Türkiye’ye Fransız düşünürlerin Fransız gelmeyen bir tarafları var gibi. Henri Bergson sözgelimi, erken cumhuriyet yıllarında nedeni anlaşılmaya muhtaç şekilde çok önemli etkiler yaratır. Emilé Durkheim, bir fikir adamı gibi başvurulmasa da, daha resmi kanallardan giren böyle güçlü bir etkiye neden olur. Gabriel Tarde ve Gustave Le Bon, Durkheim’in gölgesinde kalsalar da, kendilerini duyurmuşlardır. Almanya’dan kaçan Hans Reichenbach ve arkadaşları bir Alman nüfuzu yaratsalar da, Fransız düşünürleri her zaman bu mekâna özgü bir şekilde okunmaya devam edilir. Jean-Paul Sartre, Maurice Merleau-Ponty, Louis Althusser, Gilles Deleuze, Michel Foucault, Jacques Lacan, Jacques Derrida’nın ve daha yakın zamanlı Jacques Rancière, Alan Badiou, Paul Ricoeur böyle bir tüketime maruz kalırlar. Alman Walter Benjamin’in, İtalyan Giorgio Agamben’in, İspanyol Ortega y Gasset’nin, Sloven Slavoj Žižek’in de bir Fransız gibi tüketildiği eklenebilir. Diğer yandan Pierre Bourdieu daha çok bir İngiliz, Alman Ludwig Wittgenstein kısmen Fransız kısmen İngiliz gibi tüketilir. Fransız Emmanuel Levinas’a ise çoğu zaman bir Alman muamelesi yapılır. Fransızlar da ilginç şekilde Nietzsche’yi düşünce babalarından birisi sayarlar. Fransız düşüncesinde seçmece tercümelerin pek ele vermediği şekilde bir devamlılık vardır. Tüm bu düşünürler, keskin bir şekilde eleştirseler de, diğerinin yapıtını değerli bir emanet gibi teslim alırlar. En baştan bir kavram çatısı kurmaya çalışmazlar, sürekli birbirleriyle açık ya da kapalı hesaplaşırlar.

Henri Bergson

Bu biraz da sezgisel haritamıza göre, Fransız, Alman ve İngiliz düşüncesi şeklinde, birçok başka varlık gibi üçe ayrılan fikir kıtalarından söz etmek olanaklıdır. Fıkralara konu bu üç milletin karşılaşması, tüketilmesi zor olması gereken bir alanda, düşünce dünyasında da karşımıza çıkar. Onların dışında, sözgelimi Birleşik Amerikalılar özellikle modern-sonrası, koloni-sonrası dünyada Anglo-Amerikan düşünce geleneğinden uzaklaşırlar. Bu Avrupalı tasnifi yukarıdan gören bir eleştirel kurama ev sahipliği yaparlar. Müslüman ve Uzak Asya fikriyatı ise, çoğu zaman şarkiyatçı, egzotik ilgilerin nesnesi olur. Muhafazakâr ve mistisizme meyilli okumalarla en baştan içeriği boşaltılır. Afrika düşüncesi ise, bazı koloni-sonrası fikir hamleleri dışında sessizdir. Oysa daha fazla kenara, daha Doğuya, daha başkasına doğru yüzünü çevirmek zorunda olan bir dünya manzarası ortaya çoktandır çıkmış gibi görünüyor.

Kuşkusuz tercüme kitaplar herhangi bir yerde ve zamanda kimlerin, hangi dilin sakinlerinin okunacağına şekil veriyor. Örneğin Tanzimat’ın Tercüme Odası, Fransızca yürütülen diplomatik ilişkiler için kurulmuş olsa da, Fransız romanlarının bir tür yan ürün gibi ülkeye girmesini sağlar. Tanpınar, bu dönemde çevrilen Paul ve Virginie, Sefiller gibi eserlerin roman türüne dair bir heves yaratsa da, bir yandan da romantizm denilen yaratıcı bir fikriyatın yanlış yorumlanmasına neden olduğunu yazar. Yani kendi bağlamından kopup gelen bu romanlar, içerisine karıştığı bir metabolizmada farklı bir kimya içerisine girer. Tanpınar, bu karşılaşmanın hayırlı olmadığını, ülkede roman geleneğini en baştan yaraladığını yazar.

