Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği iken şiir, 21. Yüzyılla birlikte şiirdeki gerileme gitgide artıyor. Bunun çok çeşitli nedenleri var. Fakat görsel sanatların ortaya çıkması, emperyalizm çağıyla, birlikte burjuva ilerleme çağının bitmesi, bireyin önemini yitirmesiyle içice. Yine de Yannis Ritsos şiiri, şiirin olanaklarını geliştirmek ve şiire yeni bir çekicilik kazandırmak acısından önemli. Ritsos şiirinin irdeleyeceğimiz bu yazı da, şiirin olanaklarını geliştirmek için Ritsos şiirinde nasıl yararlanabiliriz, onu da tartışacağız. 

Nazım, Aragon, Neruda ve Guillen’le birlikte çağımızın en büyük ozanlarından biri hiç kuşkusuz Yannis Ritsos’tur. Onun şiirlerini ilk kez okuduğunda gözlerinin dolduğunu yazan Aragon, onu, yüzyılımızın yaşayan en büyük ozanı sayar: «Başlangıçta onun yaşadığımız çağın en büyük ozanı olduğunu bilmiyordum; yemin ederim ki bilmiyordum bunu. Zamanla, evre evre öğrendim, şiirden şiire, bir sizden ötekine geçerek». Pablo Neruda ise şiirlerinin sadece Ritsos’unkilerle karşılaştırılmalarına izin verir.” 

Alıntı Özdemir İnce’nin Taşlar Yinelemeler Parmaklıklar adlı Yannis Ritsos’a dair şiir kitabından. Aragon ve Pablo Neruda’nın dedikleri bunlar. Bence haklı yanları var. Ama bu nedenlerin ne olduğuna dair Aragon veya Neruda’nın bir yazısı var mı yok mu, bilmiyoruz. Yannis Ritsos’a  ilişkin külliyat bir kısmı çevrilmiş şiirler ve çevirmenleri olan Özdemir İnce ile Cevat Çapan’ın yazıları. O kadar az bir külliyat ki bu külliyat üzerinden bir şeyler söylense de hep eksik kalacak. Bunun yanında Ritsos şiirinin verdiği haz ve bu hazın etkisiyle Ritsos şiirine benzer şiirler yazanlar da çok. Ama bu arkadaşlar yine de uzun evre Ritsos şiirine ilişkin düşündüklerini sanmıyorum. Kendi şiirlerini yer yer deneyci şiir diye gösteren bu arkadaşların, bu şiirin halesi üzerine pek düşünmemişler. Bu ise ister istemez elimizdeki az çevrilmiş şiirlerle Ritsos şiirine ilişkin yapacağımız çalışmanın dar kalmasını sağlayacaktır. Peki nedir, Ritsos şiirini büyük şiir yapan, ben elimden geldiği kadar bu durumu açmaya çalışacağım. 

“Yalın şeylerin arkasına gizleniyorum beni bulasın diye,
beni bulamazsan, eşyayı bulacaksın,
elimin dokunduğu şeylere dokunacaksın
parmak izlerimiz karışacak birbirine.”

Bu şiir bize bir şeyler verebilir. Ritsos’un şiirinde ülkemizde bilinen anlamda imgeden söz edemeyiz. Yalın şiir diyebiliriz ama yalın imgeler demek çok zor. Ritsos’un şiirlerin bir bakın isterseniz. İmge diyebileceğimiz sözcük öbekleri çok azdır. Peki nasıl oluyor da dünyanın en büyük şairi oluyor. Bir yerde yanlışlık olmasın, bence de büyük şair Ritsos. Ritsos’un şiiri daha çok merkezindeki simgeye dayalıdır. Bu anlamda imge, simgeyi işaret edenlerden yalnızca bir öğedir. Şiirin bütünlüğü simgenin somutlanması üzerine kuruludur. Bu yüzden nesneler, aletler, insanlar, söylenceler, duygusal yoğunluklar, emir kipleri, işaretler, yoğunluklu konuşmalar, özlü söze yakın söylemler, simgenin açımlanması eyleminde imge işlevinde bulunurlar. Bunun yanında sürekli bir eylem ve oluş halinde olması, şiire mitsellik kazandırıyor. Şiirin kendisi bir hareket ve oluş halinde olması bizi içine çekmeye çalışırken yoğun duygulanımlar yaşamamızı sağlıyor. Şiirinde katharhis -arınma- halesi yüksek oluyor. Böylece estetik hazzın yarattığı erinç durumu kişinin coşkulanmasını sağlıyor.

