(Hüseyin Kıran’ın ‘Küstah’ İsimli Eseri Üzerine Bir Kritik)

acımızdan uluyoruz tahta atlar bilir bunu

bir ulu doluluk gelip bize yerleşsin.”

(Bazı Şeyler Kendini Yumuşatsın – 88)

Tarihin en güçlü muhalifleri edebiyatın içinden çıkmıştır. Şiirse yapısı gereği bu muhalif olma halinin hem en güçlü olduğu alan hem de kuşkusuz bu halin en yakıştığı öbeğidir. Uzak yakın herkesin bir yönüyle kavradığı ve çok da karmaşık olmadığını düşündüğü bir sözcüktür muhalefet yahut muhaliflik. Siyasi ve toplumsal terminolojiden çokça aşinayızdır ona. Sempatisi; iktidar karşısında kontrol mekanizması olmasından çok marjinal karşılanan eğilimlerin; ezilen, görmezden gelinen, yok sayılan mecraların doğal yerleşkesi olmasındandır. Buraya kadar anladığımız; modern bir zihin yaklaşımıdır. Çünkü işin içine demokratik kültür, doğal haklar vb. unsurlar girecektir ve bu daha çok siyasi yönü olan bir tartışmanın alanıdır. Ancak muhalif tavır; bunun çok daha üstünde anlamı olan bir hâl ki bizim için, işin bu kısmı daha hayatî ve konumuzla ilintili. Mevcut yaşamla ilgili olumlu yargılarda bulunmanın güçleştiği, hele ki bizim buralarda ise imkânsıza dönüştüğü zamanlardayız. İşte bu noktada düşünen, kafa yoran, eli kalem tutanların; sözün dönüştürücü gücüne itimat edip buradan bir yol açmaları gerekiyor. Sizlere bahsetmek istediğim bir isim var ki onun da tam olarak bu cenahta yer almaya çalıştığını görüyoruz: Hüseyin Kıran

Sanatı ve şiiri için söze girişmeden; kendini, verili hayatı değiştirmeye adadığını, bunu bir savaş olarak gördüğünü söyleyen bir insan olduğundan bahsetmek gerekecektir. O; eski olarak tanımladığı ve işlemediği kanısına vardığı özneyi değiştirmek için mücadele ettiğini söylemektedir. Bunun; ciddi bir savaşım olduğunun üstüne basa basa hem de. Romancı ve şair kimliğiyle varlığını buradan tanımlıyor Kıran bir söyleşisinde. Yazımın başında sözünü ettiğim muhaliflik tanımlamasında; şimdi açmaya çalışacağım kısım; şairin kendini tanımladığı çeşitli mecralardaki tümceleriyle paralellik gösteriyor. Yaşama dair külliyen bir muhalif duruş. Ama karşı çıkış noktalarında çoğu kez görmediğimiz ölçüde analitik bir gerekçelendirmeyi yaparak bu muhalefeti yaşatma Kıran’ı ayıran özellik. İnsanı dünyaya maruz kalma halinde gören şair-yazar; yeniyi var kılana dek verili yaşama biçimlerine saldırmayı gereklilik olarak görmektedir. İzleklerini şiirlerinde de bulacağımız bir araç olarak doğrudanlık’ı savunan Kıran; kanımca toplum yerine farklı bir özneci yaklaşımı da taşıyor. Kendi ifadeleri ile vermek gerekirse: “daha tekil ve özgün”.

Romancı kimliğiyle de dikkatleri üzerine çeken ve bu alanda şimdiye değin bildiğim kadarıyla iki metne imzasını atan Hüseyin Kıran’ın son şiir kitabı İkaros Yayınları’ndan ‘Küstah’ ismiyle çıkarak okuyucularıyla buluştu. Eserde; şairin daha önce yayımlanmış ilk şiir kitabı olan ‘Madde Kara’da yer alıyor. Böylece ortaya oylumlu bir kitap çıkmış. Okur bu sayede aradan geçen on sene içinde şairin insanı değiştirmek isterken kendini de nasıl bir değişime tabi tuttuğunu gözlemleme fırsatı bulmuş olacak. Bu çalışmada böylesi bir kronolojik gözlem amaçlanmasa da, önce ‘Madde Kara’dan başlamanın daha iyi olacağı kanısındayım. Bir ilk kitap olarak 2004 yılında okuyucu karşına çıkan bu eserde toplamda on şiir yer alıyor. Kıran’ın daha sonra ‘Küstah’ta devam ettireceği epizodik yazış tarzı; baskın olarak hissediliyor buradaki şiirlerinde de. ‘Madde Kara’, ‘Kuzeye Gidenlere Şarkı’, ‘Karanlıkta, …haykırarak’, ‘Sözcüklere Uyarı’, ‘Azalma Burcu’ ve ‘Yaşamakla Buradayım, Evet’ adlı şiirleri buna örnek teşkil ediyor.

