Nietzsche ve Scheler, beraberce “aşağı doğru inen”, dekadan bir dönemi tasvir etseler de, insanlığın başka bir manâda “daha iyiye” gittiğini de eklerler (2007: 25). Ama “iyi tabiatlı” , “kavrayışı daha keskin”, daha rahat ve medeni mizaçlı olmak gibi müspet sonuçları olan bu iyileşme, bir tür “genişleme” değil, “daralmanın” sonucu gibi anlaşılmalıdır. İntikamı alınmamış hınçların birikimi, çelişkili görünse de, gündelik huzurda artışın ve her türden sermaye birikiminin nedeni olur. Özellikle “bir hınç hareketi” olarak Reformasyon sonrası insan, epik eylemlerin, alınacak öclerin, karşılık verilecek garezlerin peşinde olmak yerine, kendisini işine vererek, dünyasal birikimlerini artırmanın yollarını arar. Bu zenginlik, hınç ahlâkının yaratıcı bir nitelik edinmesiyle beraber önceden hiç olmadığı kadar artar. İnsan, öncesiyle karşılaştırılamayacak kadar uzaklara gidip, önceden bilmediği dünyalara açılsa da, bu değişim özünde bir daralmanın karşılığıdır. İşlek bir zekânın aralıksız bulduğu çözümlerin sonuçlarıdır. Özellikle de, kahramanca eylemlerle israf etmediği enerjisini, faydasız intikamlardan kalan zamanını, sermaye biriktirmeye ayırmış burjuva sınıfının eylemleridir.

Nietzsche, bu sınıfın kökenlerini Yahudilerde bulur. Diğerleri savaşırken, türlü intikamlar peşinde koşarken, “Yahudi”, hesap yaparak parasını biriktirir bir kenarda. Üstelik böyle bir zenginleşmeyi güvenceye almak için, türlü intikam ve kahramanlık arayışlarının da önünü kesmeye çalışır. Devlet araçları ve sözleşmelerle eli ayağı bağlanmış yurttaşların yaratılması yolunda bir gayret içerisine girer. Böylece kendi kahramanlık güdülerini, güvenlik arayışıyla ve ürkekliğin temellendirdiği sözleşmelerle değiştirir. Onun gibi, harekete geçmeden önce etraflıca düşünen, muhtemel eyleminin sonuçlarını önceden tartan insan için, sağduyulu ya da sabırlı gibi olumlu sıfatlar kullanılmaya başlanır. Geçmişte olanları unutarak önüne bakmak bir erdem olur. Bu unutkanlık, kindarlığın da sonu demektir. Sevmek ve affetmek üzerine kurulan hayatlardan uzaklaştırılmış olsa da, bir yanda varolmaya devam eden hınç, daha da derinlere gömülür böylece.

Bu sözleşmeler yoluyla, intikam araçları ve hakkı devletin eline geçer (Nietzsche 2007: 58). Adalet, herkesin hak ettiğini bulduğu bir düzen anlamını taşır. Nietzsche’nin adalet olarak tarif ettiğini yasal düzenlemeler gibi anlamak olanaklıdır. İlksel adaletin muhiti olarak bilinçdışından kurtulan intikam arzusu ve bastırılamayan hınçlar, devletin akılcı yasalarının yanında, sivil kurumlar ve yurttaşların vicdanına teslim edilir. Kamuoyu, sözleşmelerle dışarıda bırakılmış hasmane arayışları kendi arasında çözüme kavuşturmayı dener. Kamu vicdanı, sözgelimi bir düelloda ya da kan davalarında olduğu gibi, kendi bildiği gibi intikamını almak isteyeni, sağduyuya, ortak değerlere, iyiliğe, komşu sevgisine veya insanlığa çağırarak engel olmaya çalışır. Kamuoyunun ya da kamu vicdanının bir kaynağı olduğu adalet, güç istencinin bastırılarak, “iyi niyet”in kurumlaşmasıdır. Hınç arzusunu, kişilerin ya da zümrelerin keyfîliğine terk etmeyen adalet kurumu, intikam biçimlerinin yapılaşması anlamını taşır. Özellikle hınç ahlâkının kurumlaştığı, işler olduğu demokrasilerde, kamuoyunun vicdani tahkimatlarından kurtulan intikamcılar içeri kapatılırlar. İntikamını, asker, polis, savcı gibi konunun uzmanlarına terk etmeyenler, en sonunda ruh doktorlarına, gardiyanlara ya da son çare olarak cellatlara teslim edilirler. Hıncını bastırmayan ya da kurumsal yollardan boşaltmayan, devletin şiddet alanı içerisine girer. Foucault’ya gönderme yaparsak, bu keyfî intikamın öznelerini ayırt etmek, sınıflandırmak da bilimcilerin işi olur. Yasalar, bir zamanlar dinin sağladığı azla yetinirliği, hakkına razılığı, sözleşmeler yardımıyla sağlar.