İstisnai şahsiyetler dışında içine kapalı bir akademide, kimin tüketileceği yayıncıların kararına bağlı gibidir. Kültür manzarasını şekillendiren yayıncılar, şehirleri planlayan müteahhitler gibi çalışırlar çoğu zaman. Buradaki müteahhit yayıncı analojisinden rahatsız olmamalı. Onlara terk edilmiş bir kültürel boşluk, devletin dâhil olmadığı bir alan, sayısız özgürlük imkânı da barındırıyor olabilir. Müdahil bir devlet, Hasan Ali Yücel’in kurduğu Tercüme Bürosu gibi her zaman olumlu sonuçlanmayabilir. Ama özerk kültürel girişimlerin de bu açıklığı ne kadar iyi kullandığı tartışmalıdır. Yine istisnai yayınevlerinin, kazancını en azından ikinci plana yerleştirebilen kültür muhitlerinin sayısı da oldukça sınırlı gibi. Böyle olunca, örneğin önceden okunmuş ve daha da okunacağına dair işaretler olan bir düşünürün kitaplarının yayın hakları topluca satın alınır. Hatta onların kıyıda köşede kalmış savruk metinleri, söyleşileri de topluca tercüme edilir. Daha deneysel fikir adamlarına yönelmek akıllardan pek geçmez.

Burada önemli olan, yeni ve ilginç başka düşünürlere dönmekten çok, dünyanın nasıl bir yer olduğuna, nereye doğru gittiğine dair bir anlaşılırlığı yaratma zaafı olabilir. Kuşkusuz bu bir tür muhabirlik de değildir. Böyle bir dünyayı keşfederken yeniden yaratma çabası da yanında şekil bulmalıdır. Türkiye nasıl bir toprak parçasıdır, yeryüzünün geri kalanından ne kadar farklı veya benziyordur sorularının kısmi bir cevabına da sahip olmak gereklidir. Diğer türlüsü moda düşünceleri arka arkaya ülkeye taşımaktan ve kültür, düşünce nefsini doyurmaktan öteye geçmeyen bir çaba hâlini alabilir.

Fransızlar ise, Platon’un çok fazla üzerinde durmadan geçiştirmek istediği üçüncü türle veya khōra gibi karanlık ve belirsiz bir varlık unsuruyla daha yoğun şekilde uğraşıyor olabilirler. Hatta Derrida’nın yapıtını bu gizemli malzemenin takıntılı bir arayışı gibi okumak da olanaklıdır.

Sözgelimi çok Avrupa-merkezli ve daha da ötesi Fransa-merkezli bir düşünceye arkadan dolaşarak yeni bakış imkânları kazandırmak bu yer ve zaman şuuruna yardımcı olabilir. Örneğin koloni-sonrası fikriyat, Türkiye’nin bir koloni geçmişi yokmuş gibi görünse de, çok farklı teklifler barındırır. Edward Said ve Frantz Fanon bilinse de, sözgelimi Gayatri Spivak ve onun gibi sayısız bir kadro kenarda kalır. Diğer yandan eleştirel teorinin en kökten biçimlerinin uygulandığı Queer’e kulak vermek için gay ya da lezbiyen olmak gerekmez. Judith Butler’in her yazdığı tercüme edilse de, bu tartışmanın mevcut düşünce tiklerini aralamaya pek imkân vermediği ortada gibi. Yani parça parça her şeyden tercümeler olsa da, bunları bütünlüklü bir manzara içinde okumak ve sonsuz bilgi döngüsüne rağmen aynı ölçüde cahil bir dünyanın sakinlerine bu yayınları tefsir edecek eleştirel yaklaşımlar ve birbirini okuyup, dinleyen bir fikir dünyası pek ortada yok gibi görünüyor.

