuçlanır.

Kendi olma gücüne sahip olan varlık, nelerin imkânları dahilinde olduğunu önceden bilmez. Sadece eylem halindeyken kendi gücünün ölçüsünü, sınırlarını anlar.

Buna karşıt olarak, Nietzscheci denilebilecek bir başka bireylik, kendi ruh ve beden oranını bir güç istenciyle dışındaki varlıklara dayatır. Bu durumda, “bir bedenin başka bir beden üzerinde eyleyişi” hangi tarafa doğru gerçekleşiyorsa, o tarafta bir bireyleşme, özneleşme, kendilik şuuru ortaya çıkar. Nietzsche de Spinoza gibi, “gücün artışları ve azalışlarıyla” ilgilenir. Kendi olmak, varolma gücünde artışla doğru orantılıdır. Dolayısıyla etkin duygularla kendilik şuuru arasında bir koşutluk bulunabilir: “Affectus, birinin varolma kuvvetinin sürekli varyasyonudur; bu varyasyon o kişinin sahip olduğu fikirler tarafından belirlendiği ölçüde.” (18)​

Spinoza’nın Etika‘sında hiçbir bölümde, ödevlerden, olması gerekenden, sorumluluklardan söz edilmez. Bir bedenin ve ondan ayrılamayacak olan ruhun nelere gücünün yettiğinden söz eder daha çok. Etika, ahlakla ilgisizdir; hatta ona karşıdır. Ahlâki ödevler, etik yüklemlerin son bulduğuna, yeğinliğinin (l’intensité) azaldığına, belli bir karara bağlandığına işaret eder. Kant ve Spinoza arasındaki fark da burada aranabilir. Spinoza yargılamaz, doğru ya da yanlış eylemler koyutlamaz. Sadece sonuçları ahlâken iyi ya da kötü olabilen yüklemleri, sıfatları tarif ederek bir doğabilim ortaya koyar. Kant ise aralıksız yargılar; doğruyu yanlıştan ayırt ederek, eleştirerek, değerlendirerek yol alır. Oysa Spinoza herhangi bir varlığın neye gücünün yettiğini anlamaya çalışır: “Spinoza ahlak yapmaz; çok basit bir nedenle: Hiçbir zaman, ne yapmamız gerektiğini sormaz; her zaman nelere muktedir olduğumuzu, neyin gücümüz dahilinde olduğunu sorar. Etik, bir güç sorunudur.” (31)

GÜÇLER

Kendi olma gücüne sahip olan varlık, nelerin imkânları dahilinde olduğunu önceden bilmez. Sadece eylem halindeyken kendi gücünün ölçüsünü, sınırlarını anlar. Etika’daki anlamıyla etik yüklemlerle yola çıkarken, kendi ruhunda ürperti, bedeninde arzu yaratan duyumlar, duygular tecrübe ederek bu olanakları tanımlayabilir; birinci türden karşılaşmalarla yola koyularak, eğer yeterli istence, arzuya, talihe sahipse, ikinci türden “mefhumlar” ve üçüncü türden “öz fikirler” yardımıyla varolma gücünün sınırlarını tecrübe eder. “Somut bir duyarlıkla” yola çıkar; onu etkileyen bir imgenin, rengin, sesin peşinden gider sözgelimi (30). “Etkilenme, duygulanma gücü” genellikle birçok yüklemin başlangıç motifi olur. Ama bu durum diyalektik bir dinamik değildir; iki şeyin karşılaşması her zaman onları aşan bir üçüncünün yaratılmasıyla sonuçlanmaz. Karşılaşan tarafların birisi ya da ikisi hilafına bu bağlantı gerçekleşebilir; sonuçsuz bir birleşme de hayata geçmiş olabilir. Çünkü ilişkiye giren terimler olarak bireyler, bir ilişkiye teslim olurlar. Kendilerini teslim alan bu ilişki, onları kestirilemez bir maceraya sürükleyebilir. Spinoza, terimler bir yüklemde kaybolduğunda analizine son verir. Üstelik bu yüklemin keder verici bir duygulanışın sonucu olması bile olumlu sonuçlanabilir. Bir bireyin ruh ve beden oranlarının bozulması, yeni oranların yaratılması için fırsat yaratabilir. Dolayısıyla, yıkım, yok etme, savaşma veya çatışmalar, kendi içlerinde elem verici olsalar da, sonuçları sevinç yaratıcı olabilir. Zaten Spinoza’nın ayırt ettiği de, herhangi bir yüklemi sürdürme kararlılığı, iradesidir. Yapılmakta olanın sonuçlarıyla çok ilgilenmez. Yapılıp edilene bir sonuç yakıştırmak biraz da ahlâkın işidir.

Alıntılar
Deleuze, Gilles (2000). Spinoza Üzerine 11 Ders, çev. Ulus Baker, Öteki: Ankara.

TEILEN
Önceki İçerikVahşetin Groteski: ROLAND TOPOR
Sonraki İçerikRODIN’DEN BİR DERS
Özgür Taburoğlu
1973 Kırşehir doğumlu ve bilgisayar mühendisi olarak hayatını kazanan Özgür Taburoğlu’nun, Bejan ve Baran adında iki çocuğu var. Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (Metis, 2008), Kent Efsaneleri: Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları (Doğu Batı, 2011) ve Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (Doğu Batı, 2013), Boşluk, Aşırılık ve Keyfilik (Doğu Batı, 2016) ve Nazar: Başkası Nasıl Görür ( Doğu Batı, 2017) adlı çalışmaları yayımlandı.