 Cezbe, katharsis, dönüşüm hep bu alanın terminolojik anlatımlarıdır. Önce düşünen sonra düşündüğüne dâhil olup düşündüğünü düşünen özne; uzam ölçeğini genişleterek akıl sınırlarına kadar götürebilir.

İlk gençlik dönemlerini ülkenin hayli çalkantılı çağlarında geçirenlere özgü acı tecrübelerle hemhal olan bakış; bu şiirlerin de ruhuna nüksetmişe benziyor. Kitabı açar açmaz daha ilk şiirde karşımıza çıkan o soru cümlesi; peşi sıra bütün aralıklarda cevaplanmaya, adeta açımlanmaya çalışılmış: ‘Başka nasıl olabilir’ Bu gücün ya da dönüştürücü arzunun temelinde yatan emek; başından sezdirilmeye çalışılmış gibidir:

“…yoğundur ağaç / ağaçların büyürken çektiği zahmet / bir ağaç vakur ve sakin / çabalayarak”

(başka nasıl olabilir)

Kıran’ın şiirlerinde karakteristik olarak genel anlatı bilim şeması içinde dikkat çekici unsurların başında enjambment akışı görülmekte. Bu aslında anlatı metinlerinin iç dinamiğini oluşturması bakımından da önemli. Kıran’ın bir roman yazarı olduğu bilgisinden hareketle bu unsur daha yol gösterici olacaktır. Buna çok örnek gösterebiliriz ancak hemen ilk kitabına da adını veren şiirinde, ‘Madde Kara’da örneklemini yakalayabiliyoruz. Beş bölümlük bu şiirinde; bir kentsoylu insanla ve şehirle amansız bir mücadeleye girişilmiş. Benim kendimce ‘görülmüş şiir’ olarak tanımlamaya çalıştığım ve genel kitle tarafından bütününe yahut bir betiğine tepki gösterilmiş eserlerden biri aynı zamanda söz konusu bu şiir. Gezi Direnişi sırasında duvarlarda boy gösteren bir dize olarak: “Alın şimdi bu vahşeti gülle donatın” Bunu önemsiyorum çünkü toplumsal refleksle kullanılmış ibarelerin; birçok eleştiriden, şerhten, tefsirden daha samimi ve daha etkin olduğu düşüncesini benimsiyorum. ‘Madde Kara’; öyle bir şiir ki şehrin içine yerleşen bütün dinamikleri sorgulama arayışında. Yer yer anlatıya içkin olması münasebetiyle -söze boğma- tehlikesini yaşatsa da etkileyici yönü daha ağır basıyor.

[birinci bent: demir, büfeler, vinç, bulvar]

[ikinci bent: sülfür, turfanda, gergin elbiseler, liman, ölçüm aletleri, sinema, asfalt]

[üçüncü bent: sokak lambaları, füzeler, köprüler, sehpa yapıcıları, medreseler, mezbahalar]

[dördüncü bent: çelik kasalar, sayfiye, mezarlıklar]

Anılan bu sözcükler; şehrin içinde hemhal olunan, alışılagelmiş unsurlar olarak bilinir. Şairin hepsinden hareketle eleştiri dağarını kurduğu görülüyor. Bütün yekûn maddenin boyutlarıdır aslında bu. Kastedilen bir karşı oluşum, nesne – maddedir. Şiirin başında “korktum maddeden madde ki ben olmuştur” (madde kara – 1) dizesi; insanın kayboluşunun ben’e dönük ifadesidir. Şairin bazı kapalı olduğunu düşündüğüm ifadeleri mesela renklere vurgu yaptığı dizelerinde yer alıyor. Burada da ‘kırmızı’ o minvalde adını anmamız gerekenlerden. Şairin maddenin halleri sıralamasında nihayete eren son haller: bitkin bir kin halidir. Bu ses; şairin serpiştirdiği ve benim önemli bulduklarım arasından örneklediğim haliyle; etobur şehirlerde küçük şımarık baloncuklu sözcüklere gebe yaşamlara nefret duyan bir sestir: “köprüleri yıkmayan nehir yetmez oldu bana” (madde kara – 3) Kendi beyanıyla “ben edebiyat işinde değilim, savaş içindeyim” diyen Kıran’ın çözüme dair tarifi şu şekildedir:

çünkü evet, yatağından çevrilmelidir bu mendebur ırmak

belli ki basınçla kılınçla hınçla belli ki”

(madde kara – 4)

Varoluşsal muhalefetini; safları bozmaya endeksleyen ve varsılını bir oyunbozan olarak imleyen şair; aslında çeşitli benzetmeler sunduğu ‘güç şiir’de tarihsel ezberlerle oluşturulmuş medeniyeti odağa yerleştirir. Şehirler; kurulan yapıntılar olarak bunun prototipi olmuş, yanılgılar cehennemi halini almıştır. Şair düzeltme olanaklarını kendine dönük vurguyla ima eder: “insanım, budur basit mucizem” (kuzeye gidenlere şarkı – 1) Burada söz konusu ben; müspet anlamda karşılığını bir güruha yaslarken; menfi vurgularda nedense tekilleşir. Şairin bir beden deformasyonu ya da benzeri bir hoşnutsuzluğun lafzen tekerrürü biçiminde çokça yer verdiği betimlemeler; Ahmet Haşim’e benzer tınıları çağrıştırsa da bir soyutlamanın mücessem kılınmış hali olma ihtimali de kuşkusuz var. Tarihselci düşünceyi ve birikimleri sarkastik bulan bir bakış açısıyla içinde devinen öfkeyi gözler önüne taşımaktan çekinmez: “Hayatı hıncın mükemmel terazisiyle tarttım” (aynı – 1) // “Tüm bunlardan uzakta bir, bir ısrarlı ırmak / bir ırmak gibi yerinde diretmek gerek / bir inatla çünkü olur denizlere ulaşmak” (aynı – 2)

Kıran’ın daha sonra ‘Küstah’ta sıkça vurguladığı evrimsel türdeşlik benzeri yakın ilgi ve bu bağın insanın mevcut istisna haline ve de ayrıcalıklı durumuna dönük eleştirileri buradan bile yola çıkmaya başlamıştır:

nesebim bozuldu taşlıklara serildim / bir kardeşim kuyruklu öteki makak / kanıma gizlice uhu katıldı / sanrılara bezendim, denizlerde ılıman / budur bana işaretler aratan”

(sözcüklere uyarı – 1)

Kıran’ın “sözcüklere uyarı”nın bentlerinde de ‘yaşam’ ve ‘şehir’e dair sıkıntılı yaklaşımı devam eder. Yaşamın dayatılmış bir pratik olması sanırım kent kültürünün insanı mecbur kıldığı edinimler ve motivasyondan kaynaklanmakta. Dolayısıyla bu bir mekân – uzam birlikteliği gibi… Buradan asla yüksek cemiyet mensuplarının ve daha çok mikro ölçekte İstanbul’a ‘Istanbul’ diyen zevatın; özlem duyduğu ve çevresindekilere homurdandığı düzeyde bir kent jargonu anlaşılmamalı. Yirmi birinci yüzyılın içinde kentli – kentçi ayırımı giderek seyreldi, artık günümüzde kuşkusuz ayrım yapılamaz. Metropoller herkesi bir şekilde ‘kendinde – var’ kıldı. Dolayısıyla itiraz kabul etmeksizin orada var olanlar orada’lık ile yapışık bir metamorfoza uğruyor. Jestler, tavırlar, talepler bütünleşiyor. Nedeniyse yaşantının ve deneyimlemenin ortaklığı. Kapitalist kültür atıfları artık ağza sakız olduğundan bahis açmaktan imtina etsem de burada konuyu biraz serimlemek adına şöyle söyleyebiliriz ki; kapitalist düzenin sunduğu şölen kültü içinde metropollerin geniş demografik skalasının pek bir ehemmiyeti kalmamış durumda. Jean Baudrillard’ın; refahın eşitlikçi ideolojisi olarak tanımladığı bir durumun işaretçisi sayabileceğim sosyolojik penetrasyon mekânları olan avm’ler bile farksızlığın ve aynı yaşam biçiminin imleyicisi durumunda. Geçmişte şarküteri ürünlerinde alım gücü nedeniyle bir belirleyicilik söz konusuyken, bu gün; toplumun her kesimi aidiyeti refere eden yerel bağları yok sayıp farklı markalardan da olsa aynı mamulü tadabiliyor. Sloganik gelebilecek ama herkes o sosisi yiyebiliyor ve herkes o üç boyutlu sinema salonuna girebiliyor. Burada ayrımcılık kokan imalar elbette dışlanmalı ancak konuyla ilintili kısma geri dönecek olursak Kıran’ın da vurguladığı gibi kent; sana, bana ve ona aynı yaşamı, aynı rutini dikte ediyor. Tüm bu çarpık harmoniye başkaldıran bireyler ise yaftalanıyor ve adeta karantina altına alınıyor.

