Roy Bhaskar’ın ölüm tarihi  19 Kasım 2014  çok yeni olmakla birlikte Türkçe yazında sanki “hiç yaşamamış” ya da 1900’lerde ölmüş algısı hakim. Sizce neden böyle?

Türkiye özelinde kuşkusuz önemli bir gerçeklik payı var. Roy Bhaskar’ın aşama aşama teorik kariyeri entelektüel kamuoyunun gözü önünde cereyan ediyor aslında. İktisat teorisiyle başlayan düşünsel serüven Rom Harré’nin danışmanlığı altında (sosyal) bilim felsefesine evriliyor ve bu yönelimin ilk meyvelerinin 1975’te makaleler şeklinde (ki ilki New Left Review’dadır) yayımlanmasının ardından, aynı yıl A Realist Theory of Science (Realist Bir Bilim Teorisi) kitabıyla sağlam bir çıkış yapıyor Bhaskar. Burada geliştirilen genel bilim teorisinin sosyal-beşeri bilimlere uygulaması olan İnsan Bilimlerinin Felsefi Eleştirisi: Natüralizmin Olanaklılığı çalışması da birkaç yıl sonra peşi sıra geliyor. 1990’lı yıllar bilhassa Anglofon dünyada Bhaskar’ın “eleştirel realizm”inin kurumlaştığı ve gelenekleştiği dönem. Varlığı bugün de devam eden tüm derneklerin ve yayın faaliyetlerinin miladı oralardadır. Nitekim Bhaskar öldüğünde bir (sosyal) bilim paradigmasının kurucusu vasfına çoktan erişmiş durumdaydı. Bhaskar’ın Türkiye sosyal bilim ve genel entelektüel kamuoyu açısından “hiç yaşamamış” olmasının öyküsü ilginçtir ve aynı oranda sıkıcıdır. İlginçtir, çünkü odadaki fil misali, tartışılan temel meselelerin orta yerinde oturan bu figürün gözlere çarpmamış olması inanılmazdır. Dolayısıyla bir entelektüel alan sosyolojisi çalışması için ilginç bir konu olurdu bu. Tam da bu yüzden sıkıcıdır, çünkü alanın çapını, mal çekilen teori gümrüklerinin sınırlarını gösterir. Bhaskar’la Türkiye’nin 90’lı yıllarında karşılaşılabilinirdi mesela. Solcuların ortodoks Marksizmle, İslamcıların Kemalizmle, Kürt politik hareketinin ise her ikisiyle birden hesaplaşmalarının sosyal bilimlerdeki yansıması o dönemlerde keskin bir pozitivizm eleştirisi olarak tezahür etmekteydi. Anti-pozitivist olmanın sosyal bilim alanında bir tür muhalif üst-kimliği haline geldiği böylesi bir ortamda, Bhaskar’daki güçlü pozitivizm eleştirisi bir yankı bulabilirdi. Fakat öyle olmadı; anti-pozitivist tezlerin sosyal “bilim”in olanaklılığını ortadan kaldırdığı varsayıldı. Leğendeki kirli suyla birlikte çocuğu da atmak, diye bir deyim vardır İngilizcede, aynen öyle oldu. Oysa pozitivizm eleştirisinden bilim eleştirisine sıçramak büyük oranda retorikten ibaretti; işini ciddiye alan her sosyal bilimci için geride pek çok ontolojik ve epistemolojik meselenin kalması gerekirdi. Ham tepkiselliklerle gündem belirleyen bir entelektüel alanımız var velhasıl, artı bilim idesini aşındırmanın nelere mal olduğunu da net biçimde gördük sanırım, belki de bu yüzden Bhaskar için bu zamanları beklemek gerekti.

Doç. Dr. Vefa Saygın Öğütle

“Leğendeki kirli suyla birlikte çocuğu da atmak” yalnız Türkiye’ye özgü bir eğilim olmazsa gerek. Türkiye’nin doksanlarda karşıladığı anti-pozitivist eğilim, anayurdunda hangi zaman aralığında nasıl karşılandı?

Çok daha önce ve çok farklı bir bağlamda. Batı’da sosyal bilim alanı bize göre çok daha özerk bir karakter taşır. Kendi oyun alanına, oyun kurallarına, norm ve ödüllerine sahiptir. Dolayısıyla pozitivizm orada alan-içi bir hegemonya olarak karşılandı, bizdeki gibi bir devlet ideolojisi olarak değil. Bunun sonucunda belli başlı düşünce geleneklerinden hareketle oldukça derinlikli pozitivizm eleştirileri geliştirildi. Burada izninizle önemli bir farkın altını tekrar bir çizeyim: Genel literatürde anti-pozitivizm, içinde bulunulan teorik konumun bir sonucu olarak biçimlendi, yoksa garip bir tür muhalif kimlik olarak değil.