 Ritsos’da nesneler, eşyalar yoğunlaşmış emekle içice, aynı zamanda nesneler, eşyalar çok çeşitli kullanımlar içinde, bizim yaşam  alanımızın içindeki anlamlarıyla yeniden üretiliyor. Nesneler, eşyalar böylece hayatımızın canlı bir parcası haline gelip imgesel anlamıyla geri dönüyor. Hem değiştirdiğimiz nesneler hem de nesnelerin bizleri nasıl değiştirdiğinin diyalektik dokusunu görüyoruz. Perdeler, duvarlar, fincanlar, küllükler dile gelir bir şeyler anlatmak ister Yannis Ritsos’un şiirinde. Bir gözlük, kravat, çekmece kendi imgesel anlamı dışında dile gelir canlanır. Böylece şiirin olanakları genişler. Peçete yalnızca peçete değildir konuşan bir canlıya dönüşür.  Canlandırma ta eski çağlardaki bir şamanın canlandırmasına ya da bir çocuğun nesneleri canlandırmasına dönüşür. Ona göre cansız nesnelerin dili vardır. Bu bir çeşit nesnenin ruhunu açığa çıkarma eylemi. Her nesnenin cinin-daimon…daymon-dillendirme eylemidir, şamanın yaptığı da budur. Her nesnenin ciniyle konuşma, seslendirme. Oysa Ritsos’un şiirinde bu yan bir canlandırmanın dışında kendi ruhsal durumunu da belirtir. Dile gelen yalnızca nesne değildir aynı zamanda kendi ruhsal durumudur. Derdini anlatmanın dayattığı bir zorunluluktur bu. Bir diğer yan ise bu dünyada var olmanın o korkunç acısını duyarız nesneler dile geldikçe. Bu melankolik durum nesneleri konuştururken şairin içindeki o korkunç acının diline dönüşür. Bu yalnızlık duygusundan öte kendi acısını, dünyanın acısını duyurmadır. Şöyle der;” -kıpırdıyor perdeler- bir şeyler anlatmak istiyorlar- aptalca şeyler- bir gümüş şamdan ya da kristal vazo, kimse elini sürmediği halde, kimse yanlarına yaklaşmadığı halde, hiç bir şey bilmiyormuşçasına, daha önce bir tek ses çıkarmışçasına, yapayalnız çınlıyor, ve susuyorlar birdenbire, Bir elbise-” Bu tarz imgeler çoktur Ritsos’da, dile gelir canlanan nesneler.

Yannis Ritsos’un şiirinin bir özelliği ise, şiirin fragman dokusudur. Böylece bir olgunun içindeki ışıklı yan açığa çıkartılır. Hepimizin gördüğü ama resmedemediği bir durumlardır bunlar. Şiir bu durumları açığa çıkartır. Böylece sanat eserinin dayandığı simgeler daha netleşir, halesi daha artar. Aşağıdaki şiirin fragman dokusunu görmek lazım. Hayatın içinden çekilmiş bir fotoğrafa benzese de bu durum, bizi hayatın canlılığıyla iç içe bırakan bir durumdur bu. Ama yine de bu şiirin düş evreni içinde şekillendiğini bilmek lazım. 

ŞAŞKINLIK

Taşın üzerine bir dilim ekmek koymuşlar.
Kuş durdu, gagaladı. Yaşlı kadın geri döndü:
“Senin için bırakmadım”, dedi ona. Ekmeği aldı,
attı ufalaya ufalaya.
Gözlerinin içine baktı kuş. Yemiyordu.

Bu şiiri şiir yapan ya da bu şiiri yazdıran bakış, sürekli bir gözlemdir. Fragmanın dışında. Bu ise sanat eserinin içine girecek bütün olgularla iç içe yaşamadır. Fakat bu durumu görmek ise her gün kendi benliğini sorgulamakla ilgilidir. Yetkin gözlem sürekli sorguyla oluşur.

Her insan anılar toplamıyla yaşar, bu anılar toplamı onun varlığını duyumsadığı anılar, eylemler toplamıdır. Bu anılar ve eylemler toplamının sorgulanması, onun kişiliğinin oluşmasında önemli dayanak sağlar.  Nitelikli insanlar kendi varlıklarını bu anılar, eylemler üzerinde duyumsar. Bu anılar tartışılmış, kişiliğinin bir parçası olmuştur. O anılara bütünlük sağlayan da1 düşsel dünya içinde tartışılmasıdır.  Buna düşsel dünyamız içindeki fragmanlar -pasajlar- diyebiliriz. Kişiler düşsel dünyası içindeki bu fragmanlara, büyük anlamlar yükler. Kendi hayatını mümkün kılan, erinç duymasını sağlayan bu tek tek düş dünyası içinde fragmanlara yüklediği anlamlardır. Onu o yapan birazda odur. Bu dış dünyanın tartışmasıyla iç dünyasında oluşmuş anılar, eylemler, anlamlar dünyasıdır. Sanatçılar, bu anılar eylemler, anlamlar dünyasında sanat eserlerini oluşturur. O esere özgünlük katan kendi iç dünyasındaki sorgulanmasıdır. Böylece hayatın içindeki bu fragmanların yarattığı  insani estetik haz şiire aktarılır. Sanatçının hayat içinde olması denildiğinde anlamamız  gereken bu. 