ama gidecek yer yok yön yok

kırçıl duygularımı buğulu şehre daldırdım

barut yok bulut yok kan var ruh yok

ben ki şehrin horluğunu kaldırmak derdindeydim

şehir…

ustaca kaldırdı beni kendinden.”

(sözcüklere uyarı – 4)

Madde Kara’da beni en çok etkileyenlerden biri olan “bana bazen kelimeler geliyor” şiiri de tam bu aralıkta doğuyor. Kıran’ın düzenle alıp veremediği olan uyumsuz bireyinin konuşlandığı, esrik bir münzevinin söylencesini andıran ama hakikatle kurduğu bağda görmezden gelinemeyecek bir şiir: “bana bazen kelimeler geliyor /açılıyor evrenler, evren ruhları / gerilim, ezber, teneşir tahtası, siper / kelimeler? bildiğim kadarıyla gebe / yeni kelimelere” (bana bazen kelimeler geliyor) Bu şiirin transandantal gücü bana Güngör Dilmen’in “Kurban” adlı oyununda Zehra’nın dönüşümüne tanık olduğumuz ‘tanrı doluyor içime’ diyerek başlayan o enfes tiradı hatırlattı.

Uçarca Uzaklaş…” şiiriyle beraber modeli çıkarılmış bir dünya anlatısı şekillenir. Verimle kaim olan dünya anlatısı, şiirde ön planda tutulur. Bunda insanı kendine bağlayan öylesine büyük bir üst tin mevcuttur ki; şiirin dördüncü bendinde bu daha da belirginleşir.

Azalan’ kişinin karşısında hız olmaktadır. Kıran’ın bugünün bireyinde yer alan en başat öğeyi seçmesi sanırım boşa değildir. Çünkü o tin; hala, “halbuki sazlıklarda sazlayabilirdik” cümlesindeyken aynı zamanda eksik olduğunun da bilincindedir: “demek gereçlerle teçhiz edilmedim” Burada kendi olanaklarının dışında gördüğü gizil ‘kırmızı’ yine okurun karşısına çıkar. Bu renk aslında diğerlerinin normalliğinin(!) göstergesi olan bir duygu durumunun işaretçisi sayılabilir. Tıpkı şehir örneğinde gördüğümüz yaşam – uzam diyalekti; Kıran’ın bir diğer şiirinde dünya ve yaşam çifti için de ilişkilendirilebilir. Yaşamın süfli varsıllığına rağmen koskoca bir yerküre tüm imkân ve ihtişamıyla mevcuttur. Hüseyin Kıran şiirinin kimyasına egemen olan bir diğer diyalektin; (kozmogoni – eskatoloji) kozmolojik öğeler bütünü olarak sürekli irdelenmesi, bu şifreyi kırmaya çalışmak adına yapılıyor gibidir. Manadan yoksun bırakılan yaşamın boyunduruk altına aldığı yerküre; aslında farklı bir dilin ev sahibi mi olmalıdır? Yaşam skalası; tüm yüküne rağmen dünya var olduğu müddetçe değiştirilebilir olma imkânını da içerdiğinden belki de mücadelenin mümkün enerjisi buradan beslenmektedir.

