İnci Aral; bu toplumsal çürümenin içerisinden, tanıdığı, yaşamlarına tanık olduğu karakterleri bize sunuyor. Bunu yaparken ise, son otuz yılın siyaset ve kültür modasına sığınmıyor.

Edebiyatımızın, eskiden bu yana, yaşadığı döneme tanık ve müdahil olma iddiası ile üreten yazarlarından İnci Aral’ın; renklerin toplumsal kod ve bunların bilinçaltımıza yansıyan hallerinden esinlenerek isimlendirdiği üçlemesini oluşturan Yeşil, Mor ve Safran Sarı romanları; hem farklı dönemlerde çekilmiş birer fotoğraf hem de geleceğe ilişkin öngörülerden mürekkep tek bir eser olarak okunabiliyor. Kitapların ön adı olan Yeni Yalan Zamanlar ise, hem dünyada hem de ülkemizde hangi dönemde yaşadığımızın tespiti oluyor ve maalesef hem yeni hem yalan hem de egemen olanın kudretini özetlemekten başka bir görevi olmayan zaman kavramı, bizim büyük çaresizliğimizi imliyor.

Yazar, üçlemenin ilk kitabı olan Yeşil’de, siyaseten günümüzü görmek açısından erken denilebilecek bir süreçte, 1992-94 kavşağında; henüz devletli olamasa da toplumsal yapıya nüfuz edebilen, insanların yaşam tarzını değiştirmeye ve yönlendirmeye aday olan politik İslamcıların yükselişine dikkat çekiyor. Aral’ın önceki ve sonraki kitaplarında pek rastlamayacağımız, dilsel alanda olmasa bile anlatım ve kurgu açısından modernist yazını yer yer terk ettiği, başka ve kendisi açısından deneysel olarak görülebilecek bir tarzla kaleme alınan Yeşil’de; yazar, geleceğin Türkiye’sinde kimin kazanacağını, kimin kaybetmeye mahkûm olduğunu anlatıyor. Kitaptaki karakterlerin yaşadıkları; birkaç yıl önce reel anlamda etkinliğini ve ideolojik varlığını kaybeden sosyalizmin, ülkemiz özelinde Cumhuriyet değerlerinin diyelim, eksikliğinde ve yokluğunda ortaya çıkan ve para, kariyer ve çıkar üzerinden şekillenen ilkesizliğin, toplumu ve bireyleri nereye götürebileceğinin ilk notları oluyor.

En başta, bir üçlemenin ilk kitabı olması amacıyla kaleme alınmayan Yeşil’de, yazarın üçleme boyunca sahip olacağı bakışı net olarak görülüyor. Safran Sarı’dan sonra kendisiyle yapılan bir mülakattaki sözlerini hatırlatmak gerekirse, şöyle diyor İnci Aral: “Bu yeni dünya düzeni ya da küreselleşme denilen olgu yeni bir keşifmiş gibi sunuldu ama kapitalizmin ve yeni emperyalizmin allı pullu bir versiyonuydu. Bize dayatılan her türlü yoz hayat biçimi, tüketim modelleri ve dünyayı kavrama bilgisi eski yalanlar üzerine oturtulmuştur. Geleceğin önünü kesen de budur.” Yazar, geleceğin önünün kesildiğini düşünüyor ve karakterlerine bir oyunun çaresiz sürdürücüleri olma rolünü oynatıyor. Zaten üçleme boyunca, hep kötüler kazanıyor.

Aral, konuşmasını şöyle sürdürüyor: “Küreselleşme insanlara özgürlük, refah, mutluluk vaat etti. Ancak bunlar hayal oldu. Bizim gibi her bakımdan zengin kaynaklara sahip gelişmekte olan ülkelerin maddi manevi sömürüsünü hedefleyen bir sistem, yozluk, sığlık ve içeriksizliği güzel ve dertsiz göstererek düşünmemeyi dayattı. İnsani ilişkilerimiz, kültürel dokumuz tahrip edilmeye yöneldi. Sistemli bir biçimde içimizi boşaltmaya çalışıyorlar.”

Yeni yalan zamanlar’ın başat eylemleri; toplumsal konumlarından koparılıp yalnızlaştırılan, sinikleştirilen, hiçleştirilen insanların para kazanma, yükselme, her konuda hızla ve iştahla tüketme, sapkınca dine veya cinselliğe sarılma, ölümlere, zorbalığa, baskıya ve sömürüye karşı, içe kapanarak yok hükmünde bir tavır almaları; değerlerinin değersizleştirildiği, bunu fark ettikçe korkusu büyüyen, korktukça vicdansızlaşan bireylerin hayata tutunmak için kendilerini kendi elleriyle yok etmeleri oluyor.

İnci Aral; bu toplumsal çürümenin içerisinden, tanıdığı, yaşamlarına tanık olduğu karakterleri bize sunuyor. Bunu yaparken ise, son otuz yılın siyaset ve kültür modasına sığınmıyor. Kadınları, eşcinselleri, fahişeleri, tarikatçıları, yasadışı iş tutan adamları, kadınları anlatıyor sıkça; ancak bunları neoliberalizmin ve postmodernizmin dayattığı gibi, kimlikleri üzerinden değil, onların içsel ve toplumsal çatışmalarına ayna tutarak okura aktarıyor. Bu bağlamda İnci Aral, bu tekelci ve piyasacı edebiyat ortamında zor olanı yapıyor. Okurun zihnini popüler ve bayağı olanla doldurmaya uğraşmıyor.

