İsviçre’nin en ünlü gazetesi Neue Zürcher Zeitung’un 11 Mayıs tarihli nüshasında sinema yazarı Christian Jungen yazmasaydı, haberimiz bile olmayacaktı! “İsviçre’nin tek Altın Palmiye kazanan filmi ‘Yol’ 70. Cannes Festivali’nde Klasikler bölümünde gösterilecek!” Nasıl yani?

Kafanız benim gibi karıştı mı? O halde, işin aslını da merak ettiniz. Benim gibi! Yıllarca Türk sinemasının gururu olarak sahiplendiğimiz, bu satırların yazarının ise, filmin müziğinin bestecisini öz vatanında “legale çıkarmakla” kendisine ayırdığı övgü payı falan… hepsi yalan mıydı? Nuri Bilge Ceylan’a artık, “dur bakalım, sen ikincisin, Cannes’da alınan ilk ödül Yol filminin!” diyemeyecek miyiz, mesela? Aman Allahım!

Hayır, konuyu baştan alalım. Türkiye’nin gerçekleri öğrenmeye hakkı var!

‘Yol’ filmi, Yılmaz Güney’in İmralı cezaevinde mahkumlarla yaptığı konuşmalardan ortaya çıkardığı bir “epizodlar dizisi”nin filme çekilmiş hali. Güney çeşitli konuşmalarında ve mektuplarında 2, hatta, kendisi o zamana kadar çıkamazsa Eden Kıral’a çektireceği 3. filmle taçlanacak bir “dizi”den söz eder. Bütün bu uğraşların sonucu ise, Cannes’da ödül alan ‘Yol’ filmidir.

Yılmaz Güney’in bu “dizi”ye önem vermesinin nedeni ise, ‘Sürü’ filminin yurtdışında elde ettiği başarıdır. Locarno Film Festivali’nde ‘En İyi Film’ ödülü almasının ardından, Avrupa’dan gelen olumlu haberler, Yılmaz Güney’i yurtdışına, Avrupa seyircisine yönelik film yapmaya yöneltmişti. Christian Jungen bu durumu bugünkü tartışmaların merkezinde duran, İsviçre merkezli eski Cactus Film ortaklarından Donat Keusch’un ağzından şöyle aktarıyor: “Sürü ülkemizde ilk Türk filmi olarak sinemalarda gösterime girdi ve başarılı oldu. Güney Filmcilik’e her 3 ayda bir, sözleşmeye bağlı olarak, kendi paylarını gönderiyorduk. Şimdiye kadar, diğer Avrupalı dağıtımcılar tarafından kazıklanan Güney Filmcilik bu durumdan çok memnun oldular. Böylece, Güney Filmcilik ‘Düşman’ ve ‘Yol’u da bizimle yapmak istediler, hatta kendi şirketlerinin Avrupa şubesini bizim şirket merkezimizde açtılar.”

Bu ifadenin genel hatlarıyla doğru olduğunu Yılmaz Güney’in Nihat Behram’a gönderdiği kimi mektuplardan öğreniyoruz. ‘Saçak’ dergisinin Nisan 1988’de yayınlanan 51. sayısında, yayınlanan 23 Ekim ve 5 Aralık 1980 tarihli iki mektupta da Güney yurtdışından finansman olasılığı üzerine planlar kurar.

KİM OYNATIR FİLMİMİZİ

“Karamsar değilim, ama kollarım bağlı işte…” diye yazar Güney, içinde bulunduğu durumu açıklamak için. “Adım bir tehlike olarak kaldıkça kim oynatır filmimizi? İşte ‘Düşman’ bekliyor elimizde. Her taraftan kuşatma altındayız ve her kesim kendine göre intikam alıyor bizden.” “Her neyse, yeni şeyler yapmak gerekiyor; yeni koşulları hesaba katan şeyler…”

23 Ekim tarihli mektubunda Güney kafasındaki planın bir kısmını Behram’a açıklar: “Film yapımında düşüncelerim şu: Konuyu, senaryoyu onaylamamız halinde, seçeceğimiz kadro ile dışımızdaki arkadaşlara film yaptırmak. İkincisi, bizim dışımızda dişe dokunur nitelikli filmlerin dış satım ilişkilerini ilkeli bir biçimde ele almak.”

Yılmaz Güney yurtdışı finansman kaynağı konusunda o kadar heyecanlıdır ki, bu fırsatı kaçırmamak için kendince önlemler almak ister: “Biz GF olarak, ister şu, isterse bu kişiyle çalışırız. Bu nedenle dışardan temin edeceğimiz finansman olanakları sadece benim senaryolarıma bağlı kalmamalıdır. YG, GF’nin bir parçasıdır.”

Ama, öte yandan, Yılmaz Güney devrimcidir, gerçekçidir. Karşısında kimlerin olduğu konusunda hayalci değildir: “Bugüne kadar sürdürdüğümüz ilişkileri sağlamlaştırmalı, bunların asıl yürütücüsü olmalıyız. Yani, artık dış ilişkilerimizde aracılar en aza inmeli, biz doğrudan ilişkilerin yürütücüsü olmalıyız. Bu alanlarda acemiliğimizi hesap ederek kılı kırk yarmak zorundayız. Karşımızdaki insanlar bizim o yumuşak, kapitalist ilişkilere yabancı yanımızı, kendi çıkarları için kullanabilirler. Dikkatli olmak gerekli.”

FİLMİN SAHİBİ KİM?