Bu iç dünyada sürekli yaşamak dediğimizde, kendi iç dünyamıza eğilmek, düşsel evrenimizde -düş içinde- gezinmek olduğunu anlamamız lazım. Bir şeyi sorgulamak demek o olguyu icsel olarak yaşatmak demektir. Yani o olguya yüzlerce soru sormak ve o sorularla o durumun çelişki ve çatışkılarını ortaya çıkarmaktır. Fakat düşsel dünyaya eğilen sürekli bunun sorgusunu yapan kişiler daha çok depresif kişiler ve melankolikler. Depresif  kişiler parçalanmış anlar içinde yaşar bu anlar içinden sıyrılamazken ( şizofreni eğilimi daha yoğun) Melankolikler bu anlar içinde yaşar o anları sorgular, onun canlı bir şekilde yaşar. Sanat eserinin canlı olmasını sağlayan sanatçılardaki melankolik ruhsallıktır.  Yazı şimdi Melankoli ve düş evreni üzerinden gidecek. Yannis Ritsos’u anlamak veya çoğu sanatçıyı anlamanın yolu düş evreni ve melankoliyi anlamaktan geçer. Önce melankoli.

Dürer, Melancolia I, 1514

Serol Teber, Melankoli kitabını kapağı şöyle, Melankoli alt başlık Normal bir anomali. Anomali, sözcüğünü söylemesinin nedeni, Melankoliyi bir hastalık olarak görmememiz gerektiği anlamında kullanıyor. Normal farklı bir sapak, yol ayrımı anlamında kullanıyor. Çoğul yaşanan kuralların dışında olması Melankolikin anormal olmasını sağlamaz. Melankolik normaldir. ama bir sapak bir yol ayrımında yaşamaktır. Melankolik kişi mutsuzdur, sürekli duyduğu acı (yastaki algısı ) onun mutlu olmasını engeller. “Neden, ister felsefede ya da politikada ister şiir ya da sanatta olsun olağanüstü kişiliklerin hepsi melankoliktir?” diye yazılmış. Bu ünlü betimleme Aristoteles’in “Problemata Physica” adlı kitabında geçer. Fakat bu kitabın Aristoteles ait olmadığını söyleyenler var. Homeros’un destanlarında Melankoli yaşayan insanlar görünse de, bu destanlara dayanarak Sofokles’in yazdığı Antigone tragedyası ilk Melankolik kişiliğin irdelenmesi diye bakılabilir. Yasla yaşayan Antigone tanrıların yasalarını aşarak, yani kaderi yıkarak tanrılara karşı gelmiştir. Böylece tanrıların yasaları hiçleştiği gibi, tanrılarda anlamsızlaşmıştır. Tarih boyunca bazı yazarlar melankolik yazarlar diye belirlenmiş. Bunlar, Alfred Dürer, Hölderlin, Boudelaire, Gerald de Nerval, Nieztche, Walter Benjamin… Bizde ise Serol Teber ve Tevfik Fikret’in Melankoli adlı çalışmaları vardır. Aristoteles Melankoliği kara safra hastalığına tutulmuş kişiler diye tanımlar. Kara safra hastalığı derken sürekli acı duyan anlamında anlamak lazım. Yine de belirli bir organı karşılamasa da, bizdeki karasevdalı sözü, Melankoliye yakalanmış insanı tarif eder. Melankolik sürekli ölüm duygusuyla yaşar, intihar etme psikolojisi yoğundur. Sanatçıların intihar etme nedenlerinden biri melonkolik ruh halini zapt edememeleridir. 

Genel olarak melankolikler, toplumda uzak yaşarlar. Toplum içine girmek isteseler de bunu başaramazlar. Bu anlamda depresyondaki kişi gibi melankolikte düşte yaşarlar. Ama bu düşte bir çeşit psiko-drama dediğimiz bir eylemlilik içindedir. Yani kendi kendiyle konuşur, canlandırdığı nesneleri, insanları, canlıları konuşturur, yeni canlar katar ona.  Şair de bu anlamda kendi kendine konuşandır. Kendi kendine konuşmayan kendiyle dertleşmeyen, sürekli canlandırmalar yapmayan şair olamaz. Her gün yanımızdan geçer kendi kendine konuşarak böyleleri. İçinizden deliye bak dersiniz, işte o delilik halinden şiir doğar. Düz alışılmış hayat değildir şairin, melankoliğin hayatı, acı ve çile kaplıdır bütün bunların baskısı bir sorgulama halinde bilince ve sonra dile vurur. Şair o delilik halini her gün yaşayandır, bir çeşit arada (arafta) bekleyendir, öte tarafa fazla geçmeden – trans ve çıldırma hali- çünkü öte tarafı halüsinasyonlar ve şizofreni. Ama kendi kendiyle konuşamayan canlı bir sanat eseri üretimi yapamaz. Soğuk, ölü bir eser üretir. Sanat eserini canlı yapan düşsel alandaki sorgudur. Sanatçının çocukluğunu yitirmemesinin nedeni düşte yaşamasıdır. Düş onun evi, onu ısıtan saran dost ortamıdır. Bu sıcaklık ve canlılık sanat eserini diri tutar. 