Pozitivizm eleştirisinin üç kadim kaynağı olduğunu söyleyebilirim: Alman tarihselciliği, Fransız yapısalcılığı ve Batı Marksizmi. Tarih, antropoloji, coğrafya gibi bilgi alanlarında da yaklaşık eşzamanlı gelişmeler var ama ben sosyoloji içerisinden konuşayım. 2. Dünya Savaşı sonrası Amerikan sosyolojik pozitivizminin kurduğu hegemonyanın 1960’ların şenlikli yıllarında sarsıntılar geçirmesiyle birlikte, sözünü ettiğim üç kadim kaynaktan argümanlar fışkırmaya başladı. Kıta Avrupasından Anglofon dünyaya doğru gelişen bir hareketti bu. Tarihsel sosyoloji, bilimsel bilginin sosyolojisi, gündelik hayat sosyolojisi, toplumsal hareketler sosyolojisi, kültür sosyolojisi gibi yeni problem alanları bu sayede açıldı, buralarda yeni araştırma şebekeleri oluştu. Bunun metateorik tartışmalarda da bir karşılığının olması gerekirdi, öyle de oldu. Nitekim 70’lerin sonlarına gelindiğinde, sosyal bilim metodolojisi ve (sosyal) bilim felsefesindeki epistemolojik tartışmalarda pozisyonlar iyiden iyiye belirginleşmişti. Çok genel bir yerden konuşuyorum şu anda tabii. Bu geniş ölçekli haritada Bhaskar hangi koordinatta ikamet ediyor, diye sorabilirsiniz. Bhaskar’ı üçüncü mahallenin, Batı Marksizmi mahallesinin sakinlerinden sayardım ben.

İkinci sorudan devam ederek şöyle bir soru sormak elzem; sosyal bilimler neden leğendeki kirli suyla birlikte çocuğu da atmak istedi?

Bu noktada, sözünü ettiğim anti-pozitivist geleneklerden hangisinin sağlam bir bilim nosyonuna sahip olduğu önem kazanıyor. Ya da belirli türden bir bilim pratiğine hangisinin özgürleşimci bir ilgi ve içerik atfettiği. Üç gelenek içerisinde bunu çok büyük oranda sadece Batı Marksizmi hattında görüyoruz. Dolayısıyla anti-pozitivizmi bilim karşıtlığına evriltenlere baktığımızda çok büyük oranda sadece tarihselci ya da (post-)yapısalcı argümanlardan beslendiklerini görmek mümkün. Bu işin bir boyutu.

Bir diğer boyut ise, sosyolojik pozitivizme yönelik taarruzun ardından, bir bilim olarak sosyolojinin krizi deneyimlemesi. “Yaklaşan kriz” diyordu buna 70’lerin başlarında Gouldner. Aslında ontolojik bir krizdi bu deneyimlenen, sosyal bilimin nesnesinin ne’liğine dair bir kriz. Fakat kriz alanda ilkin epistemolojik bir kriz olarak algılandı, sosyalbilimsel bilginin öznesine dair bir kriz olarak. Antiparantez, bilimsel bilgi üretme etkinliğinde krize girdiğinde doğa bilimlerinde olduğu gibi önce nesneye bakmak yerine hemen dönüp kendine bakmak, yani nesneyi sorunsallaştırmak yerine kendini sorunsallaştırmak sosyolojiye özgü bir acayipliktir, ya da özgünlüktür diyeyim. Self-refleksivite sosyolojik bir spordur. Velhasıl, epistemolojik kriz içinde saplanıp kalan, yani kendi üzerine eğilirken kendi içine düşen sosyal bilim çevrelerinde, etkinliğin bilimsel içeriği gittikçe silikleşti; sosyal şeylerin nesnelliği görünmez hale geldi, mesela tahakküm gerçeği dilsel bir problematiğe dönüştürüldü, nesneler kavramsal inşalara indirgendi diyelim. Realizm yitimiydi söz konusu olan.

Roy Bhaskar’ın sosyal bilim etkinliği burada devreye girmiyor mu “realizmin yitimine” karşı “gerçekliği geri kazanmak” ?

