Tanzimat yıllarında, Tanpınar’a göre “eski terkibin bozulması”, en azından cemiyetin belli bir kısmı için ferdî ifadeye yer açar. Özellikle romantik cereyanlar, ferdin talihiyle yeni bir ilişki içine girmesine yardımcı olur; “yeni bir duruş peyda olur.” (1988: 79) Osmanlı sur içinin dağılması, klasik zevki vesayeti altında tutan zümrenin geri çekilmesiyle, fert, kendi ifade araçlarını geliştirme imkânına kavuşur. Tanzimat Fermanı, bu geri çekilmenin vesikasıdır. Fermanın ardından boşalan alanlarda kendince hareket etme arzusunda olanlar için, özellikle romantik cereyanlar türlü duyum ve ifade biçimleri teklif eder. Romantizm, yeni ferdî fiillerin imkânlarını keşfeden, yaratan bir fikriyat gibi anlaşılabilir. Romantikler, hızlanan, ileri atılan, derinlere inen, zirvelere tırmanan insanın kendini yaratma mecrasını tasvir ederler.

Romantik cereyanların etkisiyle fert kendini anlayıp anlatmanın yollarını arar. Müslüman Şarklı şahsiyetin kendisini görmesine engel geleneklerin, törenin kısmen aralanmasıyla, “kendi olmak” bir vazife gibi ortaya çıkar. Ama özellikle trajik içebakış olanaklarından yoksun yazar ve sanatkârlar için bu fert, çoğu zaman “umumi tip”ten ayırt edilemez. Umumi şahsiyet, kendi ruh ve duygu hallerine yabancı, içinde ve dışında olana kulak vermeyi öğrenmemiş olduğundan, kısıtlı bir muhayyile içinden konuşmak zorunda kalır. Bu nedenle dönemin eserlerinde, romantik dramı yansıtmaktan uzak, “kesin hükümler”, “boş konuşmalar” ve tasvirler dikkat çeker (1988: 102).

Hâmid’e kadar fert, bir tahkiyede gibi, talih şuuruna henüz varmamış bir tip gibidir. Ama şair, Makber ile ferdî drama trajik nitelikler kazandırır. Onda, cemiyet ile gelenek arasında tereddüt yaşayan fert, kendi içine ve dışına bakan bir varlık olmaya başlar. Ancak yine de, muayyen bir fikre gömülmüş, “psikolojik hâlleri” temsil eden kalıp bir insan gibidir. Etrafına dar bir zaviyeden bakar, başka varlıklarla ferdî “hususiyetler” ardından konuşur (1988: 568). Hâmid’in üretimi bu temelsiz fert, çok geçmeden bir hissîlik içinde yozlaşacak olsa da, Tanpınar için, ferdin Müslüman Şark’ta derli toplu ilk ifadesi sayılmalıdır. Onunla birlikte, eski şiirdeki “biz” zamirinin yerini “ben” almaya başlar (1988: 271). “İnsan talihi karşısında şaşıran ve heyecan duyan”, ferdî ifadeyi şeklî olandan, talihi kaderden ayıran ben’in tecrübeleri öne çıkar. “Mutlak’ın saltanatı”nın kaybolan yerini, şahsi olanın kendisi ve dünyayla karşılaşmasından ilham alan bir âlem alır.

Ferdin, kendisi, içi ve dışı arasında duran engellerden kurtulma arzusuyla, herhangi bir ön hazırlıkla eser vermekten kaçınması, romantizmin temel öğretisidir. Ferdin bir bütünlüğe varma çabası içine girmeden, kendi farkını üretmesi, ayrılığını ilan etmesi ve sonunda bunun bedelini ödemesi belirgin bir izlek olur. Romantikler, modern zamanın tragedya kahramanları olarak, kaderlerinden talihlerine doğru ilerleme arzusuyla, bazen çok bedbaht halleri göze alırlar. Ama Tanpınar, bu romantik meylin Tanzimat’la beraber biraz rahatına düşkün şekilde icra edildiğini fark eder. Dönemin şahsiyetleri ve onların anlatı kişileri, ferdî talihe göz kırpıp, sonra ilk fırsatta cemiyetle, gelenekle, hazır şekillerle uzlaşmak gibi telafi yolları ararlar sıklıkla. Ziya Paşa ya da Hâmid, birkaç trajik mısra yazıp, kendi huzurlu hayatlarına geri dönerler sözgelimi. Aralarında Namık Kemal, Şinasi gibileri, kendi talihlerinden sorumlu davranırlar. Ama Namık Kemal, “başkasını göremediği gibi kendisini de göremez.” (2012: 129) Hâmid ise, kendine bakmayı bildiğinden, memlekete “psikolojiyi getirir (…) Eserlerinde düşüncesi, fikri, arzular, kâinatı, velhâsıl her şeyi olan bir insan vardır. Ondan evvel edebiyatımızda böyle bir tip görülmez.” (2012: 130)