Kendi kendiyle konuşarak giden kişi tuhaf gelir. Genellikle kendi kendiyle konuşan bu tuhaflığı hiç görmez ya da umursamaz. Ama sanatın özellikle – peotika’nın- şiir ve tiyatronun içsel dünyamızda doğduğu yer burasıdır. Yani düşsel dünyası zengin olanlar bu kendi kendine konuşanlardır. Aynı zamanda ruhsal sorunların çıktığı içe gömülmenin psikolojisi de buna yakındır. Çocuk belirli yaştan sonra hayali kişiler üretir ve o hayali kişilerle sohbet eder. Çocuktan düşlem dünyasının zenginleştiği andır bu. Çocuğu yasaklar ve sürekli denetler şekilde katı bir ortamda tutarsanız çocuk dış dünyasının baskısına karşı gelecek tepkilerden korktuğu için kendi düşlem dünyasını kuramaz. Bu da daha küçücük yaşta yaratıcılığının gelişiminin önünü kesmek olur. Katı, anti-demokratik yapılarda zengin bir şekilde düşsel dünyası gelişkin bir neslin yetişmesini engeller. Bu gün dünyamızda yaşanan budur. Düşlem dünyası zengin yeni bir insanlığın ortaya çıkması şu anlık zor. Emperyalizmin her alanı denetlemesi katı disiplinli bir toplum dayatması yaratıcı insanların önünü kesiyor sürekli. Yannis Ritsos’un şiirinden sonra başlayan gerileme dediğim bu. Baskıcı yönetimlerin dünyada egemen olması. İnsanı merkez alan aydınlanma düşüncesinin dışına çıkılması. 

Şimdi Yannis Ritsos’un şiirlerindeki düşsel evrene ve melankolik öğelere bakalım. 

DEVİNİMLERİN GÖLGESİ

“Gideceğim, dedi kadın, gideceğim. Dayanamıyorum artık.
Bu rüzgâr…”
Attı elindeki oyun kâğıtlarını adam. Merdivende ayak sesleri duyuldu.
Kapı açıldı. Bir parça ışık vurdu döşemeye.
Toplayıp kâğıtları kadın uzattı adama.
Bir el çalımıyla, sanki geri dönüyormuş gibi yıllar sonra.
Sonra çiçeklerin suyunu değiştirmeye gitti.
Yalnız, o ilk cümlesi dönüp duruyordu odada,
vızıltısına kapılmış bir sinek gibi kışın başlangıcında.

Bu şiirin özelliği belirgin şekilde iki kişinin arasında yaşanan olayların düşsel evren içinde sürekli sorgulanması ve yaşatılmasıyla ortaya çıkmıştır. Tipik iki seven insanın kendilerini düşsel evrenleri içinde yaşatmalarıdır bu durum. Seven her yaşanan anı kendi düşsel evreni içinde sürekli sorgular. Kendi kendiyle konuşur yeni olgular katar ve o canlılığı yaşar hale getirtir sanat eseriyle. Düşte olanın şiire yansımasına çok iyi bir örnektir bu. Bu söylenmeyen bir durumdur, ama hissedilen, fakat bunun güçlü bir his haline dönüşmesi, düşte yapılan canlandırmalar ve tartışmalarla olur. Bu anlamda düş, gizli olanın pek konuşulmayanın dile geldiği alandır. Kişi düş de kendini özgür hisseder, toplumsal baskının yükünü böylece atar. Bu şiirde de baskı oluşturan bir durum dıştalanıyor. 

ÖTEKİ KENT

Birçok kesişen yalnızlık var – diyor – yukarda, aşağıda
ve bazıları da aralarda; farklı ya da benzer, zorunlu, kaçınılmaz,
ya da seçilmiş gibi, ya da özgür gibi – hep kesişen.
Ama, özeğin derinliklerinde, bir tek yalnızlık var – diyor;
içi boş bir kent, küresel neredeyse, şu renk renk
elektrikli reklamsız, mağazasız, motosikletsiz,
boş, sisli, bilinmez sinyal kıvılcımlarıyla kesilen
bir beyaz ışığı olan. Yıllardır ozanlar oturur
bu kentte. Sessizce yürürler, kolları çapraz,
belirsiz, unutulmuş olaylar, sözcükler, görünümler anımsarlar,
köpeklerin, insanların, güvelerin, farelerin, yıldızların kovaladığı.