Aynen öyle. Felsefi olarak biraz dolambaçlı bir yol izliyor Bhaskar. Kant’tan hareketle transandantal realizmi temellendiriyor, buradan geçişsiz nesne-geçişli nesne ayrımını ve ontolojik düzlemleri türetiyor vs. Fakat aslında sosyal bilimler açısından teorik dert oldukça sarih. Bhaskar tabakalaşmış bir gerçeklik anlayışı geliştiriyor aslolarak. Pozitivizm eleştirisini de buna dayandırıyor. Bhaskar’a göre bilimsel etkinliği empirik fenomenler arasında yasa-benzeri bağlantılar kurmaya indirgeyen empirist/pozitivist bilim modeli, gerçeklik olarak sadece empirik gerçekliği algılar, dünyayı yassı biçimde algılamaktadır yani. Oysa Bhaskar’a göre “yasalar” (eğer böyle adlandırmaya devam edeceksek) nokta şeklindeki empirik olayların sabit bağlaşımları değil, görece kalıcı yapıların empirik-olmayan eğilimleridir ve bilimin amacı da kestirim ve kontrol değil açıklama ve aydınlığa kavuşturmaktır. Empirik gerçeklik düzleminden reel gerçeklik düzlemine geçmek yani. Bhaskar buradan temellenen pozitivist-olmayan natüralizm imkânını, sosyal bilimlerin doğa bilimleriyle (elbette aynı şekilde olmasa da) aynı anlamda bilimler olabilme imkânı olarak yorumlar. Sosyal bilimlerin doğa bilimleriyle diyalog imkânını dilerseniz başka bir soruda cevaplayayım, bunu ayrıca yapmak isterim.

Bhaskar’ın sosyal bilim projesinin merkezî hattını “dönüşümsel sosyal etkinlik modeli” olarak adlandırdığı model teşkil ediyor öte yandan. Yapı-merkezli ve zıt yönde özne-merkezli anlayışlara karşı, hem yapının hem de aynı anda praksisin ikiliğini kavramaya imkân veren bu ilişkiselci çerçeve, böylelikle sosyolojinin inceleme nesnesini de yeniden tanımlıyor: konum-pratik sistemi, ya da konumlar ile pratikler arasındaki ilişkiler. Bhaskar’ın sosyal bilimlerde natüralizmin olanaklılığını ve yanı sıra (ontolojik, epistemolojik ve ilişkisel) sınırlılıklarını aynı anda formüle ettiği modeli, sosyolojik etkinliğin doğallığında realist verimlerini bir çatı altında toplamak için bence önemli bir teorik imkân sunuyor. Pozitivist olmayan bir realizm: Günümüzün konvansiyonel sosyoloji eğitiminden geçmiş birisi bu ifade karşısında şaşkınlıkla gözlerini kırpıştıracaktır. Oysa bu tahayyül edilebilmeli, çünkü Metodolojik Bireyciliğin Eleştirisi çalışmamda sergilediğimi umduğum üzere, bizzat sosyoloji pratiğinin kendisi aslında belirli türden bir realizmi var sayıyor, bir dizi realist önkabule dayanıyor.

5- Görünüşler ve özler arasındaki ilişkide empirizm gerçekliği algılıyor ama açıklayamıyor. Peki, Roy Bhaskar görece kalıcı yapıların empirik olmayan özelliklerini (gerçekliği) nasıl açıklıyor?

Var olmaklık vasfının nasıl atfedildiğiyle alakalı bir durum. “Var olmak, algılanabiliyor olmaktır”, empirizmin ontolojik düsturu budur. Empirik fenomenler arası yasa-benzeri bağlantılar kurma nosyonu da buradan doğar, Kantçı fenomenal-numenal alanlar ayrımının empirist yorumu da. Dolayısıyla sosyal bilimlerde tutarlı bir empiristin hem bireyci hem de nominalist olması gerekir. Zira “sosyal şeyler”e gerçeklik atfında bulunmak için empirist kriter yetmez.

Bhaskar’ın görüşü tam da bu noktada devreye giriyor. “Var olmak, gerçek etkilerde bulunabiliyor olmaktır”, eleştirel realizmin ontolojik düsturu bu. Dolayısıyla Bhaskar bize, bizzat Kantçı yasağı çiğneyerek, bilimlerin gözlemlenemeyen nesneleri olduğunu söylüyor, bu oldukça önemli. Bu, bir yandan, bilimsel bilgi alanından dışlanmış olan ontolojiyi tekrar içeriye buyur etmek, itibarını iade etmek demek. Bilim idesi ile ontolojik düşünüş bir arada artık. Dahası tüm bilimlerin kaçınılmaz metafizik temellere sahip oldukları, belirli dünya tahayyüllerine dayandıkları artık çok daha açık. Diğer yandan, nedensellik ilkesinin de köklü bir değişime uğradığını vurgulamak isterim. Zira bu kavrayış içerisinde nedensellik, şeylerin/yapıların gerçek etkiler yaratabilme güçleriyle tanımlanıyor, daha teknik terimlerle ifade edersek, harekete geçirdikleri mekanizmalarla. Yapıların virtüel/nedensel güçleri, mekanizmalar vasıtasıyla fiile geçiyor, somutlaşıyor.

