Tarih Nedir? Tarihsel geçmiş, geçmişin temsili midir, kendisi mi? Tarihsel geçmişte önemli oranda boşluk vardır. Bu boşluk nasıl doldurulmaktadır? Dil gerçekliğe gönderme mi yapmakta, yoksa gerçekliği oluşturmakta mıdır? Gerçeklik, dilsel olarak yazı içerisinde mi kurulmaktadır? Gibi başlıca sorulara yönelik tartışmalar tarihin modern dönemden itibaren profesyonel bir disiplin olarak sahnede yerini almasıyla birlikte tartışıla gelmiştir. İlk aşamada Alman tarihçi Ranke’nin öncülüğünde profesyonelleşen tarih disiplini pozitif bilimleri model alarak bilimsellik hüviyeti kazanmıştır. Tarihin yorumlanmaksızın aynen aktarımını savunan mevcut dönem tarihçileri için tarihsel geçmişin bilinmesi mümkündür. Sonraki süreçlerde birçok tarih okulunun tartışmaları tarih disiplinine yönelik yaklaşımları her ne kadar etkilemiş olsa da tarihsel hakikate ve dizgesel anlatılara yönelik farklı yaklaşımlar geliştirilememiş olması kolaylıkla görülür. Özellikle XX. yüzyılın yarısından itibaren gerek dilbilimsel çalışmalar, gerek post-yapısalcı ve post-modern yaklaşımlar tarihsel tartışmaları farklı zemine taşımıştır. Bu bağlamda tarihin aşkın hakikat vurgusu, kusursuz dizgesel anlatıları, geçmişin aynen aktarımı gibi savlar eleştirel yaklaşımlardan kurtulamamıştır. Peki, tarih nedir? Tarihçilerin izler üzerinden yürüttükleri çalışmalar sonucunda sözünü ettikleri şeylerdir.1 Bir başka ifadeyle günümüz ile geçmiş arasında kurulan diyalog, kopmaz bir iletişimdir. Tarihçi Jenkins’ın ifadelerine göre;

İşlerini; epistemolojik, yöntembilimsel, ideolojik ve pratik konumları açısından karşılıklı tanınan yollarla yapan, ürünleri dolaşıma sokulduğunda; mantıken sonsuz ama aslında herhangi bir verili anda var olan ve egemen olandan marjinal olana uzanan bir tayf üzerinde tarihlerin anlamlarını dağıtıp yapılandıran güç ilişkilerine karşılık gelen bir dizi yararlanma ve suistimale konu olan, yaşadıkları zamanlar tarafından koşullandırılmış bir grup işçi (bizim kültürümüzde çok büyük oranda maaşlı tarihçiler) tarafından üretilen, görünüşte dünyanın bir yüzü, yani geçmiş üzerine, değişken, problematik bir söylemdir.2

Bu doğrultuda tarih tanımından değil, tarih tanımlarından söz etmemiz mümkündür. Tarih nedir? Sorusu çalışmaların bağlamına göre değişkenlik gösterir. İktidar pratiği olarak okunabilen tarih, madun pratiği olarak okunabilir. Salt akademik çalışma sahası olarak ifade edilebilir. Mevcut tanımlamaların belirleyici unsuru açımızla yakından ilişkilidir. Tarih ontolojik zeminde gerçekleşmiş ve orada kalmıştır. Bu bağlamda tarih, tarihçiler tarafından geçmişten günümüze ulaşmış izleri kullanarak inşa teşebbüsünde bulunduğu şeylerdir.3 Tarihçinin teşebbüsünden itibaren şeyler olduğu gibi bulunmazlar. Olması gerektiği gibi bulunurlar. Belge anlatılarını veyahut olayları olduğu gibi görmemizin imkânı yoksa artık onlar nasıl gördüğümüze bağımlı bir şekilde biçim alır. Şeyler kendilerini, yönelimimizin dışında bir şey olarak sunmaz. Şeyleri sunan bizzat bizlerizdir.

Dolayısıyla tarih çalışmalarının tarihçiden ayrı tutulması olanaksızdır. Bu bağlamda “geçmiş” ve “şimdi” her ne kadar ayrı ele alınıyor olsada mevcut kavramların ayrı düşünmemiz güçleşir. XIX. yüzyıl pozitivizminin etkisi ile tarih disiplini doğa bilimlerine benzer eksende konumlandırılırken, doğal olgular ile tarihsel olgular benzeştirilerek doğa bilimlerine duyulan yüksek güven tarihe nakledilir ve tarih de yasa bilimi olarak konumlandırılır. Pozitivist yaklaşımı model alarak aşırı idealleştirilen tarih disiplinine olan güven yakın döneme dek devam etmiştir. Bu durumun aynı zamanda tarih anlatılarının otoriterliğini kuvvetlendirmiştir. Süreklilik içerisinde nedensel bağlamlarda sunulan anlatılara yönelik eleştirel yaklaşımı Foucault’da da görürüz. Foucault, tarihi çizgisel tarih anlayışında olduğu gibi bir defaya mahsus bir süreç olarak görmez. Bu doğrultuda tarih dizgesel bir süreçten ziyade kesikliklerin ve kırılmaların olduğu süreçtir. Foucault Nietzsche etkisiyle “soykütük” veya “soybilim” kavramları üzerinden araştırmalarını yürütür. Foucault’nun belirttiği üzere hakikatin alanı kökene dayanmaktadır.

