“Kabil’in Habil’i öldürdüğü

Günden beri hiç dinmedi acılar

Çünkü insanların insanlar için

Koymuş olduğu bütün yasalar

Tıpkı adaletsiz bir kalbur gibi

Taneyi eleyip samanı tutar”1

İnsanın insana olan zulmü Adem ile Havva’dan beri dinmek bilmedi. İnsanın kendi varlığı ile olan savaşı ise başka bir sancılı serüven… Buna rağmen kültür tarihine müthiş bir miras bırakan da bu savaştan kalan yaralar oldu.

İnsanoğlunun kendi ırkı ile hatta birey olarak kendi kendisi ile olan bu kavgası bir düşünüre, bir sanatçıya sonsuz sorgulama kapıları açtı. Barış Cihanoğlu da yirmi yılı aşkın süredir icra ettiği sanatında özneye hep insanı koyarak izleyicisini kendi yaraları ile yüzleşmeye davet etti.

Yaşamımız boyunca kişisel ya da toplumsal etkilerle bir çok tatsız deneyimimiz olur. Bunlar hiçbir zaman yaşandığı anda kalıp öylece yok olmaz. Bazen öyle derine iner ki kaşındıkça kanayan kronik yaralara dönüşürler, bazen de travmatik olurlar. Cihanoğlu’nun resimleri bende her zaman sarsıcı ve travmatik bir etki birakmistir ama yine de kendimi onlara bakmaktan alıkoyamadığım bir etkidir bu. Kendime ve insanlığa dair tüm acıları tek seferde sırtıma yüklemek gibidir. Kulağa mazoşitçe gelse de bu ağır yükü sevdirir Barış.

Deseni ve pentürü resminin omurgası olan ressam, izleyiciyi yaraları ile yüzleşmeye davet ediyor. Bir yandan her yeni üretiminde kendisinin bir adım ilerisine geçme çabası merakta bırakıyor. İzleyicisine “acaba bu sefer nasıl bir sürprizi var bize” diye düşündürtebilmek günümüzün star sistemi ile yönetilen sanat piyasasında çok sık görülen bir hissiyat değil. Cihanoğlu öyle bir alan açıyor ki çağdaşınız olan bu sanatçının üretim yaşamı boyunca geçirdiği tüm sancıları ve değişimleri eserlerinden okuyabiliyorsunuz.

Akademinin klasik sanat anlayışı ile yolculuğuna başlayan ressam, resimlerinde konu olarak her daim insanı ele aldı. İnsanın varoluş sancılarını, toplumsal sıkıntılarını ve günümüz sorunlarını es geçmeyen duyarlı bir ressam olarak işledi. Sonra tıpkı çağımız gibi deforme olmaya başladığına şahit olduk figürlerin. Akıp giden zamanla bireyin içe dönüşünü ve bu içe dönüşle gelen yalnızlığı, akıp giden portrelerine yansıttı. Tuval dışına taşan ahşap işleri ile hem klasik anlayışın pentürünü ve desenini terk etmeyen teknigine sadık bir ressam hem de güncelin malzemedeki çeşitliliğini reddetmeyen ve çağı yakalayabilen bir ressam olduğunu gösterdi.

Bir sanat tarihçisi için en değerli şey, tarihe not düşebileceği sanatçıları izlemek ve şanslıysa o sanatçıların dönüşümlerine şahit olmaktır. Cihanoğlu, sanat yaşamındaki yeni kırılma noktası ile çağdaşı olan sanat yazarlarına ve sanat tarihçilerine üzerine düşünecek, kalem oynatacak bir alan sunması ile de bulunduğu yeri bir kez daha önemli kılıyor.

Labirent Sanat’ta devam eden sergisi “Yara – Sore” ile sanatçının şimdiye dek eserlerine yansımış tüm dönemlerin izlerine şahit olmak mümkün. Sanat serüveninde yaşadığı yeni kırılma noktası ile izleyicisinin karşılaşmayı belki de hiç tahmin etmediği üçüncü boyuta geçiş Cihanoğlu’nun artık disiplinler arası çalışmaya başladığını ve alanını artık resim ile sınırlamayacağını gösteriyor. İlkel Afrika kabilelerinin masklarını anımsatan ahşap oyuntu heykelleri ya da çeşitli amorf malzemeleri kullanarak çalıştığı heykellerin yer aldığı sergide, alt yapıda ki desen ve pentür anlayışı bir Barış Cihanoğlu alamet-i farikası olarak varolmaya devam ediyor.

Sanatçının günlük yaşamının parçası olmuş ve organik bağ kurduğu bazı nesneler gördüğü müdahale sonucu sanat nesnesi haline dönüşüyor. Objeler de aslında serginin temasını oluşturan insan gibi aldığı yaralar ile farklı anlamlar kazanıyor.

Atölyesinde duran ve gündelik yaşamında kullanmış olduğu bir sandalye ile ahşap oyuntu portre heykeli bir araya getirerek, adeta günümüz beyaz yakalısının plazalar içerisine hapsolmuş rutin yaşamını izleyiciye sunuyor. Portredeki oyuntulara pentür ile kattığı gölge ve ışıklar çağımız insanının yalnızlığını ve mutsuzluğunu derinden hissettiriyor. Belki de bizler tüm ruhsal sarsıntılarımızı ve içsel arayışımızı bu heykeller ile somutlaştırabilme fırsatı yakalıyoruz.

Sanatçının “Yara – Sore” sergisi ile üzerine gittiği bir diğer kavram ise Memento Mori / Ölümü Hatırla… Zamanın akıp gitmesi meselesi ile olan kavgasından sonra, geldiği noktanın bu latince deyim olması sanatçı ve üretim ilişkisi ile de birçok açıdan bağlantılı duruyor. İnsanın var olduğu tüm hikayelerde ölüme karşı bir direniş ve tanrısallaşma çabası vardır. Sanatçıların yaratıları ölüme bir tür meydan okuyuştur. Ancak ölüm gerçeği zihnimizin bir köşesinde adeta buz gibi olan hissiyatı ile durmaktadır. Barış Cihanoğlu eserleri ile bu kez kendi yüzleşmesine tanıklık etmemizi sağlıyor. Bu, Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışında çıktığı uzun yolculuğu izlemek gibi bir his.

Sergi, akademik desen ve pentür anlayışı ile bu anlayışa karşı füturist ve kübist yansımaları oldukça başarılı bir şekilde bir araya getirerek, bir senteze ulaşmış. Sergideki işler sanatçının birikimini aldığı sanat tarihine bir saygı duruşu izlenimi yaratıyor. Eserler, izleyiciye sanatçının gelecek üretimleri hakkında verdiği ipuçları ile göz kırparken bir yandan yeni merak kapıları aralıyor. Barış Cihanoğlu hep kendisinin bir adım ötesine geçtiği sanat yolculuğunda acaba şimdi nereye gidiyor?

1 Oscar Wilde – Reading Zindanı Baladı’ndan

TEILEN
Önceki İçerikAndrei Tarkovsky-Poetic Harmony (Türkçe Altyazılı)
Sonraki İçerikÇOCUK YAZAR DERGİSİ KIŞ SAYISI ÇIKTI
Meltem Tüzün
1988 yılında İstanbul’da doğdu. Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden 2013 yılında mezun oldu. 2014 yılında EVS projesi ile 8 ay İtalya’nın Palermo kentinde yaşadı. Çeşitli Sanat Galerileri’nde galeri asistanlığı ve yöneticiliği yaptı. Online platformlarda Güncel Sanat yazılarını yayınlamaya devam ediyor.