Bilimlerin nesneleri görülemiyor ve doğrudan deneyimlenemiyorsa nasıl bilinebiliyor?

Sözgelimi bir manyetik alanı düşünün. Bir manyetik alanın var olduğunu nasıl tespit ederiz? Gözlem alanımızda manyetik alanın kendisi yoktur, yarattığı etkiler vardır. Bizler onun yarattığı gerçek etkilerden hareketle varlığını çıkarsarız ki kütle çekimiyle ilgili pek çok durumda da vardır bu. Bilimlerin pek çok nesnesi için geçerlidir.

Yani aslında gelişmiş bilimler pratikte empirist değillerdir. Yani yasaları yahut mekanizmaları, gözlemlenen fenomenler arasında kurdukları olumsal ilişkilerde bulmazlar. Bilakis, gözlemlenir fenomenler alanının arkasında bulurlar. Şöyle anlatayım: Bilimsellik iddiasındaki bir bilgi alanı, önce varsayımsal araştırma alanını keşfetmek için şeyler arasında olumsal ilişkiler kurarak işe başlar, dolayısıyla bilimler ancak emekleme çağlarında empiristtirler, bir tür mecburiyetten dolayı yani. Araştırma alanı geliştikçe olumsal ilişkilerden zorunlu ilişkilere, empiristçe kurulmuş olumsal bağlantılardan realist bütünlük varsayımlarına ve dolayısıyla realist bir programa doğru yönelirler.

Sosyal bilimlerde sınıf yapısı örneği üzerinden düşünelim. Bizim gözlem ve deneyim alanımızdaki olgu, eşitsizlik olgusudur, değil mi? İktisadi, kültürel, sosyal ya da sembolik kaynakların dağılımındaki eşitsizliği, bütün sosyal fâiller gibi deneyimleriz. Çok küçük yaşlarda yaşarız bunu aslında, eşitsizliğin bilgisi refleksif bir bilgi değildir, bedenimizle biliriz onu. Mahalle arasında futbol oynarken birimiz Messi, birimiz Ronaldo olur ya hani, işte gerçekte asla Messi olamayacağımızı hissettiğimiz an, dünyanın eşitsiz yapısını keşfettiğimiz anlardandır mesela. Peki, diyelim, sosyal eşitsizlik biçimlerini araştıran bir araştırmacısınız. Ve yine diyelim ki bu alandaki ilk araştırmaları siz yapacaksınız, ne yaparsınız? Önce gözünüze çarpan gözlem parçaları arasında ilişkiler kurmaya çalışırsınız, tikel alanlarda empirik araştırmalar yaparsınız, eşitsizlik türleri arızi mi yoksa sistematik mi, bunun üzerine düşünürsünüz. Eşitsizliklerin sistematik bir karakter arz ettiğine ve dahası toplumsal hayatın yeniden üretiminde rol oynadıklarına dair kanaatiniz pekiştikçe daha bütünlüklü kavram çerçevelerine ve kavramsallaştırmalara yönelmeye başlarsınız. “Sınıf yapısı” tam da böyle bir şeydir. Oysa gözlem alanımızda sınıf yapısı ya da sınıfsal ilişki değil, belirli hedefler için oraya buraya koşuşturan kadın ve erkekler vardı. İşte, bu kadın ve erkekler, onların deneyimleri, empirik gerçeklik düzlemindedir. Sınıf yapısı ise reel gerçeklik düzlemindedir.

Kütle çekimi ne kadar gerçekse, sınıf yapısı da o kadar gerçektir ve ister manyetik alan olsun ister sosyal yapı, bilimin reel nesneleri birer soyutlamadır. Reel, nesnel ve soyut… Nesnenin soyutlama olması size paradoksal ya da çelişik geliyorsa, halen empirist bilgi dairesindesiniz demektir, kendiliğinden ontolojik tutumunuz da nominalizmdir bu durumda.

Karl Marx’a geliyoruz sanırım, “Ne var ki, dış görünüş ile şeylerin özü, eğer birebir çakışsaydı, her türlü bilim gereksiz olurdu”. 