Bu nedenle süreksizlik kavramına da önemle vurgu yapmaktadır. Çünkü süreksizlik bizleri köken arayışına sevk eden hakikat düşüncesinden uzaklaştırır. Soybilimci tarih anlayışına baktığımızda tarihin kesinliğine, dizgeselliğine ve otoriterliğine karşı tavır olarak da algılanabilir. Ancak Soybilim tarihe karşı değildir. Soybilim, idealist anlamlara, üst anlatılara karşıdır. Köken arayışına karşıdır.4 Köken kutsiyet atfeder, kusurları gizler, meşruiyet alanını genişletir. Dokunulmazlık zırhını kökenden alır ve atfedilene verir. Köken yeryüzüne düşüşten önce gelmektedir. Foucault’nun ifade ettiği üzere “kökenin yeri tanrıların tarafındadır ve kökeni anlatmak her zaman bir tanrı doğum ezgisi söylemektir.” 5 Bu anlamda soybilim anlayışı çeşitliliklerden, dağılmalardan, aksaklıklardan rastlantısallık kavramını merkeze alarak bahseder. Tarihin dizgeselliğini kurma teşebbüsünde bulunmaz. “Geçmişi” rasyonel, derli-toplu, tekil ve tutarlı bir biçim haline getirmez.

Soykütük alışılmış bilim anlayışının karşısında durur. Modern tarih anlayışının aksine Foucault tarihte kesikliklerin olduğunu savlar. Ona göre iktidar ve bilgi birbirinden ayrı düşünülemez. Foucault’ya göre bilgi üreten bizzat iktidardır. İktidarın değişkenliğini dikkate aldığımız takdirde mevcut değişime senkronik olarak bilgi üretimi de eşlik edecektir. Bu durum beraberinde kesiklikleri getirecektir. Ayrıca geçmiş denildiği takdirde geçen “an”ın en kılcal noktalarını kapsayan bir imge zihnimizde canlanır, tarih kavramında ise geçmişin izleri üzerinden icra edilen bir disiplin canlanır. Bu bağlamda belgeler içerisinde ciddi kesiklikler. kopukluklar barındırır. Dönemsel kayıtları ve dönemi itibariyle belirli kesimleri içerisinde barındıran belgeler bütünü kapsamak konusundaki yetersizliği nedeniyle kesikliklerden kurtulamaz. Foucault’nun belirttiği üzere soybilimci tarih, kökenin görkemli gösterişine gülmeyi öğretmektedir. Yüce köken bizlere başlangıçta en değerli olanın varlığını vurgular. Kökenin değeri tarihin uzun soluklu anlatımı ve dizgeselliği tarafından yücelik mertebesine ulaşır. Buna yönelik inancı pekiştirir. Köken insana tanrısal değer atfeder. Hükümranlık duygusu aşılar. Soybilim bu anlayışla mücadele eder. Bir başka ifadeye göre;

Foucault soybilimin değer-yönlendirme yönünü, onun bir “şu anın tarihi” olduğunu söyleyerek özetler. Bu iki anlamda böyledir. Birincisi, tarihin konusu bizler üzerinde otorite savında bulunan mevcut kurallar, uygulamalar ya da kurumların kökenleridir. İkincisi, temel amaç geçmişi kendi başına ya da sırf kendi için anlamak değil, şu anı özellikle otoritenin haklılığı kanıtlanamayan savları çürütmek amacıyla anlamak ve değerlendirmektir. Şuanın tarihi görüşünü savunan biri olarak Foucault, Nietzsche’nin yanında durmaktadır.6