Nasıl ki cemiyet, kendi “üzerine eğilmez”, şahıslar da, hâllerine, mazilerine bakmazlar. Bu yüzden hatırat ortaya çıkarmazlar. Ferdin hayatı, diğerleri arasında kaybolur gider. Avrupalı seyyahlarsa, günlüklerinde kendi durumlarıyla beraber, gezindikleri yerleri de resimli, yazılı tasvir ederler. Onların hatıratlarında, tabiat ile ferdî şuur bağdaşık olur. Gözleri tabiata açılmış olan, kendi içine de bakabilir, gününü kaydetmeye değer görür. Oysa cemiyeti kayıt altına alan vakanüvis, tahkiye kaleme alan nasir, hazır çizgilerle resimleyen nakkaş ya da mazmunlarla dile gelen şair, canlı bir varlığı değil, hazır temaları konuşturur. Kendini hatırlamaya imkân bulamayan bu şeklî varlık, hâlini bir mektupla da olsa anlatmaz. İçinde ve dışında ortaya çıkıp kaybolan ne varsa, kayıt altına almayı hak etmeyen durumlar sayar. Gündelik değişimler, izlenim gibi duyulmadığından, ruha değmediğinden, ifade edilmesi de mümkün olmaz. Haricî bir yavanlık ile batınî bir vecd hâli ardında gündelik ışık, renk ve ses oyunları kaybolur.

Romantizm, bu iki farklı görgü ortasına yerleşir; hariçte, yüzeyde veya tam tersine derinlerde kalıp kaybolan arasındaki görüngüler dünyasında ifadesini bulur. Fert, zahirde ve batında olan arasındaki dalgalanma içerisinde ruh ve beden kazanır; ürperir, titrer, uyanır. Oysa zahirde veya batında kaybolan, kendisinden başka biri gibi söz eder; dışarısı, sınırsız bir şikâyet konusu olur veya içerisi, ebedi zamanda donmuş bir tevekküle neden olur, ifadesiz vecd hallerinden menkul sayılır. Bu hâller içindeki, nadiren dışarı ve içerideki “perdelere” dokunup geçer. “Teessüre kapılsa” da, hemen içinden çıkmasını bilir. Şikâyetlenme biçimleri, hünerli söz kalıpları, “ferde kendini söyleme imkânı vermez” (2012: 53). Ferdî ruhun dışarıyla çatışması olarak romantizm, böyle bir zeminde doğal olarak yanlış yorumlanır.

Tanzimat, “insanla kendisi arasındaki sisten perdeyi” kaldırır biraz; “cemiyet kaderi” aralanır, hariç ve batın arasındaki metafizik endişe, huzursuzluk yüzünü göstermeye başlar. Zahirde sarih eşya ile kenarsız batın mevcudiyet arasında ara hâller, izlenimler duyulur ve anlatılır olmaya başlar. Fert, kendi dışına veya uzvi hallerine maruz kalmadan, ruhuyla tabiat arasında bir alışveriş içine girer. İçebakış veya dışavurma araçlarına kısmen de olsa kavuşur.

