Yıllardır görüşmediğim bir arkadaşımla altı yılın ardından buluşmak için sözleştik. Öğlen 12’ye 10 kala arkadaşımla yazıştım ve 1 saat sonra buluşma yerine geleceğini, yolda olduğunu belirtti. İşlerimi o buluşmadan sonra devam etmek üzere ertelemiştim, beklemekten başka yapacak bir işim yoktu. Hem altı yıldır görmediğim arkadaşımı görecek olmanın heyecanı hem de bir iş yapmadan beklemenin sıkıcılığı ile zaman geçmek bilmiyor, saatin saniye kolu ağır aksak bir ihtiyar gibi davranıyordu.

O bir saat boyunca zamanı düşündüm. Beklemenin aslında ne demek olduğuna dair kafa yordum. Ulaşım için 1 saatin harcanması ve o 1 saati boşa geçirecek olmak yani kısacası buluşmanın 1 saat ertelenmesi anlamına gelen zaman kavramı üzerinde düşündükçe yeni ufuklara yelken açıyorsunuz.

O 1 saat gerçekten boşa mı geçirilmiştir? Gerçekten de bin sene sonra ulaşım diye bir sorun kalmazsa, bir saniyede istediğimiz her yere ulaşır duruma gelirsek, o zamanki insanlar geçmişteki insanların ulaşım için saatler hatta günler harcadığını duyduklarında bize acıyacaklar mı?

Arada sırada bunu düşünürüm. Çok girmesem de özellikle İstanbul trafiğine girdiğim o lanet dakikalarda ulaşım için kaybedilen zamanın insan ömründe ne kadar büyük bir dilime tekabül ettiğini aklıma getirir ve ileriki kuşakların bu sorunu çözdüğü takdirde ne kadar rahatlayacağını varsayarım.

Arkadaşımı beklerken de benzer bir fikre kapıldım. Ulaşım derdi olmasa arkadaşımla 1 saat erken buluşmuş olacak, onu iki saat fazla görmüş olacaktım. Oysa ki onun buluşma yerine ulaşmasını beklemek zorundayım, günümüz fiziği henüz başka bir ihtimale imkân vermiyor.

Önceki evim ile işyerim arasında hatırı sayılır bir mesafe vardı ve ben her gün otobüsle işe gidip gelmek zorunda kalıyordum. E5 trafiğindeki beşinci günümde bunun böyle gidemeyeceğini anlayıp bir çözüm aradım. O çözüm de genellikle evde yaptığım okumaları yolda, otobüste, metroda kısacası her yerde yapmaktı. Mustafa Kemal’in “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” sözü gibi yani. Artık sıkıcı otobüs yolculukları, sinir bozan trafik benim için bir fırsata dönmüştü. Yolculuk sırasında ayakta bile olsam yamuk yumuk bir şekilde okumaya çalışıyordum. Haftalık kitap okuma sayım iki katına çıkmıştı. Elleri arkadan bağlı bir Kayserili tüccar gibi krizi fırsata çevirmiştim.

Peki ama lehimize döndüremediğimiz zaman kayıpları ne olacak? Ya da o zaman kayıpları gerçekten kayıp mıdır? Aslında buraya sığmayacak kadar derin, felsefi bir mesele bu. Öyle ki, antik Yunan’a uzanan bir geçmişi var bu problemin. İlk olarak Anaksimandros düşünmüş üzerine. Anaksimandros’a göre arkhe “apeiron” du. Yani işin özü “sonsuz, sınırsız olan” dır.

Zamanı bir yanılsama olarak gören Platon’dan sonra öğrencisi Aristoteles zaman kavramı ile ilgili iki temel soruyu sordu: Birincisi, zaman var olan olarak mı vardı? İkincisi ise, zaman kendisi bir varlık olmayan olarak, bir şeye ilişik olarak mı vardı? 

Aristoteles, hareketi zamandan soyutlamamış onu zamana içkin kılmıştır. Ona göre zaman, hareketi ve hareket eden nesneyi kapsar. Hareket zamana ait değildir, zaman harekete aittir. Zamanı, özellikle gelecek ve geçmiş zamanı belirleyen en önemli unsur “şimdi” dir. Aristoteles’e göre “şimdi” kavramı sıfır sayısı gibidir. Eksi ve artılar, yani geçmiş ve gelecek onun sayesinde anlam kazanır.

Konuyu felsefe tarihine indirgeyip oradan ilerlemek istemiyorum. Daha güncel felsefi sorular sormanız benim için yeterli olacaktır. Bu yazıyı da o amaçla yazıyorum. Yoksa geçmiş filozofların bu konuda ne düşündüğünü bir çok kaynaktan bulabilirsiniz.

Türkiye’de okur-yazar ve düşünmeye çalışır olmanın baş mükâfâtı, ömrünüzün hatırı sayılı bir kısmının adliyelerde geçmesidir. Geçenlerde yine Çağlayan Adliyesi’nin o yarım ay şeklindeki binasının D kapısından çıkarken 16-17 yaşlarında elleri kelepçeli bir çocuk gözüme ilişti. Elinde temiz çamaşır ve kıyafetlerinin bulunduğu buruşuk bir BİM poşeti, sağ ve solunda iki sivil polis, hemen arkasında birinin annesi diğerinin akrabası olduğu muhtemel iki kadın vardı. Çocuk, yaşından büyük bir acı ve olgunlukla ağlıyordu. İlk önce sivil polisin dediklerini işittim:

  • Ne ağlıyorsun oğlum erkek adam ağlar mı hiç?

