İlk yazı ve yazı ile temaslar tarihine bakacak olursak, ilk olarak yazı bize Yaratıcı’dan indirilen suhuflar (sayfalar) şeklinde gelmiş diyebiliriz. Çünkü bazı peygamberlere suhuflar indirildiği biliniyor. Yani yazının başlangıcı ilk insan, ilk peygamber Hazreti Adem’e kadar uzanıyor sonucuna ulaşabiliriz.

Sonrasında Sümerler M.Ö 3500 civarında ‘insanlık tarihinin’ ilk yazı sistemini tabletlere yazarak geliştirdiler. Yazının tarihsel kökeni şöyle dursun, bizi aslında ilgilendiren en önemli konu yazıya neden gerek duyuldu sorusudur. Elbette bu sorunun birden fazla cevabı vardır, fakat cevap edebiyata dayandırılacak olursa, yazarın eserinde yer verdiği üzere Jean-Paul Sartre’ın cümlesi tam oturacaktır; ‘insan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır.’

Söz uçar, yazı kalır.’

Semih Gümüş, kitabına şimdilerdeki öykü, şiir ve romanı otuz yıl öncesiyle kıyaslayarak başlamayı tercih etmiş. Tabi ki şimdilerde, otuz yıl öncesine göre daha çekici olduğuna vurgu yaparak. İlk gençlik yıllarını en çok şiire veren, yaşadığı yıllarda edebiyatın çok da önemsenmediğinden dem vuran yazar, edebiyatı, kalıplara ve kurallara sığdırılması olanaksız olarak nitelendirerek, kurmaca dolayısıyla imgesel ve düşsel suların içinde keşfedilmeyi bekleyen bir dünya olarak görmektedir. Yazarlığa hangi yoldan yürüneceği, o yolun yordamları, sonunda varılacak yere nasıl varılacağına ilişkin sağlam ipuçlarını eserde bulabilirsiniz. Bir bakış açısının, içgörü, sonunda kendimize göre bir okuma biçimi kazandırdığını, doğru okumakla yazmak arasındaki paydanın gitgide büyüdüğünü de dile getirirken aynı zamanda; okumakla yazmanın, birbirinin içine geçmiş bir süreç olarak görmekte ki, bunun haklılık payı oldukça yüksektir, uzun soluklu bir eser bırakmak adına.

Kişinin kendi benliğini kuşanması açısından, bir kişinin öznel yorum ve yargılarıyla belirlenmiş bir yola girmenin sakıncalarını anlatan yazar, ‘ yaratıcı yazarlık çalışmasının bir grubun parçası olarak kolektif biçimde yürütmenin, yazar adayının bir değil, bir çok kişinin düşünceleri içinden geçerek bir yol bulması, hiç kuşku yok ki daha nesnel seçimler yapmasını sağlar’ cümlesine ilave ile, yazardan bal arısı metaforunda olduğu gibi tüm çiçeklerden öz toplayıp, kendi balını yapması beklenir. Aynı zamanda ‘kitapların, yazarlık çalışmalarında öğrenileceklerle karşılaştırılamayacak kadar zengin bilgi depoları’ olduğuna dikkat çeken yazar, yaratıcı yazarlığın bir yazardan öğrenilemeyeceği gibi, yazarlık okullarında ya da atölyelerinde de öğrenilmeyeceği, yazarlığın tamamen bireysel bir uğraş olduğunu dile getiriyor.

Kendini şiir, öykü ya da roman yazmaya gönül indirmeyen az sayıda yazardan biri sayan Semih Gümüş, ‘yazarın ilk etapta ne yazmaya karar vermesi, nitelikli edebiyatın nasıl bulunacağını öğrenmesi ve iyi yazmak, yazınsal değerlerin yanından ayrılmaması gerektiği’ düsturuyla; ‘sıra ne yazmaya geldiğinde, şiir mi, roman mı, öykü mü? İkisi ya da üçü birden mi? Eleştiri ya da denemenin arka sokaklarına gireceklerin pek çıkacağını sanmıyorum’ diye uyaran yazar, tavsiyede bulunmayı ihmal etmiyor. Sözcük bilincinin mutlak gerekliliğini savunurken, aynı zamanda birbirini tamamlayan ve yazının olmazsa olmazı diye nitelendirebileceğimiz başlıkları da sırasıyla; gözlemleri yazıya aktarabilmek, sıkı bir okuyucu olmanın yanı sıra nitelikli bir okuma yapmak, gerçeklik ve kurmaca kavramlarının önemine dikkat etmek gerektiğini savunuyor.

