Bir grup Suriyelinin Taksim’deki yılbaşı kutlamasına yönelik tepki dindi sayılır; ancak bu tepkilere yönelik tartışmalar sürüyor. Bu kutlamalara tepki gösterenlere genellikçe ırkçı deniyor. Bu yakıştırma, aslında ırkçılığın ne olduğuna ilişkin algının doğru olmadığını düşündürüyor. Bu nedenle, bu yazıda ırkçılık kavramını tartışmaya açıyor; ayrımcılık ve sınıfsal bakış noktalarını gündeme getiriyoruz.

Suriye Irkı?

Öncelikle, Suriyelilere yönelik bir ırkçılık olmadığını ve olamayacağını ileri sürüyoruz; çünkü Suriyeliler bir ırk oluşturmaz. Irkçıların lügatında 3 ırk vardı(r): Beyaz, siyah ve sarı ırk. Türkiye’de insanlar kendilerini genel ve ortalama olarak beyaz olarak tariflerler. Demek ki, Türkiye’de ırkçılık varsa (ki vardır), bu, Suriyelilere değil, Afrikalılara ve Asyalılara yönelik olacaktır. Ülkemizde Doğu Asya kültürüne bir ilgi ve hatta hayranlık düzeyinde bir sevgi var. Güney Kore dizileri izleniyor, Asya dövüş sporları/sanatları ve bunlara ilişkin filmler yaygın. Japon teknolojisine (“Japon yapıyor abi” sözünü anımsayalım), kültürüne ve özellikle de çizgi filmlerine yönelmiş olan hatırı sayılır bir kitle var. Hintliler, Türkiye’de genellikle kültürel olarak ilginç bulunuyor. Yine, Hint filmlerine ve danslarına bir ilgi var. Orta Asyalılar zaten soydaş olarak görülüyor. Dolayısıyla, Türkiye’de Asyalılara yönelik büyük çaplı bir ırkçılık olduğunu söylemek zor. Ancak, aynısı, Afrikalılar için geçerli değil. Ülkemizde Afrikalılar her tür ırkçılığa maruz kalıyor.

Irkçılık ve Ayrımcılık Senaryoları

Bir bireyin ırkçı olup olmadığını saptamak için çeşitli mini-senaryolara başvurulur. Örneğin, sorarız,

Afrikalı bir komşunuz olmasından rahatsız olur musunuz?”

ya da

Bir Afrikalı’yla evlenir miydiniz?”

ya da

Diyelim bir oğlunuz/kızınız var; bir Afrikalı’yla evlenmesini olumsuz karşılar mısınız?”

Şimdi bu tür sorularda Afrikalı yerine başka toplumsal aidiyetleri yerleştirelim: Asyalı komşu/damat/gelin??? Roman (‘Çingene’) komşu/damat/gelin??? Ermeni komşu/damat/gelin??? Alevi/Sünni komşu/damat/gelin??? LGBTİ komşu/damat/gelin??? ve son olarak Suriyeli komşu/damat/gelin???

Bu küçük alıştırmamız bize 2 değerli bilgi sunuyor: Birincisi, ırkçılık genel bir tutum değil. Diğer bir deyişle, bir birey, her ırka karşı ırkçı olmayabilir. Kendi ırkı (Beyaz) dışında Asyalıları sevip Afrikalılardan nefret edebilir. Dolayısıyla, ırkçılık, aslında belki bir duruma özgü olarak, kapsamlı bir tarifleme olmaktan çıkıyor. İkincisi, Afrikalı-Asyalı sonrasındaki örneklerimize baktığımızda, ırkçılık kavramının aslında açıklama noktasında ne kadar kısıtlayıcı olduğunu görüyoruz. Ayrımcılık kavramı ise hem ırkçılığı içeriyor hem de diğer toplumsal aidiyetleri… Irkçılık kavramı, ayrımcılığın yalnızca ırk üzerinden olabileceği gibi yanlış bir varsayıma dayanıyor. Dolayısıyla, ayrımcılık, daha doğru bir ifade.

Irkçılık Eleştirisinin 4 Yanlışı

Dönelim Suriyelilere: Suriyelilerin Taksim’deki kutlamalarına yönelik tepkilere ırkçı demek, 4 nedenle yanlıştır: Birincisi, Suriyeliler bir ırk değildir. İkincisi, ırkçılık, bir kutlamaya tepki göstermekten anlaşılmaz, komşuluk gibi ilişkilerden anlaşılır. Üçüncüsü, bir konuda ırkçı olan, başka bir konuda olmayabilir. Dördüncüsü, söz konusu olan, ırkçılık kavramının tarifleyemediği bir ayrımcılık olabilir. Örneğin, asıl tepki, Suriyelilere değil, Suriye ve Türkiye bayraklarının birlikte açılması yerine, savaş suçlarıyla anılan El Nusra bayrağının dalgalandırılmasına yönelik olabilir.