Bu kent ozanın düşsel evreninin kentidir. Gerçekten ozanların düşsel evreni içinde birlikte erinç içinde yaşayacakları bir evren -kent- vardır. Ütopyaları içinde gelecekte varmak istedikleri yer. Çoğu kereler mücadelelerini tetikleyen bu düşsel evrenleridir -ütopyalarıdır-. Şiir üzerine tartışmak insanın kendi varlığına dair sorular sormak bu sorular üzerinden sohbet etmek, diğer ozanlarla ne mutlu bir eylemdir. Bu haz gelecek için vazgeçilmez olur. Aslında burada “bir beyaz ışığı olan” dediği, düş evreninin ışığıdır. Yine başta dediğim gibi şiire anlar toplamı, fragmanlar şeklinde bakmak lazım. Aslında her şiiri Ritsos’un bir an veya bir anıdır bellekte sancıyan. Bu an, anı düşsel evren içinde şiirle açığa çıkartılır. 

İŞİYLE BAŞ BAŞA

Bütün gece, çılgın gibi, acımadan mahmuzlayarak
sağrısını
dörtnala sürdü atını. Bekliyorlar, diyordu; kuşkusuz
işi aceleydi. Gün doğarken vardığında,
kimseler beklemiyordu, bekleyen kimse yoktu. Dört bir
yanına baktı –
kapılar sürgülü, evler ıpıssız, herkes uykudaydı.
Yanı başında atının solumasını duydu –
Ağzı köpük içinde, kaburgaları ezik, sağrısı soyulmuş.
Atının boynuna sarılıp ağlamaya başladı.
Hayvanın iri, karanlık, ölüme yakın gözleri
uzak, yağmur yağan bir ülkede, yapayalnız iki kuleydi.

Bu şiir melankoli duygusunu başlangıcını gösteren bir şiir gibi görebiliriz. Melankoliklerdeki genel mutsuzluk hali, umutsuzluğun yoğun hissettiği durumlarda olur. Bu şiir bu anlamda, bir insani durumu gösterdiği gibi, insanı umutsuzluğa iten koşullara da işaret eder. Melankolik kişilik bu durum ve koşullarda ortaya çıkar. Umutsuzluk, sürekli mutsuzluk halini insanda egemen kılar. Artık o tekil olguda geneli görür. Öyle bir duyguya kapılır ki o, artık hiç bir koşulda hiç bir insan ona yardım edemez. Çünkü başında geçen o olaydan, veya yoğunluklu yaşadığı o durumda kimse ona yardımcı olmamıştı. Bundan sonra kimse olamazdı. Gömüldüğü o başından geçen olay veya yoğunluklu yaşadığı durum onda oluşan süreklilik kazanarak -Yas- haline dönüşür. Mutsuzluğuyla yas arasında birbirlerini tamlayan bir ilişki vardır. Tekil – Yas- hali onun için insanlığın genel görünümüdür. O an içinde olmayan, bu an içinde de olamaz, bu küskünlük onun genel mutsuzluğunun karşılığıdır. Melankolikte mutsuzluk ve toplumsal küskünlük iç içedir bu yüzden toplum dışı kalmayı yeğler. Toplumun ona göre kendisine vereceği pek bir şey yok. Bu küskünlüğün kırılmasıyla, insanın siyasal özne olması arasında bağ vardır. Çünkü melankolik toplum dışı kalmayı yeğler. Ama bütün o küskünlüğüne, mutsuzluk haline rağmen toplum içinde siyasal bir özne olarak var olmaya çalışan, topluma rağmen yasıyla, mutsuzluğuyla mücadele eden melankolik insanlar da vardır. Bu anlamda Yannis Ritsos, bu tarz bir insandır. Hannad Arend gibi, Melankolisiyle mücadele eden, bu durumu daha geniş bir kültürel toplumsal katkıya dönüştürmeye çalışan. Duyduğu acıyı bu şekilde, akan kanın üstüne tampon basarak dindirmeye çalışır. Yannis Ritsos’da böyle bir ozandır. “Hayvanın iri, karanlık, ölüme yakın gözleri/ uzak, yağmur yağan bir ülkede, yapayalnız bir kuleydi” Bazen ütopyalarımız, düşlerimiz böyle uzakta acı vererek bize, yapayalnız bir kule gibi durur. El uzatsan, sanki bütün düşlerin kırılacak. Camdan bir kafestedir o.