şüphesiz hepimiz biliriz “dünya benim için yaratıldı

yaşamaktan büyük zulüm yok ve ben yaratıldım dünyadan

yıkandığımız hep aynı ırmak” ve yarattım dünyadan çırpınarak”

(olasız diyalektik) (olasız diyalektik)

Hüseyin Kıran’ın 2014’te ‘Küstah’ ismiyle İkaros Yayınları’ndan çıkan kitabında ise yeni on bir şiir yer alıyor. ‘Madde Kara’ya göre daha sembolik bir dilin ağırlığı hissediliyor kitapta. Epizodik şiirlerin oranıysa hemen hemen aynı. Yalnız bu epizotların aynı şiir içindeki sayısal değerinde artış yaşanmış. Kitaba adını veren ‘küstah hayvan tavrıyla’ sekiz bent olarak yazılmış örneğin. ‘hiç söylenmemiş olana’da da aynı sayıyı bulmuş. ‘yaşamak bana yetmemektedir’ ve ‘inanmak çilesi bitti’ ise dokuz bent olarak daha uzun yazılmış şiirler. İçeriklerine az çok değineceğiz ancak varoluşsal irdelemeler yine ana aksı oluşturuyor. Ancak bu irdelemelerin dinsel argümanların kritize edilmesi üzerinden verilmesine bu kitapta daha sık rastlıyoruz.(*) Dil; daha kapalı ve semboller alanı daha geniş bir kullanım alanına yayılmış.(**) ‘Madde Kara’da görülen devrik ‘bir / bu’ nitelemelerine burada ‘ey’ ile başlayan dizeler de eklemlenmiş.(***) Bedene dönük bireysel ifadeler de tıpkı diğer kitaptaki gibi yerini korumuş.(****)

bağışlamanın esirgemenin esiriyiz”

(küstah hayvan tavrıyla – 1 )(*)

yine de ölmezim ey kitabi elma”

(aynı – 8)(*)

beyaz bir kaplan bana gülümsüyor”

(yaşamak bana yetmemektedir)(**)

ve ey şanlı ırmaklarınla yerin yüzünü yürürsün

ve ey şanlı damarların ki yıldırımlarla açılır”

(küstah hayvan tavrıyla – 1 vb. dizeler)(***)

bedenimi kaplayan yarasa teni”

(yaşamak bana yetmemektedir – 1)(****)

Kıran da yeni insanın/öznenin yaratılmasında anarşist güdünün etkisi alttan alta var gibidir. Mihail gibi aksiyoner şiddeti kucaklayıcı, Proudhon gibi mülkiyet temelli hakların reddedicisi bir dil için başka bir şey söylemek oldukça güç görünüyor: “sürülü tarlalar beni fena yapıyor / evlerde biriken un artmaktadır”. (yaşamak bana yetmemektedir – 3) Bu şiir özelinde söylenecek bir diğer husus; birinci tekilin ağzından yazılan ifadelerin içerdiği keskin belirlemeler fakat bu işe yaramamış görünüyor… Retorik vurgular, emir kipli cümleler çoğu zaman bir ışıltı taşırlar, buraya kadar doğru… Ancak bunun aşırıya kaçması şiirdeki durumu gündeme getiriyor. …-tedir/-tadır’lı sözcükler belli bir noktadan sonra teflon etkisi yapmışlar ne yazık ki. Yine de şiirdeki anlam katmanı yitmeyen bazı dizelere dönmek gerek. Beşinci bölümde unutmak fiiliyle düzene karşı koyuş hamlesini gerçekleştirmeye çalışan şiir öznesi; eskiye ait tüm eylemlerin cazibesinin olmadığı konusunda kesindir. Kıran’ın ilk şiir kitabıyla ilgili bir değerlendirmede sıkça Özel’i çağrıştıran bir kalemi olduğuna değiniliyordu. Ben şairler arası etkileşimin hep olağan karşılanması gerektiği fikrini taşıyorum. Üstelik belli bir yaşın üstünde şahin cephe şairlerinin; böylesi riskleri, bile isteye göze alacaklarını da sanmıyorum. Demem o ki buradaki şiir mesela; dikkatli okurlar için bir ansımaya sebep oluyor ama bundan daha fazla da yaklaşmıyor Özel şiirine. Bir söyleyiş benzeşikliği… Zira hiçbir kelime ve bileşimi kimsenin tekelinde olamaz.

artık unutmayı hatırlamak gerekir / yeryüzüne uzanmak bir / yağmur olarak bastırmak buğu olarak / sönmüş ateşten arta kalarak / bir soğuk olarak yalın ayak olarak / diz çöktüm tin bindim haylanmak / başımı döndürmeye yetmemektedir” (aynı – 5)