AKP’ye Yedeklenme Riski ve Arap Kalıpyargısı

Suriyelilerle ilgili bu yanlış ırkçılık tartışmasında ele almamız gereken 3 nokta daha var:

Birincisi, AKP rejimi Suriyelilerin Türkiye’de kayıtsız şartsız ve sorgusuz sualsiz olarak kabul görmesini istiyor. Suriyelilere tepki gösterenlere ırkçı diyen kimi kesimler, aslında AKP’nin tam da istediğini yapmış oluyor. Hitler rejimini düşünelim: Orada ırkçılık devlet politikasıydı; buna karşı çıkmak, muhalifler için çok doğaldı. Fakat Türkiye’de Suriyelilere yönelik olarak ırkçı (daha doğrusu ayrımcı) bir devlet politikası söz konusu değil. Bir ayrımcılık varsa, tersinden (olumsuz değil olumlu) bir ayrımcılık var. Dolayısıyla, Suriyelilere yönelik tepkinin ırkçı ve ayrımcı değil, AKP politikalarına yönelik bir tepki olması çok daha olası.

İkincisi, Türkiye’de laik kesimde Araplara yönelik genel bir olumsuz kalıpyargı var. Araplar gerilikle, bağnazlıkla, çağdışılıkla ve buna benzer birçok olumsuzlukla ilişkilendiriliyor. Suudi Arabistan örneği önümüzde duruyor. Dolayısıyla, Suriyelilere yönelik tepkinin bir bölümü de Araplara yönelik genel tepkiden ileri geliyor.

Sınıflar Üstü Bir Irkçılık Yoktur

Üçüncü nokta şu: Bu tartışmalar genelde liberal bir psikoloji/sosyoloji ekseninde yorumlanıyor. Dolayısıyla, konu, ekonomik ve siyasal boyutlarından arındırılarak kültürelleştiriliyor. Aslında ekonomik temelleri baskın olan bir sorun, kültürel bir sorunmuş gibi paketleniyor ve bunun ekonomik sorunları görünmezleştirmeyi hedeflediği için egemenlerin yararına ideolojik bir işlevi de var.

Bu vesileyle, kısaca sınıf gerçeğini anımsatalım: Milyonlarca Suriyelinin Türkiye’ye akmasından iki kesim kazançlı çıkıyor: Türkiye burjuvazisi ve AKP rejimi. Türkiye burjuvazisi kazançlı çıkıyor, çünkü Suriyeliler yedek işgücü ordusunu iyice büyüterek genel olarak maaşların düşmesine ve çalışma koşullarının kötüleşmesine yol açıyor. Hem de, Türkiyeli emekçilerin sınıf kavgasında edindiği kazanımları berhava ederek en düşük maaşlara, en kötü koşullarda çalışıyorlar (elbette kötü niyetten değil, çaresizlikten). Suriyelilere yönelik tepkilere karşı gelen kimi sosyalistler, işte bu Suriyeli emekçilerle dayanışmak adına hareket ediyor. Fakat bu dayanışmada büyük resim gözden kaçmış oluyor.

Özellikle sanayide çalışan Türkiyeli emekçilere sorduğunuzda, size çaresiz Suriyelilerin Türkiyeli emekçilerin koşullarını kötüleştirdiğini söyleyeceklerdir. Birçok sokak röportajında ülkenin ilk iki sorunu arasında Suriyeliler geçmektedir; Türkiyeli yoksul kesimler özellikle Suriyelilerin memleketlerine dönmelerini talep etmektedirler. Suriyeli sorunu, AKP’ye oy veren hatırı sayılır bir yoksul kesimin arayışlara girmesine neden oluyor.

