Yaşar Çabuklu 1955’te İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi’nden siyaset bilimi yüksek lisans derecesi aldı (1983). Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi’nde metin yazarlığı yaptı. Yazıları Akıntıya Karşı, Beyaz, İskenderiye Yazıları, Virgül, Defter, Varlık, Birikim, Kara Mecmua, Siyahi, Sempatik Dans, Kaos GL dergilerinde yayımlandı.

Erman Akçay

Kovulanın İzi’nden bu yana düşüncelerinizin değiştiğini söylüyorsunuz. bu değişikliği okuyucular için kısaca özetleyebilir misiniz?

Kovulanın İzi” 2001 de yayınlandı. Kitaptaki yazılar 1987-2000 yılları arasında yazılmıştı. Kitaba yazdığım giriş yazısında bazı yazılara ilişkin görüşlerimin değiştiğini ama yazıların ruhuna zarar vermemek için sadece küçük değişiklikler yaptığımı, şiddete prim veren bir yazımı kitaba almadığımı yazdım. Önsözde bahsettiğim değişen görüşlerim genel olarak geçmişte toplumsal cinsiyete hak ettiği önemi vermememle ilişkiliydi.

Kitap yayınlandıktan sonra bugüne kadarki süreçte de görüşlerimde değişiklikler oldu. İlk kitabımda cinsel yönelimi ihmal ettiğimi gördüm. Kitaptaki yazılarımda kültür/uygarlık/söylem/iktidar dışı bir alan olduğunu varsayıyordum, bugün böyle bir alanın olmadığını, söylem öncesi, sembolik düzen öncesi bir hakikatin, gerçeğin olmadığını düşünüyorum. Geriye kültürün/uygarlığın çatlatılması, aşındırılması, teşhiri , eleştirisi vb. kalıyor. Daha sonraki kitaplarımda kendini kesme, ölü sevicilik, mazohizm, fetişizm, hınç, linç, teşhircilik, hayvanlık, seri cinayet vb. ekstrem konular aracılığıyla kültürü deşmeye, onun karanlık bölgelerini eşelemeye çalıştım. Ama tabii ekstrem konular teorik yazılar için sınırlı. Bu nedenle yüz yetmişten fazla konudaki yazılarım içinde cep telefonu, eko-turizm, lüks cipler vb. birçok yazı bulunuyor. Dokuzuncu kitabım yayınlandıktan sonra baktım ki yazılarım sosyolojik makalelere dönüşüyor, içerdikleri yazınsal şiddetin, sertliğin payı azalıyor. Bu noktada artık bu tür yazılar yazmamaya karar verdim. Kovulanın İzi’ndeki gibi sert yazılar yazmak istiyordum. Bir yıllık aradan sonra son kitabım “Kültürün Karanlığı”nı (2012) oluşturan yazıları süreç içinde yazmaya başladım. Bu kitapta Kovulanın İzi’ndeki sert duyguyu kısmen yakaladım, en azından bazı yazılarda. Karanlığa sert ama sakin bir şekilde bakmaya çalıştım. Kitaptaki kültürel-sosyolojik bağlam kovulanın İzi’ne göre daha güçlü.

Yazmayı bıraktığınızdan bahsettiniz, bunun özel bir nedeni var mı?

Her yazarın yazmayı bırakma nedeni farklıdır, bu konuda genelleme yapmayı doğru bulmuyorum. Benim durumumda şöyle oldu: “Kültürün Karanlığı”ndaki yazıların çoğunu yazdıktan sonra ilgilendiğim karanlık konuları teorize etmenin sınırına yaklaştığımı hissettim. Bu nedenle kitabın son bölümünün başlığını “sona doğru” koydum.

Belki yazmaya yeniden başlayabilirim. Ancak sorun şu ki yazmayı istediğim ekstrem konular ancak edebi bir metinle ifade edilebilir ve benim dilim edebiyata uygun değil. 1980’lerden beri “karanlığın edebiyatı” ile yakından ilgilendim.” Kovulanın İzi” edebiyat/deneme okumalarımın etkisi altında yazıldı.

Edebi olmayan ama edebiyatla, felsefeyle temas halinde olan teorik deneme yazmanın sınırları var. Genellikle ya kuru akademik-sosyolojik-felsefi makaleler yazılıyor ya da edebi denemeler. Uzun yıllardır Türkiye’de ve dünyada teorik spekülatif denemeler yazanları arıyorum, izliyorum ama pek fazla yazan yok, yazılanların çoğunu yetersiz buluyorum. Önemsediğim isimleri yazılarımda referans olarak gösterdim.

Yazılarınızda evrensel bir bakış açısını hiç elden bırakmadınız. Türkiye hakkında neler düşünüyorsunuz?

Evrenselliğe inanmıyorum. Evrensellik denilen şey genellikle batının evrenselliğidir. 18. ve 19.yy batı evrenselliği ötekileştirmeye dayanıyordu. Kadınlar, siyahlar, sakatlar, eşcinseller, etnik azınlıklar vb. ayrımcılığa uğruyordu. Türkiye ile ilgili sorular çok geniş kapsamlı. Kısa bir özetle anlatamam bunları. Daha spesifik sorular sorarsanız cevaplayabilirim.

Geçmişte Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal gibi büyük şairler yetiştirmiş bir toplumuz, şu an için böylesi gönül erlerine rastlayamıyoruz, geçmişle övünüyoruz.