Aynen öyle. Bhaskar kendi tabakalaşmış gerçeklik anlayışını açıklamaya bizzat Marx’ın bu sözünü zikrederek başlar. Bilimsel merakın ve bilimsel keşfin temelinde de bu yatar zaten.

Sosyal bilimler ile doğa bilimleri arasında diyalog imkânından bahsettiniz, böyle bir “imkân” yok muydu? Biraz açar mısınız?

Meselenin birkaç boyutu var. Metateorik boyutu, natüralizm tartışmasında düğümleniyor. Toplum ne derece doğa gibi incelenebilir, soru bu. Sosyal bilimlerde natüralizmi pozitivizm temsil etmiş uzun zaman, karşısında da hatırı sayılır bir anti-natüralist külliyat oluşmuş, bunu konuşmuştuk. Marksizmin içerdiği natüralizm de pozitivizmin bir varyasyonu olarak algılanmış, ortodoks Marksizm açısından bunun ciddi bir doğruluk payı da var, “pozitivist Marksizm” şeklinde kavramsallaştırarak bunu çeşitli yerlerde ve vesilelerle tartıştım epey zaman önce. Velhasıl, doğa bilimlerindeki gelişmeler dikkate alındığında pozitivist epistemolojinin artık iyice arkaik kalması ve öte yandan alanımızda buna mukabil gelişen güçlü anti-natüralist eğilimler, doğa bilimleriyle sağlıklı bir diyalog kuramamamızın en önemli nedenlerinden. Türkiye özelinde tabloyu daha da ağırlaştıran etmenlerden mülakatın başlarında söz etmiştim. Buradan çıkacak sonuç şu: Sosyal bilimler hem epistemolojik hem de pratik olarak pozitivizm-hermeneutik ikilemine sıkıştığı müddetçe söz konusu diyalog imkânsızlaşır. 70’lerin başlarında Keat ve Urry, Benton ve Bhaskar gibi yazarların birbirlerinden habersizce eşzamanlı olarak başlattıkları ve Bhaskar’ın teorik formülasyonunda en sofistike ifadesini ve temsilini bulan realist hamle güçlendikçe de diyalog imkânı artar.

Meselenin bilim-sosyolojik boyutunda iki kültür hususu var. Snow’un kavramıydı, hatırlanacaktır, doğa bilimcilerle edebi entelektüellerin birbirlerinin konuşmasını egzotik dillermiş gibi algılamaları. Edebi entelektüellerin doğa bilimcileri iyimser ahmaklar olarak, doğa bilimcilerin ise edebi entelektüelleri oyunbozan mızmızlar olarak görmeleri. Snow’un sosyal bilimleri ayrı bir kültür olarak, ya da en azından bir ara kültür olarak ele alması daha uygun olurdu, kavramsal çerçevesinin temel eksikliği de bu zaten. Denklem oldukça basit aslında: Sosyal bilimler alanında anti-natüralist eğilim galebe çaldıkça, yani sosyal bilim edebiyata yaklaştıkça iki kültür makası açılır. Doğa bilimcilerde ise bilimler hiyerarşisi anlayışı galebe çaldıkça, yani doğa bilimlerini sosyal bilimlerden üstün gördükleri ölçüde iki kültür makası açılır. Ve dolayısıyla her iki alandaki aksi yönde gelişmeler makası kapatır. Doğa bilimcilerin bu tartışmada yeni dönemde nasıl bir pozisyon aldıkları bizim için yakın zamana kadar bir kapalı kutuydu, sadece bazı varsayımlara sahiptik. Bu meseleyi aydınlatmak için yakın dönemde çalışma arkadaşlarımla birlikte bir dizi saha araştırması yaptık, sonuçlar oldukça ilginç, yakın zamanda kamuoyuyla paylaşacağız.

Meselenin son bir boyutu da inceleme nesnelerine dair. Eleştirel realizme göre sosyolojinin indirgenemez nesnesinin sosyal yapılar olduğu açık olsa gerek. Fakat sosyoloji ve genel olarak sosyal bilim aynı zamanda insan fâilliği ve insan bilinçliliği üzerine de kafa yorar. Bu sosyolojinin hem yukarıda dediğim gibi konumlar ile pratikler arasındaki ilişkileri araştırma konusu edinmesinden hem de Habermas’taki anlamıyla özgürleşimci bir ilgiye sahip olmasından kaynaklanır. İşte tam da bu noktada sosyologların ve genel olarak sosyal teorisyenlerin kendilerine şunu itiraf etmeleri gerekir: İnsan fâilliği sadece sosyolojinin araçlarıyla kavranamaz. Aksi, insanı salt toplum varlığı olarak görmek, içine normların, değerlerin, rollerin vs. tıkıştırıldığı bir bezden kuklaya çevirmek demektir. İnsanın sosyal bilinci ve sosyal fâilliği; bunları tam anlamıyla kavrayabilmek için ilgili doğa bilimlerinin verimleriyle bağlantı kurmamız gerekecek. İlgili disiplinlerin yaşam bilimleri adı altında toplanıp yeniden sınıflandırılacağı yeni bir bilimsel örgütlenmeyi dahi gerektirebilir bu.