Yazdıkça yazmayı öğrenir insan’

Yazar, ‘ne yazacağım sorusunun karşılığı, her şeydir’ sorusuna cevaben ve yine kendi tabirince ‘önemli şeyler yazma zorunluluğu hissine kapılmadan, tam tersine en önemsiz şeylerin içinde has edebiyatın değerleri kendini bulsun ve basit şeylerin aslında hayatımız için ne denli önemli olduğu anlaşılsın’ diyerek yazar adaylarını da yüreklendiriyor. Yazarlığın aslında kişinin kendi eleştirmeni, ‘kendi olanların’ işi diye nitelendiren yazar, sürekli onay alma duygusundan uzak durulmasının altını çizmektedir. ‘Başkasının düşüncesi, başkasınındır sonunda; oysa kitaplarla aramızda kimse olmaz.’ Kısacası yazarlık diğer yazarlardan değil, kitaplardan öğrenilir ve bu ders yaşamımız boyunca aldığımız en büyük ders olacak’ dip notunu düşmektedir.

Eleştirmen-Yazar Semih Gümüş, ‘Yazar Olabilir miyim?’ adlı eserinde roman ya da öykünün okuyanları etkileme gücünün nereden geldiği sorusuna dikkat çekerek, öykü roman ayırımından bahsederken, ‘öykücü mikro öğelerle çalışırken, romancı gözle görülür öğeleri düzenler’ benzetmesi yapmıştır.

Eserinde Dört Aşamalı Okuma Önerisi, Mario Vargas Llosa ‘dan Öğütler, Kurmacanın bazı öğelerine, Marquez’den çeşitli öğütlere de yer veren Semih Gümüş, Olay Örgüsü ve Düğümleri Bağlamak bölümünde, ‘olay örgüsünün, çözülmesi çok kolay, herhangi bir okurun hemen ilk okumada anlayacağı nitelikteki düğümlerle bağlanabileceği gibi, çözülmesi zor, belki ikinci okumayı gerektirecek kapalılıkta, söz yerindeyse, gemici düğümüyle özdeş düğümlerle de tasarlanabileceğinin’ ipuçlarını vermiştir. Yazınsal metinlerin vazgeçilmezleri eserdeki başlıklar arasında. Mekanların ve nesnelerin işlevleri de göz ardı edilmemiş elbette. Michel Butor’un sözüne de eserinde yer veren yazar, ‘dolayısıyla bir roman yazmak, yalnızca insanın eylemlerinden kurulu bir bütün oluşturmak değil, ama aynı zamanda, kişilerle yakından ya da uzaktan zorunlu olarak bağlı bir nesneler bütünü oluşturmak demektir.’

Genel hatlarıyla yazarların, özelde de yazar adaylarının, yazmaya başlamadan önce mutlaka okuması gereken bir eser, kanaatim ders kitabı niteliği taşıdığı. Semih Gümüş’ün biyografisine bakıldığında, Fen Lisesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olup da edebiyatın bu denli içinde yerini alması oldukça dikkatimi çekti. Bu minvalde, edebiyatın aslında duyguyla değil akılla okunup yazıldığı da verdiği dersler arasında, fakat yazar, ‘metnin dilini kullanarak öykünün ya da romanın kişileri, hikayesi, olayları, ilişkileri üstünden içeri girmeyi başarırsa o başka’ diye eklemeyi unutmuyor.

Yazmaya geç başlayanları sayısının çok olduğunu düşünen yazar, ‘günlük hayatın çetin koşulları, geç kalanların moralini olumsuz etkilese de bunun aslında iyiye yorulabilecek bir yanı olduğunu ve gecikme boyunca biriktirilenler erken yaşlardakilerden her zaman daha çok olduğuna dikkat çekerek, Norman Maclean’ın yetmiş bir yaşında yazmış olduğu ‘Bizi Ayıran Nehir’ romanından etkilendiğini söyleyen Semih Gümüş, kitabında okuyucularına son söz yerine; ‘zamana aldırmaksızın elinden geldiğinin en iyisini yaparak (yayımlamak kaygısından uzak bir şekilde) yol almak, yazıda kendi sesini arayarak ve bir o kadar okumayı da kararlılıkla sürdürerek, nitelikli edebiyatın karşısında hiçbir engel duramaz’ ve ‘doğru bir okuma biçimi edinmiş, dolayısıyla okuduklarının anlamlarını kendi başına sökebilen ve kendi yazdıklarını bütün yazınsal öğeleri soyutlayarak çözümleyebilen, eleştirebilen yazar adayı, aynı zamanda okumayla yoğun ve sürekli bir ilişki içinde yaşamayı başarabilirse, yazmayı da er geç başarır’ cümlelerini öğüt olarak bırakıyor.

Yaptığı işin inceliklerine vakıf olmak isteyenler için ideal tavsiyesiyle, vesselam…

 


Yazar Olabilir miyim?/ Yaratıcı Yazarlık Dersleri 

Semih Gümüş Eleştiri/Deneme

Notos Kitap Yayınevi