Milyonlarca Suriyeli, Türkiye burjuvazisi için ise, bulunmaz bir fırsat olmuştur. Dolayısıyla, zengin kesimlere sorsanız, onlar, “Suriyeliler bizim canımız ciğerimiz vb.” diyecekken (çünkü çok ‘güzel’ sömürüyorlar), emekçiler “sevmiyoruz, gitsinler” diyor. “Tuzu kurular demokrat, sürünenler ırkçı” diyemeyiz herhalde… Liberallerin iddia ettiği türden, sınıflardan bağımsız bir ırkçılık da ayrımcılık da gerçekte yoktur…

Aynısı, Suriyelilerin kendi içinde de geçerlidir. Yoksul Suriyeli var zengin Suriyeli var. İkisini aynı kefeye koyamayız. Sınıftan bağımsız bir kimlik yok. Buna çarpıcı bir örnek, Sulukule’nin bugünkü durumudur. Yoksul Roman halkı yerlerinden yurtlarından edilmiş, Darbukatör Baryam’ın mahallesi kentsel dönüşüm adına lüks evlerle donatılmıştı. Şimdi buralarda ‘beyaz Suriyeliler’ olarak da tariflenen zengin Suriyeliler oturuyor. Bu kesime yönelik tavırla, Suriyeli emekçilere yönelik tavrın aynı olması beklenemez.

Suriyeliler AKP İçin Neden Olmazsa Olmaz?

Peki Suriyelilerin AKP rejimine faydası ne? Genelde Suriyeliler, oy deposu, “vatandaşlık verilecek” vb. ifadelerle AKP yandaşı olarak gösteriliyor. Oysa Suriyelilerin kendi içlerinde hem siyasal görüş farkları hem de etnik-kültürel farklar var. Belki bunlar azınlıktadır; yine de bir bütün olarak Suriyelilerin AKP’lilik ile özdeşleştirilmesi doğru değil. Fakat bunların ötesinde, AKP rejimine daha az bilinen faydaları şudur: AKP’nin çöküşünü engelliyorlar. Nasıl mı?

Önce tarihten bir örnek verelim: Osmanlı’nın son 50 yılında çökeceği kesin gibiydi. Zaten çok iyi bilindiği gibi, Avrupa’nın hasta adamı olarak anılıyordu. Ancak 50 yıl daha dayandı. Bu, nasıl olabildi? Neden 1873’te ya da diyelim 93 harbinin bitiminde, Rusya’nın, Yeşilköy’e ve Erzurum’a kadar girişiyle değil de 1923’te çöktü? Elbette tarihi tek bir etmenle açıklayamayız. Ancak bu etmenlerin en önemlilerinden biri, dönemin en güçlü oyuncusu olan İngiltere’nin dış politikasıydı. İngiltere, Rusya’nın güneye doğru genişlemesine karşı, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü korumayı kendi çıkarları için en uygun seçenek olarak değerlendiriyordu. “Osmanlı’yı böldürmeyip hepsini kontrolümde tutarım” diye düşünüyordu.

Bugün Avrupa ile Türkiye ilişkisi de buna benzer özellikler sergiliyor: Avrupa’nın siyasal gündemindeki birinci konu, göçmenler ve sığınmacılar. “Türkiye battı, batacak” diyen kıyamet tellallarının (ki bunların içinde hayatı iktisattan ibaret sandıkları için yanılanlar da var) gözden kaçırdığı nokta, siyasal oyuncuların hamleleri… Avrupa, Venezuela tarzı bir rejim kriziyle Türkiye’den en az 10 milyon yeni sığınmacı gelmesinden korkuyor. Bunu önlemek amacıyla, Türkiye’yi bir tampon bölge olarak görüyor ve AKP rejimini sevse de sevmese de onun bekası için elinden geleni yapıyor. En sert açıklamalar bile, kısa sürede yumuşatılıp tozlu sandıklara kaldırılıyor. Dolayısıyla, Türkiye’deki milyonlarca Suriyelinin varlığı dolayısıyla, Avrupa’nın korkusu ete kemiğe bürünüyor. Bu da AKP rejimini güçlendiriyor.

Sonuç olarak, ırkçılık tartışması yapan taraflara bu tartışmanın esastan yanlış olduğunu bildirmek istiyoruz. Asıl tartışılması gereken, ayrımcılık ve sınıf gerçeğidir.

TEILEN
Önceki İçerikMaleviç Üzerine…
Sonraki İçerikyazmak- yazamamak- yazmamak
Ulaş Başar Gezgin
1978’de İstanbul’da doğdu. Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya’da 15 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda (doktora), Avustralya (ortak proje) ve Latin Amerika’da (gazetecilik) araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Araştırma ve öğretim konuları, iletişim, psikoloji, eğitim bilimleri, şehir plancılığı, Asya çalışmaları vb. gibi geniş alanları kapsamaktadır. Eğitimini Darüşşafaka, Boğaziçi Üniversitesi, ODTÜ ve yurtdışında tamamlayan Gezgin’in yayınlanmış 13 kitabı ve çok sayıda kitap bölümü, makalesi ve gazete yazısı vardır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü ve deneme türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri Türkçe’ye kazandırmaktadır.