Sosyal bilimler ve Doğal bilimleri arasında bir ikilik olmaktan ziyade ilişki olarak kavranmasının, iki alanın da verimini artıracağını ifade ettiniz. Sadece sosyolojinin araçlarıyla kavranılamayacak olan sosyal failin etkinliği bu verimde nerededir ve nasıl kavramsallaştırılır?

Sosyal fâilin etkinliğini anlamak ve açıklamak sosyal bilimlerin en temel sorunsalı günümüzde. Bahsettiğim gibi eleştirel realistlerin de bu hususu aydınlatma yönünde hatırı sayılır çabaları var. Benim kendi adıma tamamlanmış bir görüşüm yok doğrusu, burada sadece Metodolojik Bireyciliğin Eleştirisi çalışmamda geliştirdiğim tezleri tekrarlayabilirim. Bu bağlamda öncelikle birey-fâilin bedeninin biyolojik, psikolojik ve sosyal mekanizmaların kesişme noktası olduğunu vurgulamak gerek. İnsan bedeni, ontolojik düzlemler arası bir nesnedir, ya da aynı anlama gelmek üzere, farklı ontolojik düzlemlerde oluşmuş mekanizmaların etkinliklerinin bir arada izlenebileceği bir sahnedir. “İnsan vücudu biyolojik olanla toplumsal olan arasındaki can alıcı bağlantıdır” diyordu Eagleton bir yerde.

Bir diğer husus, birey-fâillerin doğal potansiyellere sahip olduklarıdır. İnsan gelişiminin nedensel kompleksliliği sonucu, insan-fâiller, sosyal yapıları farklı farklı deneyimlerler. Yapılarla fâiller arasında otomatik ya da içgüdülerin yön verdiği bir ilişki yoktur yani. İnsanoğlu eğer biraz evvel dediğim gibi salt toplum varlığı değilse, yani içine doğduğu toplumsal formları değiştirme gücünü bizzat kendi tarihi içerisinde sergilemişse ve sergileyebiliyorsa, o halde birtakım antropolojik-biyolojik potansiyelleri bir biçimde içeriyor olsa gerektir. Bedeni ele geçirme savaşı da tarihimizde zaten bu yüzden oldukça çetin ve biteviyedir ve bedenlerimizde derin izler bırakmış, bırakmaktadır. Bedenin tam anlamıyla zaptedilmesi, tüm korkunç distopyaların temel içeriği değil midir?

İnsan bedenselliğini bu özellikleriyle kavrayacak bir felsefi-antropoloji bugün hâlâ inşa edilmeyi bekliyor bence. Psikanalizden çıkmayacak bu, ona eminim. Bu hususta kendi adıma hâlen 1844 El Yazmaları’ndaki romantik vizyonun etkisi altında olduğumu itiraf ederim. Bu romantik vizyon altında özgürleşim, bizzat genç Marx’ın sözleriyle, “sonuna dek gelişmiş bir natüralizm olarak hümanizmdir ve sonuna dek gelişmiş bir hümanizm olarak natüralizmdir”. Meseleyi bu şekilde bağlamış olayım.

Roy Bhaskar ya da eleştirel realizmin yazarları nasıl okunmalı ve önerileriniz nelerdir?

Türkçe okuru düşünerek konuşmak daha faydalı olacaktır sanıyorum. Eleştirel realist literatür Türkçede hâlâ oldukça sınırlı maalesef. Önce Bhaskar’ın kendi metinlerinden söz edersek, sadece iki kitabı tercüme edilmiş durumda: Natüralizmin Olanaklılığı ve Gerçekliği Geri Kazanmak. Onun dışında Tom Bottomore’un Marksist Düşünce Sözlüğü’nde bizzat Bhaskar’ın kaleme aldığı ansiklopedi maddeleri oldukça iyi bir girizgâh sağlar.