Bazı çağrışımlara sebep olan dizelerden de söz etmek gerek. “ey kükreyen organ, işlek trafo” ve “kurşun boğaların hızıyla / yüklenirken gövde” tümceleri çift değerlikli okumalara imkân tanıyor. Boğanın piyasa ekonomisinin sembolik değerlerinden birini temsil ettiği yontuyu bilirsiniz. Çağrışımı o kadar kuvvetli oldu ki bunu söylemeden edemeyeceğim. Şiirin ilerleyen bölümlerinde bu yazının içinde değindiğim ama tekrar vurgulamaktan kaçınmayacağım bir gösterge mevcut. İnsanın doğa içinde tüm varlıklarla birleşmesini, doğada ruhsal inisiyasyonunu arayan dizelerde, insani değerler; insan dışı varlıkların özgül imajlarıyla neredeyse bir tutuluyor. Bu aslında başlı başına bir yazı konusu… Benim daha önce şiir yazıcıları arasında böyle bir düşünce içinde olduğunu gördüğüm ve bu sahihlikte gözlemlediğim başka bir isim çıkmadı. Bu açıdan bunu irdelenmesi gerekli bir alan olarak belirtip, bırakıyorum.

size emredilen nedir? / tütünler robotlar insan rulmanları / beni terk etmektedir / baykuş oturuşu bana yerleşir / karaca kaçışı bana yerleşir / uçtukça biliyorum uçtukça tüylenmekteyim / uçmak bana yerleşmektedir”

(aynı – 7)

Şiir içinde tasavvura dönük bütün kalıpların gerisinde ilham; şairin yaratıcılık alanı olarak kabul edilir. Orada geçen zaman yahut eylem sorgulanamaz. Çünkü yaratı süreci bu aşamada kendini ikame eder. Ancak yapıt şairinin elinden çıktıktan sonra bir değerlendirmeden / üzerine söz söylemeden söz edilebilir. Kıran’ın isimsiz bıraktığı şiiri; (… şeklinde geçirilmiş) buna benzer oto yaratım özelliklerini barındıran bir şekilde karşımızda beliriyor. Bu tip şiirlerin estetik hazzı elbette sorgulanabilir, burası okuyucuya kalmış bir iş. Amacım sadece bunun mutfağında yatan düşünsel arka planı resmetmeye çalışmak. Felsefede tamalgı şeklinde ifade edilen ve kendini düşünen düşünce şeklinde yazıya geçirebildiğimiz bir olanak; şiirde ilerdeki atılımlar için şaire bir basamak, bir sıçrama tahtası işlevi de görebilir. Bunun sübjektif yorumları olacaktır. Özgün tarzlar burada konuşulması gayet doğal karşılanabilir farklılıkları işaret eder. Hüseyin Kıran’ın bu şiirinde önce bir kopuş betimlemesi göze çarpmaktadır: “bir halat gerili bükülüyor zorluyor / ne zaman var desem eksilen bir halat / ışık hışımla dolduruyor tükenen benzinimi” (… – 1 yahut “Ayhan Geçkin için şiir”) [vurgu bana ait – M.U.] Kişisel tarihin eskatolojisini imleyen sekanslar oldukça fazla yer alıyor. “bu boğuldukça diri bağıran boğumlu bu / kaçan mor zorlanan göz akşamın mağarasına / bu kokulu taun titremeli bir tanıyorum” (aynı – 2) “dibini yutuyorum böylece nehirlerin ince çamuru… artık korkunç huzurlu çatırdayan bu / çatırdayan şimşek telaşı huzur dolu bu / huzurlu böğüren damlalarla huzurlu / hayat gözlerini kaçırıyor, katlanıyor bana” (aynı – 2) “yükseliyor bataklık ve fişek atılıyor durmadan / akşamlar homurdanarak geceler var gökaçık / giderek yükseliyor heybetli, bıçakelli” (aynı – 3) “ima edildim ve sadece kaldı ardımda sis” (aynı – 4) “bu yarattığım ilk beni, gömülmemi yeni / ilk genliği içimde bir başka bilmediği / ruhluyorum biteviye sürüyor, elinde mızrak / bu beni eski beni eskiden eski rutubetli / burada, her zamanda, dışında, bu zamanın cinsiyeti / ben içinde durmakta, dışında, bir bakıma” (aynı – 5)