Mevcut anlayışa göre soybilimci tarih kökene ulaşmanın imkânını sorgulamakla birlikte bunun gayr-i ciddi bir çaba olduğunu savlamaktadır. Tarihin şimdiden koparılması mümkün değildir. Geçmiş ve şimdi her ne kadar birbirinden ayrı düşünülsede tarihçi içinde bulunduğu mevcut dünyanın mahkûmudur. Tahayyülü kullandığı dil tarafından koşullanır. Bu anlamda tarihçi her daim çağdaştır. Tarihçiden ayrı düşünemeyeceğimiz tarihsel çalışmalarda bir o kadar çağdaştır. Foucault’nun, geleneksel tarih anlayışına yönelik eleştirisi açıkça ifade bulur. Geleneksel tarih anlayışına baktığımızda yakın dönemdeki tartışmalara taban tabana zıt olduğu kolaylıkla görülür. Geleneksel tarih anlayışının en temel savı geçmişin bilinirliği, dizgesel kusursuz aktarımı, gerçekliğe ulaşmanın mümkün olduğudur. Oysa günümüzün tartışmaları bu savın tam aksini temellendirmektedir. Her tarihsel çalışma ilk metnin dönüşüme uğratılmış hali olarak karşımızda bulunur. Tarihçi gününün sosyo-politik, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve entelektüel çalışmaları eşliğinde değerlendirmede bulunur. Ayrıca dilin dinamik yapısını dikkate aldığımızda çalışılan dönem ile çalışanın dönemi arasındaki fark tarihsel çalışmanın geçmişten çok bugüne uygun bir şekilde icra edildiğini gösterir niteliktedir. Nitekim tarih şimdidir cümlesi ifadelerimizi özetlemektedir. Ayrıca Foucault’nun geleneksel tarihe yaklaşımını alıntılayacak olursak;

Geleneksel tarih, bakışını, uzaklara ve yükseklere yöneltmeyi sever: En soylu dönemler, en yüksek biçimler, en soyut fikirler, en katışıksız bireysellikler. Bu şekilde bakabilmek için, bunların en yakınına yaklaşmaya ve bu zirvelerin eteğine yerleşmeye çalışır; böylece onlara ünlü kurbağa perspektifiyle bakacaktır. Buna karşılık, gerçek tarih,7 bakışlarını en yakına, bedene, sinir sistemine, besinlere ve sindirime, enerjilere yöneltir; dekadansları eşeler ve eğer soylu dönemlerle karşı karşı­ ya gelirse, bu barbar ve itiraf edilemeyen bir kaynaşmanın, kinci değil sevinçli kuşkusuyladır. 8

Nitekim geleneksel tarih anlayışı sürekli yükseklere bakmış, alttakileri ancak üsttekilere tabi olması koşulu ile var etmiştir. Altın çağ dönemleri inşa etmiş, soylu, yönetici sınıfları çoğunlukla merkeze almıştır. Mevcut tarih anlayışında baba oğul ilişkisi olduğu kolaylıkla ileri sürülebilir. Soylu sınıfın sürekli konuştuğu, faal olduğu, dominant bir anlatı varlığını sürdürmüş ve alttakilerin sürekli olarak bu sınıfların boyunduruğu altında varlık gösterebileceği tahayyülleri şekillendirmiştir. Ancak Foucault gibi post yapısalcı bunun yanında post modern kuramcıların da etkisiyle mevcut anlatılar önemli eleştirilere tabi tutulmuştur. Bu eleştiriler tarihsel çalışmaların eksenini farklı zemine taşıdığı kolaylıkla görülebilir.

KAYNAKÇA

Foucault, Michel, Felsefe Sahnesi, Çev. Işık Ergüden, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2011,

Guttıng, Gary, Foucault, Çev. Hakan Gür, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2010.

Jenkins, Keith, Tarihi Yeniden Düşünmek, Çev. Bahadır Sina Şener, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 1997.

1MichelFoucault, Felsefe Sahnesi, Çev. Işık Ergüden, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2011, s. 273.

2KeithJenkins, Tarihi Yeniden Düşünmek, Çev. Bahadır Sina Şener, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 1997, s. 38.

3Jenkins, a.g.e, s. 19.

4Foucault, a.g.e, s. 231.

5A.g.e, s. 233.

6GaryGuttıng, Foucault, Çev. Hakan Gür, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2010, s. 79.

7Foucault, gerçek tarih ifadesini soybilimci tarih anlayışı için kullanmaktadır.

8Foucault, a.g.e, s. 245.

TEILEN
Önceki İçerikSANAT TARİHİNİ RAKAMLAR MI BELİRLEYECEK?
Sonraki İçerikSeferihisar’da bir sergi: Komplo Teorisi
Fatih Belgi
1993, Bursa Karakoca doğumlu. 2011 Bursa Cumhuriyet Lisesi mezunu. 2016 Trakya Üniversitesi Tarih lisans mezunu. Trakya Üniversitesi İnsan ve Toplum bilimleri bölümünde yüksek lisans eğitimine devam etmekte ve tez çalışmasını gerçekleştirmektedir.