Bhaskar’ın çalışmalarının dışındaki eleştirel realist metinlere gelirsek: Önemli realistlerden Ted Benton’ın Sosyal Bilim Felsefesi ve Sosyolojinin Felsefi Kökenleri eserleri Türkçede mevcut. Bunlar giriş açısından oldukça faydalı metinler. Keza Keat ve Urry’nin Bilim Olarak Sosyal Teori’si de pozitivizm ve hermeneutiğin dışında realist bir sosyal bilimi tanımlaması açısından öncü bir metin. Bunun dışında, Tözcülüğün Tasfiyesi derlemesinde Vandenberghe, Archer ve Harvey’in oldukça önemli makaleleri çevrilmiş durumda. Yine Vandenberghe’in Alman Sosyolojisinin Felsefi Tarihi kitabı, eleştirel realist duyarlılıkla kaleme alınmış iyi bir metin. Ayrıca yakın zamanda beni sevindiren bir gelişme, Andrew Sayer’in Sosyal Bilimde Yöntem: Realist Bir Yaklaşım çalışmasının Türkçeye kazandırılması oldu. Zikretmeyi unuttuğum işler vardır muhakkak, ilk aklıma gelenleri saydım, o yüzden çevirmenlerinden peşinen özür diliyorum.

Telif çalışmalar da epey az tabii. Müteveffa Ünal Nalbantoğlu hocanın oldukça erken bir tarihli, 80’lerin başlarında yayımlanmış bir makalesini hatırlıyorum. Praksis dergisinin epey eski sayılarından hatırladığım metinler de var. Ayrıca az sayıda değerli araştırmacının da telif eserlerine rastlayabilirsiniz. Bu çalışmaların büyük kısmının teori inşa etme amacından ziyade teoriyi tanıtma, gündeme getirme amacı taşıdığını söylersem yanlış olmaz.

Ben şahsen son dönem ilişkisel sosyoloji arayışlarından umutluyum öte yandan. Her yıl düzenlediğimiz ilişkisel sosyal bilimler kongrelerinin (ki evveliyatı Bourdieu sempozyumlarıydı) bilhassa genç araştırmacılardan gördüğü teveccüh epey heyecan verici. Bunu muhtelif mecralardaki çabalar da izleyecektir düşüncesindeyim. İlişkiselci sosyal bilime dönük ilgi doğallığında eleştirel realist literatürle kurulan bağları da güçlendirecektir.

Vefa Saygın Öğütle’den konuşursak çevirilerinizin ve daha önce çıkan kitaplarınızın dışında üzerinde çalıştığınız, devam eden bir kitap hazırlığınız var mı? Yoksa da böyle bir çalışmanız olacak mı?

Sosyal bilim felsefesi, ya da daha spesifik söylersem sosyal ontoloji alanındaki çalışmalarım devam ediyor halihazırda. Sosyal bilimin nesnesi ve sosyal bilimcinin kim’liği hakkındaki metateorik tartışmada halen söylenmeye değer sözler olduğunu düşünüyorum. Bu, sosyal bilimcinin bizzat kendi bağlamına dair self-refleksif dikkatini diri tutması açısından da bir gereklilik kanaatimce. Her ne kadar henüz yeni yayın aşamasında değilsem de, bu sosyal-teorik ilgim canlılığını koruyor.

Sosyal bilimin nesnesi ve kimliğinin yanı sıra bilimselliği de mevzubahis oluyor tabii bu noktada. Bilim olmanın sosyal bağlamı, yani bilim sosyolojisi de temel çalışma alanlarımdan. Bu hususta Türkçede öncü bir derleme çalışmayı çok önce yapmıştık, Bilim Sosyolojisi İncelemeleri başlığı altında. Orada belli başlı teorik hatları serimlemiştik. İşte, önümüzdeki dönemde bu alandaki empirik araştırmalarımızın sonuçlarını da kamuoyuyla paylaşmaya başlayacağız. Bu alanda bir dizi yayın hazırlığımız var yani.

Bunların dışında, ilişkisel sosyal bilimin temel alanlarından olan tarihsel sosyoloji alanına da epey bir dönemdir yoğunlaşmış durumdayım. Bu alana teorik ilgiyle yönelmiş işlerim olmuştu geçmişte, bilhassa Marksist tarihyazımı bağlamında. Fakat son birkaç senedir bilhassa modern Türkiye’nin politik şiddet tarihi üzerine eğilmiş durumdayım. Türkiye’nin politik tarihinin devlet cebri-kolektif şiddet ilişkiselliği olmadan anlaşılamayacağına yönelik kanaatim her geçen gün daha da pekişiyor. Bu konuyla ilgili çalışmalara bu süreçte de devam ettik, çok yakın dönemde bir kitap çalışmasını okurların dikkatine sunacağız.