Bugünün toplumu geçmiştekinden farklı. Halk kültürü denen şey zayıflıyor, ana akım medyanın, televizyonun biçimlendirdiği ticari bir pop kültür öne çıkıyor ve halk bu yeni kültürü tüketiyor. Tasavvufun sosyal-kültürel koşulları giderek ortadan kalkıyor. Halk kültürü denilen şey batıda folklorik bir öğedir artık, yerel bir çeşnidir.

Toplumların aydınlanmasının bilinçli olarak engellendiğini düşünmek paranoyakça bir düşünce midir?

Bugün bilimin teknolojinin nimetlerinden başta parası olanlar olmak üzere birçok toplumsal kesim farklı ölçülerde yararlanıyor. Dünyada görece daha demokratik kültürler de var daha otoriter kültürler de. Patriyarkayı sadece devlet yaratmadı, toplum gündelik hayatı içinde patriyarkal ilişkileri bizzat üretiyor. Önce toplumsal çoğunluk patriyarkal, homofobik değerlerinden kurtulmaya çalışsın, AVM lere, kent mekanlarının ticarileştirilmesine karşı çıksın, üniversitelerin bilimsel özerkliğine sahip çıksın. Toplumsal çoğunluk muhafazakar ve konformist; onu “aydınlatmak” isteyenlere seçimlerde darbe üstüne darbe indiriyor. Cioran’ın şu minvalde sevdiğim bir cümlesi var: “ halk için üzülmeyi bırakın: meselesi çözümsüzdür”

Post-yapısalcı ekole mensup bir entelektüel olduğunuzu biliyoruz. Bizlere bu düşünce ekolünden biraz bahseder misiniz?

Çok geniş bir soru, burada özetleyemem. Derrida’ya pek yakın değilim. Foucault’yu önemli buluyorum. Modern toplumu eleştirirken ondan yararlandım. Ama Foucault’cu değilim! Foucault Marx’ın sosyal-politik görüşlerini eleştirmedi. Hermafrodit Herculine üzerine yazısında söylem öncesi bir beden olabileceğini söyledi ki bu yanlıştır. Humeyni’yi destekledi.

Cioran’ı kendime yakın buluyorum. Yazdıklarında çok sayıda yanlış tespit var, birbirleriyle çelişen cümleleri var, teorik-sosyolojik temeli zayıf, çok özgün şeyler söylemiyor. Ama yine de insana ve onun kültürüne yaklaşımı ana hatlarıyla doğru.

Hayata karşı mesafeli bir tavrınız var, her zaman böyle miydiniz? Karamsar biri misinizdir yoksa bu yönünüzü çalışmalarınızda mı kullanıyorsunuz?

Mesafeli olmak eleştirel olabilmenin önemli koşullarından biri. Yakınlığı dışlayan bir şey değil bu hatta yakınlığı daha değerli kılan bir şey. Kötümserlik/iyimserlik gibi karşıtlıklar sorunlu ve göreceli. Karamsarlık genellikle topluma ilişkin bir umuda bağlı olarak düşünülüyor ki bence bu yanlış. Toplumsal çoğunluk genellikle egemen söylemin farklı biçimlerini içselleştirir. Eleştirel birinin zaten topluma ilişkin fazla bir umut beslememesi gerekir.

Toplumsal durum şöyle ya da böyle olabilir, iç karartıcı olabilir. Ulus denilen şey devletin yukarıdan aşağıya kurduğu, sınırlarını, yasalarını, ulusal bayramlarını, resmi dilini belirlediği, farklı etnik, dinsel vb. topluluklar arasında bir hiyerarşi ilişkisi kurduğu, homojenleştirmeye çalıştığı bir yığındır. Birey bu yığınla bir kader ortaklığı içine girmek zorunda değildir. O , imkanları çerçevesinde kendi istediği gibi yaşamaya çalışır, kendi çevresi içinde kurar mutluluğunu ya da mutsuzluğunu.

Edebiyatla aranız nasıl? Neler okumaktan hoşlanırsınız?

Eskiye göre daha az ilgiliyim edebiyatla. Faulkner, Celine, Duras, Beckett, Vüs’at O. Bener sevdiğim yazarlardan bazıları.

Bizi kırmayıp, söyleşiye katıldığınız için çok teşekkürler. Eklemek istediğiniz bir şeyler varsa buyrun lütfen.

Çok teşekkür ederim.

 İstanbul 2014

Yaşar Çabuklu’nun kitapları:

Kovulanın İzi (2001)

Özgürlükçü Düşüncenin Peşinde (2003)

Postmodern Toplumda Kriz ve Siyaset (2004)

Toplumsalın Sınırındaki Beden (2004)

Uzam ve Kötülük (2005)

Bedenin Farklı Halleri (2006)

Toplumsal Kurgular ve Cinsiyetçilik (2007)

Toplumsal Performanslar (2009)

Postmodern Toplumdan Kesitler (2010)

Kültürün Karanlığı (2012)

TEILEN
Önceki İçerikKarl Marx’ın Animesi Yapıldı.
Sonraki İçerikHUZURSUZ METİN(LER)DEN BAHSEDİYORUM!
Erman Akçay
1982 İstanbul doğumlu, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu, birçok farklı disiplinde işler üretmiş grafik sanatçısı, okur yazar, eleştirmen ve artizan.