Yazar, gerçek bir edebiyatçı olarak, yarın olacağı dünden söylüyor. Bunu görmek için Yeşil kitabında yarattığı distopyaya dikkatle bakmak bile yetiyor. Burada; bir radikal dinci ekip büyük kentin varoşlarından merkeze doğru güçlenerek büyüyüp ülke yönetimi ele geçiriyor, örneğin içkiyi belli saatlerde sınırlı olarak sattırma gibi ufak provalarının ardından, nihayetinde bir darbeyle iktidarı ele geçirip milli bayramları yasaklıyor, Batıcılığı temsil eden tüm kişileri tutuklayıp modern kurumları kapatıyor, 2 Temmuz’un bundan böyle “Kurtuluş Günü” olarak kutlanacağını duyuruyor.

Orhan Kemal Roman Ödüllü Mor ise, doksanlı yıllar boyunca süren bir istikrarsızlığın siyasi sonuçlarına ulaştığı ve tahmin edilenin başa geldiği yıllarda, 2003-04’te yazılıyor. Ancak Yeşil’deki politik analiz burada pek yapılmıyor. Mor, kadınlar üzerinden aslında erkeklerin anlatıldığı bir tez-romana benziyor. Karakterler; yoksul, genç, yaşlı, ihtiraslı, cinselliğe aç, âşık olmaya muhtaç kadınlar ve bedel ödeyen, kullanılan, ölen, öldürülen, terk edilen erkekler oluyor. Kadın bir yazar olarak kadınları liberal-feminizm örtüsünün altına saklayıp koruyup kollamıyor İnci Aral. İnsanın toplumsal bir varlık olma sürecinde bastırmak, gizlemek, yok saymak zorunda kaldığı dürtülerinin ikili ilişkilere nasıl yansıdığını anlatıyor, kadınların kadınlıklarından gelen gizil ve kötücül güçle neler yapabileceklerini çiziyor.

Üçlemenin, 2012’de çıkan son kitabı Safran Sarı ise, Yeşil’de tek başına olan ve zaten intiharı seçen, yalan zamanlara, cinselliğe saplanmış aşk anlayışına, yozlaşan arkadaşlık dostluk ilişkilerine, eski solcuların köşe dönmelerine tahammül edemeyen; yalnız ama duyarlı, yazar olma hevesindeki Nedim’den sonra; üçlemede umutlu olabilen, en azından bunun için çaba sarf eden Volkan karakterini sunması açısından önem arz ediyor. Yazar bir kez daha, başka türlü de düşünülüp yaşanılabileceğini söylemekle beraber; bunun bu yeni yalan zamanlar’da mümkün olmadığını tekrar gösteriyor.

Hem Nedim hem de Volkan, kaybetmenin kesinliğini vurgulamak için yaratılıyor. Nedim’i intihara sürükleyen, dinci bir üvey babanın tacizleriyle büyüyen ve hayattan intikamını insanları aldatarak ve kandırarak alan Eda iken; Volkan’ı tüm ümitlerine ve cesaretine rağmen hayata küstüren de çalışmanın, üretmenin, hayatını tek başına kazanmanın zorluğuna tahammül edemeyip fahişeliği seçen Eylem oluyor. Tüm toplumsal çöküş hallerini, çelişkileri ve yozlukları kişilik ve yaşamlarında temsil eden bu iki kadın, öyle ya da böyle, yaşamlarına devam edecekken; Nedim ve Volkan, yok olarak veya yok olmuş biçimde yaşayarak bedel ödüyorlar.

İncir Aral’ın, ister istemez, Polonyalı sinema yönetmeni Krzysztof Kieślowski’nin üç renk üçlemesini (Mavi, Beyaz, Kırmızı) akla getiren bu üç renkli (Yeşil, Mor, Safran Sarı) romanları; göndermeler, soyutlamalar, paralel anlatımlarla dolu, farklı değerlendirmelere olanak sunan, son dönem Türk edebiyatının önemli eserleri arasına giriyor. Yazarın berrak dili, duru anlatımı; topa girmekten kaçmayışı, riskli de olsa öngörülerde bulunması; üçlemeyi daha da okunur kılıyor.

Yeni yalan zamanlar’da doğru olabilmeyi ve kalabilmeyi bireysel ve toplumsal açıdan fazlaca önemsediğini edebiyat dışı güncel söz ve yazılarından da bildiğimiz bu değerli aydın yazarın; 2014’te yayımlanan romanı Kendi Gecesinde de, Safran Sarı’daki yan ama önemli karakterlerden birinin öyküsünü anlatması bakımından, üçlemeye ek olarak okunabiliyor.

TEILEN
Önceki İçerikMağara Ressamıyla Yaşıt Bir Râvi: Murat Morova
Sonraki İçerikJoseph Beuys ya da Proleterlerin Sonuncusu
Alper Erdik
1985, Beyoğlu doğumlu. Isparta Milli Piyango Anadolu Lisesi’nden 2003’te, KTÜ, Türkçe Öğretmenliği bölümünden 2008’de mezun oldu. AÜ, AÖF, Felsefe ve SDÜ, İF, Radyo Tv ve Sinema bölümlerinde öğrenmeye devam ediyor. 2006’dan bu yana, çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde makaleler kaleme alıyor.