Son olarak güncel bir konu hakkında sormak istiyorum Lise ders kitaplarında Marx’ın çıkarılıp “kutlu doğum haftası”nın eklenmesi hakkında ne söylemek istersiniz?

Kutlu doğum haftası Fetullahçıların işiydi, ona hâlâ devam ediliyor mu? Her halükarda, bilgi alanlarını dinselleştirme hamlelerinin tezahürleri bunlar. Doğrusu çok önemsemiyorum bunları, Türkiye toplumu her türlü sosyal mühendislik projesini geçersizleştirecek bir çeşitliliğe sahip. Fakat ben daha çok bu zaman zarfında yoksul çocukların kamusal eğitim sayesinde kazandıkları mobilizasyon şansını yitireceklerinden endişeliyim. Çünkü bu türden sosyal mühendislik hamleleri en çok yoksul halk kesimlerini etkiler. Gerek içerik gerekse biçimsel açıdan evrensel nitelikte eğitim şansından mahrum kalmak demek zira bu.

Marx’la ilgili soruyu da bu bağlamda cevaplamak isterim. Mevzuyu medyaya yansıdığı kadarıyla biliyorum, kapsamlı bakamadım. Fakat lise sosyoloji ders kitaplarının içeriği öteden beri sorunludur, bilhassa 12 Eylül’den sonra daha da ağırlaşan bir sorun bu. Basite indirgenmekten biçimsizleşmiş bir pozitivizm ile muhafazakâr bir toplum tahayyülünün saçma bir karışımıdır müfredatın içeriği. Dolayısıyla Marx’ın bu müfredatta nasıl geçtiğini görseniz, hiç anlatılmasın daha iyi, derdiniz.

Şaka bir yana, Marx’ı sosyoloji eğitiminden çıkarmaya çalışmak, eğer yapılan buysa, sözcüğün bayağı anlamıyla ideolojik bir hamledir. Bayağı diyorum, çünkü sosyoloji bilim alanı içi uzlaşımların tamamen dışında bir müdahaledir bu, alan içi bir ideolojik mücadele mevzubahis değil yani. Dolayısıyla alanımızdaki muhafazakâr sosyal bilimcileri de rahatsız eder, ya da etmelidir. Alanın özerkliğine dair derdi olan herkesi rahatsız etmelidir bir biçimde. Yaygın deyişiyle sosyolojinin “kurucu babalar”ındandır zira Marx ve bunun üzerine alanımızda tam bir mutabakat söz konusudur.

Kendinizi nasıl bir camiaya ait hissettiğinizle alakalı bir durum da var burada diğer yandan. İdeolojik saiklerle akademiye doldurulan kifayetsiz muhterislerin kaçınılmaz olarak evrensel standartlardan uzaklaştıkça kendi içlerine kapanmalarından ve kapandıkça da yerli-milli bir camia ve giderek yerli-milli bir sosyoloji uydurmalarından bahsediyorum. Bunun sonucunda sınıf çatışmasının bizim toplumumuza özgü olmadığı, bizim toplumumuzu “birlik ve beraberlik”in karakterize ettiği söylenir; ideolojik meşrebe göre kimi zaman “millet” kimi zaman “ümmet” kimi zaman da “halk” olur bunun adı. Sınıf çatışması dışarıdan ithal edilmiş bir kuramdır, böyle söylerler; birebir aynı cümleyi Krupp da, General Franco da, Clemanceau da, Churchill de kurmuştur hâlbuki. Marx’a dönük alerji sanırım buralardan da doğuyor.

Her halükarda, ister seküler ister muhafazakâr biçimlerde dile getirilsin, yerli ve milli sosyoloji talebi, evrensel bilim değerlerinin kaybı olmasının yanı sıra, kifayetsizliğin itirafıdır, biz bize benzeriz’in bataklığıdır, yetenekli öğrenciye biçilmiş deli gömleğidir.

TEILEN
Önceki İçerik54. Ulusal Yarışma Film Seçkisi Açıklandı!
Sonraki İçerikŞimdi Nereden Başlamalı Hayata?
Taylan Ayrılmaz
1984 yılında Dersim’de doğdu Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde Felsefe , Radyo Televizyon okudu. Çeşitli internet-gazete ve dergilerde röportaj yayınlandı halen aktif olarak sinema filmlerinde yönetmen asistanı olarak çalışmakta.