İSMENE şiirinden bir bölüm

‘Bu bilezikleri çıkarsam, geceleri saçlarımı açsam.
Sandallarımın bağlarını çözsem, hele boynumda
birer halka gibi taşıdığım şu ağır kolyeleri çıkarsam,
belki de yükselip havaya karışırım. Bunu istemiyorum.
Belki de bu yüzden takıyorum onları. Çoğu zaman
     sıkılsam bile,
olduğum yerde tutuyorlar beni; uyurken bile
      çıkarmıyorum onları,
devrilmiş bir kapının önüne kendi elimle bağladığım
      bir köpekmişim gibi.’

Bir melankolik olan Baudeliare şöyle der, “Öyle bir huzursuzluk var ki içimde, hep Paris’ten kaçmayı düşünürüm. Ama nereye gidersem gideyim hemen Paris çöker üzerime hemen Paris’e dönerim.” Melankolik acısından kaçamaz, nereye giderse gitsin o acısı, yası onunla birliktedir. Yaşadığı sorun ancak ve ancak kendi koşulları içinde çözüleceğine inanır. Eğer uzaklara giderse veya kendinden kaçarsa o sorunun çözülmeyeceği hissi vardır melankolikte. Bu şiirde farklı bir yabancılaşma boyutu anlatılsa da, zenginliğin ve soyluluğun! yarattığı yabancılaşma,  son dizeleri melankoliğin duygu ortamını yakalar. Melankolik bir çeşit kendi acısının – yasının – tutsağıdır. Acısını onu kendi içine hapseder.

GÖRÜLMEMİŞ BİR ÇİÇEK AÇMA 

Haykırmak istiyordu – daha fazla dayanamayacaktı. Sesini 
duyabilecek kimse yoktu orada; 
kimse duymak istemiyordu. Kendisi de korkuyordu sesinden, 
içinde boğuyordu sesini. Patlamak üzereydi susuşu. Birden, 
havaya uçtu gövdesinin parçaları. Özenle, sessizce 
toplayacaktı bu parçaları, 
hepsini bir bir yerlerine yerleştirecekti delikleri kapamak 
için. 
Ve rasgele bir gelincik, bir sarı zambak bulursa, onları da 
toplayacak, 
kendisinin bir parçasıymış gibi gövdesine yapıştıracaktı – 
böyleydi, delik deşik, görülmemiş bir şekilde çiçek açıyordu 
işte.

Haykırmak istemi, melankoliklerin genel istemi gibi bir şeydir. Hayatın boğucu baskıcı yanından kurtulmak isterler. İçlerinden kökleşmiş acıyı ancak çığlık atarak haykırarak dindireceklerini düşünürler. Ve bu yüzden birdenbire kendi içlerinde, artık susuş bitmiş, o korkunç parçalanma başlamıştır. Bu depresyon halini çıldırmaya, oradan kendilerini şizofreniye doğru götüreceğinin bazen farkındadırlar. Bu durumu fark edemeyenler ya da müdahale edecek gücü bulamayanlar hızlı bir şekilde şizofreniye yol alırlar. Onları baskılandıran durum acı veya yas durumunun, düşsel evreninde onu sürekli rahatsız etmesidir. Böyle durumlarda sessiz iç konuşmaları, sesli bir şekilde, yer yer haykırış ya da çığlıklarla dışa vurur. Üzerindeki baskılandırmayı atmak ister. Melankolik kişiler sürekli düşsel evrenlerinde tartışırlar. Bu tartışmalar kendini etkileyen kişiliklerledir. Bunun bir yanı otoriteyi temsil, baba simgesi vardır, ya da çok sevdiği aşık olduğu kişiyle tartışır. Fakat bu tartışmalara düşsel evreninde, yoğunluklu yaşadığı duygusallıklar ve anlar üzerinde olur. Bütün bu sorgulanmışlıklardan dolayı o kendini vicdanen temiz hisseder. Elinden gelebilse daha çok şey yapmak ister ama elinden gelmez. Bu sorgulanmanın yaratmış olduğu acı, onu kendini temizlediğine dair bir duygu uyandırır. Sanatçıların düşsel evrenindeki, bu anlar ve duygusal yoğunluklar üzerine oturur sanat eylemliği. Bu aynı zamanda üzerindeki acıyı boşaltma, açığa çıkarma bir çeşit terapi eylemidir.  Yukardaki şiir bu duygulanımı anlatması anlamında güzel bir şiir. Bir melankoliğin depresif durumunu güzel bir şekilde anlatır bu şiir. Bu psikolojik durumun üzerinden sanat eserinin çıktığını söyler. ‘delik deşik, görülmemiş bir şekilde çiçek açıyordu işte’ Yine söyleyelim sanat eserinin yaraya tampon basma, acıyı dindirme eylemi de bu noktada başlar. Sanatçının amacı sanat eseri üretmekten daha çok, kendi acısını dindirme isteğidir. Sanat eserine sahicilik katan biraz da bu duygudur.  