Nietzsche, modern adalet söylemini, güç istencini sağduyuya, sakin ve akılcı eylemlere tahvil etmeyi öneren hınç ahlâkının devamı sayar. Böyle bir istenci ortaya koyacak bir beden ve onun girişken organların yerini, hesaplayan bir akıl alır. Böyle bir yurttaş, tüm olasılıkları kafasında tecrübe ederek eyleme geçer. Arzusunu ve onunla koşut güç istencini bu şekilde bastırıp, yönelimlerini değiştirdikçe “zekâsı gelişir” (2007: 56). Tüm diğer organlar uysallaşırken, beyin kuvvetlenir ve diğer beden parçalarını, organları birer araca dönüştürür. Bu keskin zekâyla birlikte hafızanın erimi de artar. Beyin, duyduğuna ve hatırladığına tam olarak güvenemediğinden, şüphe başlar. Tüm araçlarını, hatıralarını ve duyum olanaklarını işe koşan bu hesaplayan beyin, eylemini kafasında, kâğıt üzerinde muhayyilesinde tecrübe eder ve çoğu zaman tasarım hâlinde sonlandırır. Nietzsche, ruh sözcüğünden hoşlanmasa da, tüm organların ayrı ayrı katkı sunduğu ve her varlığın sahip olduğu bir “tin”den söz eder. Oysa hınç ahlâkı içinde kazandığı manayla ruh, maddeye, şimdiye, buradaya, dünyasal olana tercüme edilemeyecek bir başka varlığa değer.

Max Scheler

Scheler’e göre, Thomas Aquinas’la beraber, Homerik insanın “sağlıklı” tinselliğine ait ruh ve beden koşutluğu bozulur. Ruh, bedeni işleten bir cevher kıymeti kazanır; kafada tecrübe edilecek, diğer organların seyirci kalacakları bir yaşantının muhtevası olur (1994: 69). Oysa güç istenciyle temellenen bir tinsellik, tüm organlara yayılır ve bedeni, Aristoteles’in anima’sı gibi doldurur. Organlar bu istençle birleştiğinde, dışa doğru harekete geçerler. Bu yaratıcı ve olumlu tinsellikle donanan insan, “yarı-hayvan” olmanın gereği olarak dışarıya çıktıkça varlık kazanır. Oysa hınç ahlâkının, tinsel olanı çileci yöntemlerle içeriye hapsederek yarattığı habis nitelikte ruh, içine girdiği bedeni kendi dairesinde kalmaya zorlar. Yani hep söylendiği gibi beden ruhu değil, ruh bedeni kafesler. Etkin bir tinselliğin hüküm sürdüğü ve kendi değerlerini yaratarak eyleyen insanlardan kurulu epik bir dünyadan uzak düşen kimsenin içerisine düştüğü “boşluk korkusu”nu telafi için, iç dünyalarda ruh adı verilen bir soyutlama ortaya çıkar (Nietzsche 2007: 68). Çileci terbiyenin dayanağı, üzerinde biçim bulduğu boşluğu veya nihilizmi perdeleyen de bu ruh denilen dolgu olur. Sadece dinler değil, belli türde felsefeler de şimdi ve burada varlık kazanan bu tini içeri hapsetmeye çalışır. Duyulardan, duygulanımlardan şüphe etmek bunun bir belirtisidir. Böyle bir felsefe, şimdi ve buradayı hep paranteze alarak sözünü söyler.

Avrupa’da, özellikle Reformasyonla birlikte ‘faydasız çileciliğin’ yönü değişerek, Weberce söylenirse, dünyevi bir yönelim elde eder. Böylece insan aklı, ötedünyanın, kıskanç tanrıların kestirilemez beklenti ve hâllerinden de uzaklaşmış olur. İnsan, kendisindeki hayvanı nasıl kesip attıysa, tanrıyı da öylece dışarıda bırakır. Dünyevi başarıyı kutsallığın bir ölçüsü yapar. Doğasından ve tinselliğinden sıyrılmış bir ruh, dünyevi bir çileciliğin ve onunla ilişkili hınç ahlâkının temel malzemesi olur. Homerik dönemin sonlarında, Helenik tinsellik son bulduğundan bu yana, görkemli bir disiplinle yüzyıllar boyunca terbiye edilen bu ruh, dünyevi adamın işinde gücünde olması için, hıncını, hayvani ya da tanrılara kurban olmaya açık taraflarını ya da üzerine yerleştiği değer yokluğunu görünmez kılan bir iç dünya, ruh ya da psyche geliştirmesini sağlar. Artık insan psikolojisi denilen ruhsal bir aygıttan söz etmek olanaklı olur.

Alıntılar

Nietzsche, Friedrich (2007). On Genaology of Morality, Çev. Carol Diethe, London: Cambridge.

Scheler, Max (1994). Ressentiment, Trans. Louis A. Coser, Visconsin: Marquette Univ. Press.

Kapak Resmi: Otto Dix

TEILEN
Önceki İçerikCemal Süreya’da Bir Ada
Sonraki İçerikGüvercinler de Gitti, Hrant’ın Ardından
Özgür Taburoğlu
1973 Kırşehir doğumlu ve bilgisayar mühendisi olarak hayatını kazanan Özgür Taburoğlu’nun, Bejan ve Baran adında iki çocuğu var. Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (Metis, 2008), Kent Efsaneleri: Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları (Doğu Batı, 2011) ve Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (Doğu Batı, 2013), Boşluk, Aşırılık ve Keyfilik (Doğu Batı, 2016) ve Nazar: Başkası Nasıl Görür ( Doğu Batı, 2017) adlı çalışmaları yayımlandı.