Zihin düzeyinde yaşanan çatırdamalar ancak bu tip bir deneyim alanına ayak basanların tahmin edebileceği ölçektedir. Sadece öznesi tarafından tahayyül edilen bir tablo olarak değerlendirildiğinde; olayın asıl kısmı atlanmış, deneyim indirgenmiş olur. Bu öznenin tahayyül edip; dâhil olduğu ben – merkezli tecrübesidir. Sanki yaptığı tablonun içine giren bir ressam gibi o da sanat tecrübesinin içine girer. Kendi adı ve soyadı, üç gün sonra yatırması gerekli elektrik faturası, çocukların okul taksiti verilerini kendinde saklı tutarak girdiği tecrübe alanı ve onun anafor orijini kişiyi kendi adı ve soyadıyla müsemma halinden azade kılarak, başkalaştırır. Cezbe, katharsis, dönüşüm hep bu alanın terminolojik anlatımlarıdır. Önce düşünen sonra düşündüğüne dâhil olup düşündüğünü düşünen özne; uzam ölçeğini genişleterek akıl sınırlarına kadar götürebilir. Burada sınır tecrübeleri denilen durumlar söz konusu olacaktır. Bu tip düşünce mimarisinde kişinin bilinç dışı, belleği, hayalleri kuşkusuz girift bir biçimde birbirine dâhil olur. Kıran’ın şiirlerinde de sembolik olarak bu düşünsel atmosferin zorluğunu – çetrefilliğini gösteren ırmak, kıyı, duvar, kale gibi motifler var. Ancak tüm bunlar çoğu zaman o eşiği aştıktan sonra kişiye engel teşkil etmemektedir.

ey uçuşan kanatlarımdır bu

ey heylenen atı gecenin

ey kağıttan ve ipekten yayılan dalgınlık

ey tutuşan kanatlarımdır bu

beni hecele!”

(beni hecele)

Uçarca Uzaklaş…” şiiriyle beraber modeli çıkarılmış bir dünya anlatısı şekillenir. Verimle kaim olan dünya anlatısı, şiirde ön planda tutulur. Bunda insanı kendine bağlayan öylesine büyük bir üst tin mevcuttur ki; şiirin dördüncü bendinde bu daha da belirginleşir. Ancak birinci ve ikinci bentlerde; “usulca sokuldu / dünya bana doğru, gerilerek” ve “usulca çekildim. / kara ekmekten tenini değdirdi”“biçilmiş çavdar kokusu / ahır ve hardal getirdi. / tuhaftı / verimli” dizeleri fenomen düzeyinde belirgin gücü yansıtmaktaysa da; bu albeni burada bitmez, özsel bilgiyle özneyi etkisizleştiren gücü de taşımaya devam eder. İçteki bilgiyle fenomen düzeyindeki cazibe arasında şairin kategorize ettiği alan ise dinsel argümanlardır.

maya denen şeydi. Ekmeklerin bildiği. / bir sofuca üşümeler eşhedülü ve titrek / yükselen şeyler bunlar yükselerek olan / balina tadında, yağlı ve öğrek / içinde, iç denizinde kayıtsızlığın / küreklerini çeken.”

(uçarca uzaklaş… – 3)

Aynı şiirin beşinci bendinde geçen dizeler kanımca önemli: “ey içi dolu boşluk. ey bir başına kendi olan kendi. / ey tarhlarda gürlenen yumurta, içini aç. / sıkıntısı mermer damarlarının, biçimini seç.” Burada Kıran’ın ‘bir başına kendi olan kendi’ biçiminde ifade ettiği yapı; akıllara Immanuel Kant’ın ‘ding an sich’ kavramını getirmekte. Fenomenal alanın karşıtı olarak bu dünyanın bilgisiyle anlaşılamayacak olan tözsel biriciklik… Kant’ın bu konuda agnostik bir yaklaşım sergilediği bilinir. İşte; Kıran’ın ta başından beridir işlemediğine dair fikir geliştirdiği yapının suretini yırtıp, asıla ulaşma çabasının belkide en net göstergelerinden biri bu kabuldür. Bu; bir beyan olarak şiirin; (text) ve anlatıcı olarak öznenin; içinde işlediği dil mekanizmasıyla beraber güzergâhını da netleştirir. Önem arz eden husus şu ki şair ne kadar kendini anlatsa da okuyucu metni muhatap kabul edecek ve bu bağlamda dilin güzergâhı nereye gidiyor ise okuyucu nezdinde kitap kapağındaki isim de o şekilde tanımlanacaktır. Bu noktada; yukarıdaki veriler; daha önceki enformasyonların ‘nihilist / pasif anarşist’ tanımlamalar getirecek şekilde yorumlanmasına mani olacaktır. Bu sayede; şiir mücadeleye / dönüştürücü eyleme yol alacak ve şairin ifadesiyle itirazda temellenecektir.