GECE YARISI

her gece, saatin tam on ikiyi vurduğu anda, yaşlı kadın
garip bir hareketle geriye atıyor gözlerine düşen saçlarını,
pencereden kaçan bir hırsızı yakalar gibi.
sonra büsbütün uyanıyor. terliklerini giyiyor. aynaya
yaklaşıyor. kendine bakıyor aynada:
aynadan kendine bakan gözlerle gözleri arasındaki boşluğa,
örümcek ağlarına, biriken neme bakıyor.
tam o sırada, avludaki taşlara dökülen ince, altın yaprakların
sesini,
kilerin koca kilidine tırmanan salyangozu,
saksılarla eski tabutlardaki solucanları duyuyor.
ölüler ayakkabılarını eskitmez, diyor -yumuşak yerlerde,
yumuşak adımlarla yürürler. bizim içimizde yürür ölüler
bazen de, tutumlu olmak için, bizim ayakkabılarımızı bile giyerler.

Bu şiirin iki yanı var. Bir yanı içindeki korkunç acıyı duyurmak diğer yanı ise, bu acının verdiği dikkatle, her şeyi hissetmeye kalkışmak. İnsanın içindeki kökleşmiş acıdan evreninde ne varsa melankolik kişi hepsini duymak hepsine eşit yaklaşmak ister. Artık salyangoz önem kazanır, saksıdaki tabuttaki solucan. Fakat bu dikkatin bir nedeni de, yitip gidenin veya yas durumunun dikkatidir. Eğer dikkatli davranırsa, o yas durumu çözülebilir ya da yitip giden durum düzelebilir. Veya yanlışın ne olduğunu bulursa, eskiden kalan yas durumu o yoğunluklu acı aşılabilir. Artık salyangoz salyangoz değildir, o mekanda onunla birlikte yaşayanlarında bir parçasıdır. Şu an gördüğünü onlarda gördüğü içindir. Yitip gidenler, bizim ayakkabılarımızı bile giyerler. Yannis Ritsos şiirine Özdemir İnce Teatral şiir demişti, bir oyun gibi sahne ve dekorla. Sonra Cevat Çapan, teatral şiir değil, Ritsos’un dediğinin bir tekrarını söyledi. Simgenin gerekirliği üzerinden düşünerek şiir yazmak. Fakat bu durum yine de Ritsos’un şiiri için önemli bir açılım ama yeterli değil gibi. Bana sorarsanız, Ritsos’un şiirlerinin hepsi düşte yazılır. Şiirine teatral doku kazandıran da bu düşsel evrenidir. Zaten Ritsos’un şiirinin geniş çatısı onun düşsel evrenin de kurulur. Şiirin düşsel bir olgu olduğunu, dilden önce düşte yazıldığını çok güzel kavramıştır Ritsos. Şiirine mitsel doku kazandıran da bu düşsel evrenidir. Kostüm, dekor, farklı farklı mekanlar, desenler, dokunduğumuz dış yüzler, duygu yoğunluklarımız, canlılar, tüm evren düşsel dünyamızın içindedir. Bu durum doğru kullanıldığında büyük bir şiirsel zenginlik kazanılır. İşte Yannis Ritsos’un yaptığı budur. O yüzden eski tabutlardaki solucanları duyarız. Fakat Ritsos’u sürekli düşsel evrende tutan olgu onun melankolik yapısıdır. 

KIZ KARDEŞİMİN TÜRKÜSÜ(I)

Kardeşim,
ölümsüzlüğün suyunu vaat etmiştim sana
güneşi ayaklarının ucuna sereceğimi.
Şimdi sen çığlık çığlığa
“Susadım”diyorsun,”nerede
susuzluğumu giderecek o ölümsüzlük suyu?”
“Üşüyorum kardeşim, nerede ellerimi ısıtacak
o güneş?”
Çaresiz kalakalıyorum önünde kıpırdamadan.
Göklerde dolaşan ben
Tek adım atamıyorum bir karış toprakta.
Karın altından duyuyorum
beni toprağa bağlayan
eski bahçemizin köklerini
ve unutuyorum yürümeyi.
Ruhunun çılgınlığına eğiliyorum korkuyla
gözlerinin dibinde yıldızlar çarpışıyor.
Tanrıların savaşları
içini kanatıyor.
Sen bir heykelin duyarsızlığındayken
nasıl başa çıkacağım içindeki yangınla?