Fransız düşünürlerinin bu coğrafyada böyle konukseverce karşılanmasını sadece yayıncıların tercihleriyle veya kültür dünyasının kendi neden ve sonuçlarını yaratan tikleriyle açıklamak yetersizdir. Fransızları, İngiliz veya Almanlara göre daha çekici kılan ne olabilir? Bu üç düşünce kıtasını ayırt etmeye dönük, Almanlar idealist, İngilizler empirik, Fransızlar akılcı olduğu için gibi bir kalıbın arkasına sığınmamak gereklidir. Bu ayrım kısmen doğru olsa da, Platon’un bir tasnifine başvurmak burada açıklayıcı olabilir. Platon da üçe ayırma hastalığıyla malûl gibi, Timaios diyaloğunda varlığın teşekkül ettiği şeyleri üçe ayırır. Üstelik ayrımı oldukça akılda kalıcıdır: Birinci, ikinci ve üçüncü türden şeyler. Bunlardan birincisiyle, yani temel biçimler, öz, ruh, model, eidos, idea, Varlık gibi adlar alan şeylerle Almanlar daha çok uğraşıyor görünürler. Kopya, madde, var olan, cisim, beden gibi ikinci türden şeylerle İngilizler daha meşgul gibidirler. Tespitlerime göre Fransızlar ise, Platon’un çok fazla üzerinde durmadan geçiştirmek istediği üçüncü türle veya khōra gibi karanlık ve belirsiz bir varlık unsuruyla daha yoğun şekilde uğraşıyor olabilirler. Hatta Derrida’nın yapıtını bu gizemli malzemenin takıntılı bir arayışı gibi okumak da olanaklıdır. Ama stereotipik düşüncelerden hiçbirimiz uzak duramıyoruz. Sözgelimi Derrida’nın “yapıbozum” kavramına odaklanmış olan bu ilgiyi gözden kaçırıyor olabilir. Ya da Deleuze ve Guattari’nin “arzulayan-makineler”iyle zihnini doldurmuş, Lacan’ın “simgesel düzen”le ne demek istediğine takılıp kalmış, Sartre’ın tek derdi “varoluş”muş gibi bir fikirle gezinenler veya Merleau-Ponty sadece “ten” diyormuş gibi zihnini yoranlar, bu güçlü fikir adamlarının temel meselelerinden uzak dururlar.

Alman düşünürleri, kendilerine benzeyen Platon’un da mesnetsiz bir zemin bulduğu khōra’ya fazla kulak asmadan, birinci türden şeylere odaklanırlar. Üçüncü türden şeylerin varlığını doğrulayan tek şey ona dönük bir inanç olabilir. Akıl yoluyla ya da duyularla tespit edilemez; anlaşılır ve duyulurun ötesindedir. Belki de bu yüzden Fransız düşüncesi inanç görüngülerini daha rahat kavrayabiliyor olabilir; Durkheim, Mauss, Bataille veya Fransız düşünüründen farksız Romen Eliade gibi. Alman düşüncesi, ikinci ve üçüncü türden şeyleri mahkûm ederken, birincinin özünü anlamaya çalışır. Ama Fransızlar üzerinde düşünmeye ve temellendirmeye, müspet, pozitif bir zemine yerleştirmeye imkân vermeyen üçüncü türden şeylerle, varoluşun hamuruyla, plastiğiyle daha özgürce oynarlar.

Sayısız karşı örneği veya eksik kalmış ismi telaffuz etmediğimiz bu indirgemeci tasnifimizi ve tarif çabamızı başka boyutlara da taşıyabiliriz. Örneğin her üç ülkenin romantik gelenekleri de yöresel düşüncenin oyun alanıyla uyumludur. Bu yüzden belki de Alman romantizmi daha karanlık, ırkçı yönelimler edinir. Çünkü her şeyin özü denilen temel bilgiler, kendi kötü kopyalarını yok etmeyi tembihler. Örneğin Alman Halkının özünü tarif ettiğinizde, ona yakışmayan başka etnik varlıkları da aynı anda tasnif etmiş olursunuz. Diğer yandan İngiliz romantiklerinde, ikinci türden malzemeyle içli dışlı olmanın getirdiği bir yeryüzü düşkünlüğü ve dolayısıyla hazcılık hâkimdir sanki. İlk doğa yürüyüşlerini gerçekleştirmek, manzara tutkusuyla yola çıkmak onlara nasip olur. Fransızlar ise, ne Almanlar gibi kendi toprağına gömülü ne de dışarı çıkıp keyfe keder doğa yürüyüşleri yaparlar. Daha trajik bu romantikler  Baudelaire, Rimbaud gibi başka yerlere ve zamanlara doğru yola çıkmaya açıktırlar. Hatta Paris gibi bir kentte gezinen Baudelaire’in yürüyüşlerinde bile trajik bir taraf vardır. Lord Byron da bu manada bir Fransız romantiği gibidir. Üçüncü türe düşkün romantikler, birinci ve ikinci türden şeyler arasında gidip gelirler. Çünkü khōra türünden şeylerin içerisinde, üzerinde hayat sürmek olanaksızdır. Ama üçüncü türün tecrübesi için, şekil alırken şekil kaybetmeye neden olun bu istisnai alan üzerinde, aşırı spor tutkunları gibi gezinirler. Baudelaire’in morfin aldıktan sonra gezindiği iç dünyalar da aynı ölçüde tehlikeli zeminlerdir.