Tanpınar, “neyim ve neyiz?” soruları arasındaki bağı çoğu zaman ihmal eden romantizmin, biz sıfatıyla konuşmaktan uzak durmasını faydalı bulsa da, bazı mahsurlarını da sıralar. Ben diyenin keyfi, herhangi bir ölçüye sığmayan bir “mahrek” üzerinde seyreder. Hakikat, her durumda şahsi bir drama tercüme edilebilir olur. Romantik fert, mizaç sahibi bir varlık olarak, hakikati tek başına sırtlanmak ister. “Karakter, hâkim bir terkip” olur onda (2012: 239). Tragedyalarda gibi biz’le, ortak talihle bağlarını koparır; yalnız başına veya biz’in kenarında yaşama yolunu teklif eder. Trajik hadiseler, ben ve biz arasında değil, ben ve kendim arasında geçmeye başlar:

Eskiden fert, cemiyete göre şekil alırdı; onu cemiyet aydınlatır, şekillendirirdi. Fert küçük, cemiyet büyüktü. Sonra, durum tamamen ters oldu: fert büyük, cemiyet küçük oldu. (2012: 129)

Fert, hiçbir zaman “muayyen bir tip” olmaz; sürekli kendisi ve başkası arasındaki farkı yeniden üretir. Tiplemeler gibi tekrara düşmez; özellikle romantik fert, kendini sürekli aşmalı, bir yaptığını bir daha yapmamalı, daha uzağa gitmeli, daha yükseğe tırmanmalı, daha derinlere inmelidir. İnsani imkânları her seferinde daha da ileriye taşımalıdır. Bu farkı tecrübe etmek için, yer ve zaman boyutunda daha uzaklara gitmelidir. Kendine, yeni yer ve zaman parçaları bulmalı, varlığını daha rekabetçi ortamlarda sınamalıdır. Bu arayış, er ya da geç, ruh veya bedenin sınırlarına, talihin duvarlarına değmesine neden olur. Zamanla bu deneyciliği kaldıramayan bünyesi iflas eder; bir an için biz’in huzuruna, telafilerine sığınmadığından, bitkin düşer, hastalanır. Yeninin tecrübesi son bulduğunda Nerval gibi canına kıyabilir; Byron gibi kendine yeni hasımlar bulup, onlarla savaşa girip canından olabilir. Romantik fert, ödün vermez mizacıyla, ruhunu, bedenini sarf etmekten çekinmez. Ama bu arayışı sırasında, yeni biçim ve mânalar tecrübe eder.

Tanpınar’ın anlatı kişileri, klasik tiplemelerle romantik karakterler arasında salınırlar. Özellikle ecnebi kadınlar, ruhsuz tipler gibidir. “Bizden” olanlar, bazen trajik veya romantik mizaçla davranırlar ama kederli ruh hâlleri içindeyken çoğu zaman “Şarklı” gibi hareket ederler. Böyle zamanlarda, ferdî talihin dışına çıkar, hariçten kendilerini izlerler. “Hususi’ olmaktan uzaklaşır, “umumi” şahıslar olurlar. Mümtaz ya da Selim bu haldeyken, etrafta ruhsuz gibi dolaşırlar. Bu ruhsuzluk, onları ben olmaktan uzaklaştırdığı gibi, artık geri dönmeleri zor biz’in de dışına çıkarır. Bir kez ferdî dramlar içine girip çıkmış olan, biz olanın hüküm sürmesine izin vermez. Ferdiyet, ruhu terk ettiğinde yeri boş kalır. Böyle bir şahsiyet, ne tam klasik ne de romantik olarak yaşam sürebilirler.

Alıntılar:

Tanpınar, Ahmet Hamdi (1988). XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Çağlayan.

(2012). Edebiyat Dersleri, İstanbul: Dergâh.

KAPAK: Avni Lifij

TEILEN
Önceki İçerikJ. D. Salinger’ın Bilinen Tek Kaydı (1944)
Sonraki İçerikKaethe Kollwitz, Ernst Barlach, Emil Nolde ve Diğerleri… (Naziler ve Sanat X)
Özgür Taburoğlu
1973 Kırşehir doğumlu ve bilgisayar mühendisi olarak hayatını kazanan Özgür Taburoğlu’nun, Bejan ve Baran adında iki çocuğu var. Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (Metis, 2008), Kent Efsaneleri: Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları (Doğu Batı, 2011) ve Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (Doğu Batı, 2013), Boşluk, Aşırılık ve Keyfilik (Doğu Batı, 2016) ve Nazar: Başkası Nasıl Görür ( Doğu Batı, 2017) adlı çalışmaları yayımlandı.