Son olarak Nihat Behram’a sinema sektörünün en gerçekçi ve en somut görevlendirmesini yapar: “Oradan hem film, hem negatif, hem pozitif, ses filmleri, manyetik band ves. Temini nasıl olur. Burada bir araştırma yapalım, satışlarımızın yüzde kaçı ile hammadde getirebileceğimizi öğrenelim. Ona göre adım atalım.”

Bu üslubunu 5 Aralık 1980 tarihli mektubunda daha da somutlaştırır, Yılmaz Güney. Film süreleri, kaç kutu negatif vs. Dağ, Arefe ve Bayram filmleri için toplam 26-27 bin metre negatif ihtiyacı vardır. Bu hesaplamanın mantığı şudur; Türkiye’de genel olarak her bir sahnenin 3 kere tekrar çekim şansı vardır. İhtiyaç duyulan negatif film de 1’e 3 olarak hesaplanır-dı! Yani, 120 dakikalık bir film ortalama 3200 metre film yapacağına göre, yaklaşık 9000 metre negatif kullanılacaktır.

Elbette, dikkatli okuyucu çoktan anlamıştır ki, Yılmaz Güney’in başka bir yapımcı nam ve/veya hesabına herhangi bir film çekmek gibi arzusu, eğilimi yok ve Nihat Behram’ı yönlendirmeleri de tamamen, karşı şirket, yani İsviçreli Cactus Film mensuplarıyla doğru anlaşmalar yapması üzerine uyarmaya yöneliktir.

Peki, o halde, Cactus Film ortakları neden, ‘Yol’ filminin kendilerine ait olduğunu öne sürüyorlar?

Tam bu noktada, Cactus Film’in Zürih’te, Dorfstrasse’deki merkezinde bizzat Donat Keusch’tan duyduğum anılarım canlanırken, BirGün yazarı Zahit Atam’ın gazetede 25 Eylül 2010’da yayınladığı ama, her ne hikmetse, siteden kaldırılan yazısındaki şu cümleleri de beraberinde hatırladım: “Nihat Behram ile Güney arasında gerçek anlamda bir efendi/köle diyalektiği işledi… Tipik bir durum olarak Behram, yurtdışına çıktıklarında, büyük işler başarmış adam edasına büründüğünde herhâlde yediği tokadın etkisiyle, efendisinin ‘kirli çamaşırlarını ortaya dökmeyi’ büyük bir marifet saydı.” (Zahit Atam, “Yılmaz Güney Gittiği Yerde Kendi Nizamını Kuruyordu”, BirGün, 25 Eylül 2010)

ABARTMAK

Donat Keusch çok geveze birisidir. Anıları ile insanları etkilemek, en önemli çabasıdır, diyebilirim. Anlattığı olaylara heyecan katmak için, konuları ya da kişileri abarttığına da bahse girerim. Beni de, kendi odasından çıkarıp, giriş kapısının açıldığı hole götürmüş ve “Genau hier” (Tam burada!) demişti, bir tokatlama hikâyesi anlatırken. Bu hikâyeyi yüzlerce kez, sayısız insana anlatmıştır, eminim. Ne var ki, tokatlama hikâyesi gerçek olmasa bile, Donat Keusch’un elinde, ‘Yol’ filminin dünya çapında sahibi olduğuna dair belgenin sonuna kadar gerçek olduğuna inanıyorum. Nitekim, Fatoş Güney’i Türkiye’de gösterime soktuğu ‘Yol’ filmi için dava edeceğini söylerken, elindeki bu belgeye güvendiği de çok açık. O belgeyi ne Yılmaz Güney’in ve ne de Fatoş Güney’in imzalamadığını düşünüyorum.

Şimdi, bir yanda Fatoş Güney’in filmin % 50 hakkının Güney Filmcilik’te olduğu iddiasıyla, Donat Keusch’a karşı dava açacağı açıklaması var. Öte yandan, Donat Keusch da 1999 yılında Fatoş Güney’in gösterime soktuğu ‘Yol’ için de dava açacağını söylüyor. Kim gerçekten dava açacak, göreceğiz.

Ancak, son söz olarak şunu söylemeliyim. Donat Keusch’un bitmiş kariyerini ‘Yol’ filmi üzerinden yeniden renklendirmek isteyişi Fatoş Güney’in haklı ifadesiyle “Yılmaz Güney’in sanatçılığına, sanat mirasına karşı saygısızlık olarak” nitelendirilebilir. Ancak, bir an durup, ‘Yol’ filminin kurgusunu, müziğini, seslendirmesini kendisinin değiştirmesinin de “Yılmaz Güney’in sanatçılığına, sanat mirasına karşı saygısızlık olarak” nitelenip nitelenmeyeceği konusunu düşünmesini önereceğim.

TEILEN
Önceki İçerik“O Ki, YARATTIĞI HER ŞEYİ GÜZEL YAPTI.”
Sonraki İçerikPopüler Sinemanın “Yabancılar”la İmtihanı
Ali Rıza Özkan
Kadıköy’de doğdu. Bertolt Brecht’in kurucusu olduğu ‘Berliner Ensemble’ bünyesinde eğitim veren ‘Institut für Regiebildung’ (Yönetmen Eğitimi Enstitüsü)’nde, Heiner Müller’den ders aldı. Batı Berlin Film ve Televizyon Akademisi’nde (DFFB) Istvan Szabo, Andrej Tarkovski, Theo Angelopoulos ve Bogdan Djvorski’den yönetmenlik, kamera yönetimi ve sahneleme (mizansen) konularında dersler aldı.