Benzer tavırları sebebiyle burada “inanmak çilesi bitti” ve “and suresi” şiirlerinden beraberce söz etmek yeterli olacak. Tanrısal egemenliğin reddi ve özellikle İslamiyet’in merkeze alındığı şiirler şeklinde değerlendirilebilir. İlk şiir bir alınlığın cevabıyla açılır ve şiirin sesi kendine radikal eğilimlerin sorunlu yönlerinden beslenerek bir karşıtlık geliştirir: “domuz bağlarının hıncı / eriyerek geri geldi, komut verildi, filhakika / kan görünce salavat getirenler, bermutat, geri geldi / şimdi uzunca hatırla beni / çünkü bilemedim doksan dokuzu saymayı / otuz iç pek müşküldü, on dört belki” (inanmak çilesi bitti – 1)

Şiirin ikinci bölümüyle kendine dönen bir ironinin kanalı açılmış gibidir: “belki böyledir, yüz geçer Allah geçer su geçer / tüfekler konuşur tendir yanar / ısrar etmeli, ruhtur siner, yazgı bozmaya çıkılır ey / yazgı dediğin gece gelişli bir şeydir ki” (aynı – 2)

And suresi” adlı şiir de bu minvalde ilerler. Humor; içerden bir düzenlemeyle şiirden çıkarılmış gibidir. Şiirde geçen antlar bu minvalde kullanılmıştır. Sıralaması yapılmak gerekirse: ad, kabuk, kül, su, karanfil, ayrıştıranlar, kuru soğuk, atalar, insan ve ete yapılan yeminlerle kurulan şiir; sure içindeki ayet gibi formlaştırılarak sunulmuştur. Bu merak uyandırıcı bir etkiyi de tetikleyebilir. Şiirde acıyı ve bu duruşun savunusunu belirten dizelerden bazıları ise şu şekilde gösterilebilir: “ne zaman kımıldasa edep yerlerim / dipçiğinle hizalıyorum / suya varıyorum / küle varıyorum / bir teslim duygusuyla yatışıyor tenim / ancak hizaladıkça azım / çünkü sertelişte gelişim var / kaçmıyor gözümden” // “dünya… insan onun meyvesidir / ısırılsa da / ve kendisi ısırmıştır dünyayı” // “insan… şimşek altında sinik / şehir altında güdük /sümük içinde daha / hayretler içinde / memeli sonra / sokulgan ve amansız / ne zaman kesilse sıcak kanlı / ihmal etmiş kendini çok / olsun… / ellerini hınçla toprağa sokmuştur / hayvanların genç kalbine gerek / madenleri damarına sokmuştur / inatçı yerlerine dişilerin / secdem budur diyerek” Burada; maskülen tavrın biraz da olsa incitici dokusu hissediliyor. Bunu belirtmeden geçmeyelim.

Okuduğunuz yazının sınırlılığından yer veremesem de okuyucuların Kıran’ın “insana sığınırım…” şiirini; Kant’ın ‘yüce’ kavramı eşliğinde okumalarını salık veriyorum. İlginç noktaları keşfedebilirsiniz. ‘Küstah’ta şairin; evrenin varlığını, bilimsel teorinin dayandırdığı şekliyle kavradığını görüyoruz: “bir büyük bulut dondu / gergin ve tutumlu / bir büyük bulut dondu / kusurlu…” (hiç söylenmemiş olana – 8) Bu kusur elbette şairin gördüğüncedir. Ancak kitabının son şiiri olan “bazı şeyler kendini yumuşatsın”; bu kusurları nasıl yok edebileceğimizin tarifi biçiminde kaleme alınmıştır. Üstelik Kıran; bunu toparlama ve nihayete erdirme düşüncesiyle değil gayet somut örnekler vererek sunar. Tüm bu çağın sıkıntısına iki temel çözüm önerisi getirir: ‘Yumuşama ve yavaşlama.’