Charles Baudelaire

Ama üçüncü tür üzerine düşünmenin biraz sorumsuzca, keyfi bir tarafı da vardır. Yani Fransız düşünürleri bazen, birinci türden ruhları veya ikinci türden maddeleri sabırla, yer yer bağnazca anlamak ve anlatmak borcundan kurtulmuş gibi düşünür ve yazarlar. Örneğin Kant gibi eve kapanmazlar veya empirik düşünce gibi maddenin, duyumun gizemine açılmazlar. Hep arayı bulurlar; aralıklara, ara yerlere ve zamanlara, yarı açık mekânlara uyum gösterirler. Bu yüzden Alman ve İngiliz düşünürlere göre daha eylemcidirler. Sistem karşıtı eylemlerde boy gösterir ve hemen hepsi belli bir zaman Marks’a olan borlarını ilan ederler. Bu borcu nasıl kapattıkları çoğu zaman belirsiz kalsa da, bu angajman bizimki gibi ülkelere çekici gelir. Ama Martin Heidegger bir türlü kendisini temizleyemez. Temizleyememesinde bir adalet olsa da, onun okurları sürekli ondaki faşizan tahayyülün belirtilere dair kanıtlar toplarlar. Oysa birçok Fransız düşünürü Heidegger’e bir fark düşünürü gibi başvurur. Heidegger’in bir ayağı her zaman Fransa’da gezinir.

Özellikle kendi düşünme geleneği olmayan bir toprak parçasında, Fransızlarınki gibi bir düşünce akrobasisi ilgi görür. Her zaman kavramsal bir titizlikle davranmak yerine, zevkli bir okuma tecrübesi sunan düşünürleri, biraz da edebiyat eseri gibi tüketmenin anlaşılır bir tarafı da vardır. Böyle olmasında herhangi bir yanlış da yoktur. Ama bu manzara, Fransız düşünürlerinin tüketilmeye müsait olmalarından ileri gelmez. Sözgelimi Gilles Deleuze’ün tüketiminde, onun çileli okuma tecrübelerine neden olan, Fark ve Tekrar, Spinoza ve İfade Problemi gibi metinleri okunsa bile zihinlerde pek bir yansıması olmaz. Oysa onun düşünce mecrası biraz buralarda şekillenir sanki. Türkiyeli düşünce tüketicisi, onun Felix Guattari ile yazdığı Anti Oedipus, Kapitalizm ve Şizofreni gibi ortak çalışmalarına odaklanır. Bu son derece güçlü metinler, esas olarak Guattari’nin kavramsal çatısına daha yakındır üstelik. Ama Deleuze’e atfen yapılan göndermelerde onun adı nadiren kullanılır. Her ikisi beraber yazdıklarında üçüncü bir düşünürün eserini kaleme alırlar. En azından ikisi de iyi birer Spinozacı olan bu düşünürlerin ortak yapıtlarının ilişki halindeki iki varlığın üçüncü bir şeyi yarattığını kanıtlamaları beklenir. Bu durumda etrafımızda Deleuze’ün düşüncesi gibi çevrime giren ne varsa, adını bilmediğimiz bir başka düşünüre ait gibidir. Deleuze, münferit metinlerinde bu kitaplardaki gibi kestirmeden yol almaz. Düşünceyi belirli bir sonuca doğru ilerletmez. Oysa bu iki eserde küçük büyük makinelerin sayısız şekilde iç içe geçmiş bir metafiziği ile karşılaşırız. Biraz Guattari kaynaklı ve onun sözlüğüne yakın bu etkili analitik, sosyal bilimcinin fen bilimciye olan imrentisiyle de beslenir gibi görünür.

 

TEILEN
Önceki İçerikGaleri Mod’da Bir Sergi: “Catharsis”
Sonraki İçerikYıldız Tozu Dergisi Yayın Hayatına Başladı
Özgür Taburoğlu
1973 Kırşehir doğumlu ve bilgisayar mühendisi olarak hayatını kazanan Özgür Taburoğlu’nun, Bejan ve Baran adında iki çocuğu var. Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (Metis, 2008), Kent Efsaneleri: Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları (Doğu Batı, 2011) ve Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (Doğu Batı, 2013), Boşluk, Aşırılık ve Keyfilik (Doğu Batı, 2016) ve Nazar: Başkası Nasıl Görür ( Doğu Batı, 2017) adlı çalışmaları yayımlandı.