Melankolik toplumdışı görünse de, kendi içinde sürekli toplumsal sorunları tartışır. Bir çeşit her gün çilehane de tanrı aşkıyla çile çeken bir dindardır. Çile çeken dindar nasıl ki, tanrıyla tartışırken, düşsel evreninde, Melankolikte sürekli toplumsal sorunları tartışır kendi düşsel evreninde. Yası, yaşadığı duygusal yoğunluklarının her anını tartışır, Bu tartışma o nedenleri niçinleri nasılları o toplumsal sorunlar içine koyarak olur. Bu yüzden melankolikin duyarlılık dünyası sürekli genişler, incelir, daha duyarlı hale gelir. Toplumsal sorunların çözümünün kişinin kendisini değiştirmesinde olduğunu çok iyi görür. Bu şiirde de böyle bir yan var. Dünyayı değiştirebilmek için önce kendimizi değiştirmeye aday olmamız lazım. Bu ise var olan acıyı duymakla o acıyla sürekli yaşamakla olur. Melankoliklerin mutsuzluğu o kökleşmiş acılarından dolayıdır. Bu şiirde mesihçi, iradenin öne çıkarıldığı yan var. Mesihçi kültür köken olarak Anadolu ve Mezopotomya’da doğmuştur. Bu topraklarda büyük etkisi vardır. Çoğu isyan bir kurtarıcının geldiği Mesihçi kültüre dayanır. Bu kültür halkın veya sıradan insanın tanrıya yakın olma ya da tanrılaşma isteğidir. Bu anlamda mesih iradenin merkezi, tanrısal yasa koyucudur, onun iradesi ve yasa koyması, kurtarıcılığıyla iç içedir. Melankolikler, iradeye yoğun anlam yüklerler, kendi iradeleri sorgulanmış çoğul anlamlarla iç içedir. Yine de sürekli onları geride tutan bir kuşku, yetersizlik halini terk edemezler. Çünkü bilirler ki, tekil olanın içinde genel vardır. Bu yüzden iradeleri tek başına bir durum ifade etmez. Bu paradoks onların sürekli çekimser ve kuşku içinde kalmalarını sağlar. Zaten acı duymalarının bir yanı da bu durumu aşamamalarıdır.

AY IŞIĞI SONATI’ndan

“…Akşamın sisinde istediğim kadar sessizce
yürüyeyim bu evde
ister yalınayak, ister terlikle
bir şey gıcırdıyor mutlaka-bir pencere camı
ya da bir ayna kırılıyor,
ayak sesleri duyuluyor-benimkiler değil, başka.
Sokakta hiç kuşkusuz duyulmaz bunlar, dışarda-
derler ki pişmanlık acısı, tahta ayakkabılar giyermiş-
kendine ister bu aynada bak,ister bir başkasında
yüzünün daha belirsiz, paramparça olduğunu
ayrımsarsın
tozların ve çatlakların ardında
oysa yüzünün saflığını ve temizliğini korumak
tek amacındı hayatta…”

Evet saflığını ve temizliğini korumak, bir melankolikin özeliğidir. Ama yine de bir tahta ayakkabı giymiş gibi gezer sokakta. Yanlışlık ve yanılgılar sürekli pişmanlık duyurtur ona. Kırılan bir şeyler olur hep gıcırdayan bir şeyler, sürekli onların nedenlerini arar. Zaten yaratıcılığı bu arayışlar sonunda gelişir. Yannis Ritsos’un uzun şiirlerinde bu tarz melankolik öğeler yaygındır. Bu yazımda sadece üç alıntı yaptım uzun şiirlerinden.

Yannis Ritsos’un şiiri bence yüzyılımızın önemli şiiri. Üzerine uzun uzun düşünmek ve tartışmak lazım. Ne yazık ki, ülkemizde bu pek yapılmadı. Yurt dışında neler yapıldı yapılmadı bilmiyorum. Ama şiiri geliştirmek acısından önemli Ritsos şiiri. Ben Ritsos’un şiirinde düş ve melankolik ögeleri açmaya çalıştım elimden geldiği kadar. Bir devrimci ozan olan Ritsos’un şiirinde daha tartışılacak serimlenecek onlarca yan var. Bunları başka bir yazıda tartışmak umuduyla.

KAYNAKLAR:

Her Zaman En Başta Özgürlük/ Kırmızı yay./ Yannis Ritsos/ Çeviri= Özdemir İnce, İoanna Kuçuradi, Herkül Millas/ Basım =2010 Haziran

Bir Mayıs Günü Bırakıp Gittin/ Can yay/ Yannis Ritsos/ Çeviri= Cevat Çapan/ 1. basım/ 2008

Erotika/ Varlık yay/ Yannis Ritsos/ Çeviri= Özdemir İnce, Herkül Millas/ 1 basım/ 1993

Bunun dışında Yannis Ritsos’a  bazı internet blokları ve sitelerinden faydanmıştır