Çocuk hıçkırmadan ama her halinden acı kokan ağlamasını sürdürerek yanıt verdi:

  • Ben nasıl cezaevine girerim abi, ben ne yaparım orada? Biraz önce, daha az önce özgürdüm, hayatım iyi kötü sürüyordu, gerçek ben oyum, şu ellerime bak! Gerçek ben bu değilim, bu gerçek olamaz!

Annesi ise arkadan sessiz bir şekilde, gelmiş geçmiş tüm zamanlara içerdiği acıyla meydan okuyan yoğunlukta ağlıyordu.

Çocuğun bu söylediklerini hemen not ettim. Aslında bu çocuk farkında olmadan zaman mefhumunu sorguluyordu. Biraz önce özgürdü, hayatı normal seyrindeydi ancak şimdi bambaşka bir zaman kırılması yaşadı. Öyleyse ne menem bir şeydir bu zaman denilen kavram?

Kim bilir belki de zaman, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın savunduğu şekliyle yekpare bir bütündür, şimdiki zamana odaklanmak yerine bütünü görmek ve özellikle geçmişten ders çıkarmak gerekiyordur.

İzmir’de beraber büyüdüğüm, hayatta dost diyebileceğim iki üç kişiden biri olan Murat ile küçükken mahallede kapı önlerinde oturur ve gelen geçen arabalara bakarak “Bir gün bizim de arabamız olsa, ah keşke olsa da müziği açıp Gümüldür’e, Çeşme’ye gidebilsek” diye iç geçirirdik. Hayalimiz, dünyamız, hedefimiz oydu. Bu olsa, dünyanın en mutlu insanları olacaktık. İleriki yıllarda arabamız oldu, ama bir defa olsun Murat ile bu hayalimizi gerçekleştiremedik. Hayat kavgası, iş stresi vs. bizi o yıllardaki hayal kurabilen kişiliğimizden ister istemez söküp almıştı. Hayalin çok mutlu ettiği bizler, gerçek karşısında far görmüş tavşan gibi ürküp tepkisizleşmiştik.

Belki de hedefe giden o yolda kurulan hayaller, o amaçtır bizi mutlu eden. Mutluluğu besleyen ise hayaldeki o hedeftir. Hedefe ulaşılınca altın yumurtlayan bir tavuğu kesmek gibi, size mutluluk doğuran kavramı da bitiriyorsunuz, kim bilir?

İşin bir ucu da bizi tasavvufa götürüyor. Doğu edebiyatı denilince akla gelen ilk eserlerden olan Leyla ile Mecnun’u hatırlayın. Zaman, yani şimdiki zaman, genç çifti kavuşturmak, mutlu etmek için o kadar cimri ve zalimdi ki artık Mecnun zamanlar üzeri bir zaman keşfetmişti. Ve bu zamanda mutlu olmak için sevgiliye kavuşmak şart değildi. “Şimdiki zamanın üzerinde bir zaman keşfi” cümlesi sanırım Mecnun’un hikayenin sonunda eriştiği aşamayı anlatan en iyi cümlelerden biridir. Bunu, uzaya çıkan bir rokete de benzetebiliriz. Atmosferi geride bırakana kadar roketler ile bir nevi doğaya karşı savaş verilir. Fakat atmosferden çıkılıp da yer çekimi ile bir kavganız kalmayınca, yani şimdiki zamanı geride bırakınca, uzayda zamanlar üzeri serbest bir dolaşım başlıyor…

Bu yaz sıcağında konuyu fazla derinleştirmeyelim. İleriki yazılarda zaman mefhumuna yine değinirim.

Aşağıdaki diyalog konuyu toparlayan ve benim de zaman kavramı konuşulurken sık sık verdiğim güzel bir örnektir.

Bir Zen öğrencisi hocasına soruyor:

  • “Bodhidharma Batı’dan gelir” felsefesinin anlamını söyler misiniz?

Zen rahibinin genç müride verdiği cevaba bakın:

  • Bahçede selviler var!

Genç müridi soyut açıklamalarla tatmin etmek yerine, ona somut yaşamın, o anda oradaki yaşamın aklına ilk gelen kesitini söylemekle gerçeği nice felsefeden daha esaslı bir şekilde yansıtacağını bildiğinden… Aklına esse “Kirazlar açtı” da diyebilirdi. O anın başka bir somut gerçeği o olduğu için.

Yılları değil, anları kovalayalım dostlar. (*)

(*)Haldun Taner – Devekuşu’na Mektuplar – Milliyet Yayınları Ocak 1977 sf.66

TEILEN
Önceki İçerikOnur Akyıl: Şairlikten Düzyazıya Geçmek…
Sonraki İçerikPasif direniş: Hayal ve eylem
İsmail Sürücüoğlu
1986 doğumlu. Üniversite yıllarına kadar İzmir'de sürdürdüğü öğretim hayatını İstanbul Üniversitesi'nde tamamladı. Odatv, Yurt Gazetesi Kitap Eki, Red Dergisi, Düşeyazanlar Dergisi, Balkan Aydınları Dergisi gibi mecralarda dönem dönem yazıları yayımlandı. Taksim Dayanışması içerisinde aktif olarak çalışmalar yürütmektedir. "Allahını Seven Defansa Gelsin" isminde bir kitabı bulunuyor.