Dört iklimi aynı anda yaşayan bir duygu coğrafyası şairin yüreği burada; ayrıca bu coğrafyanın kış halleri diğer mevsimleri rehin almışa benziyor. Elbette şair, ağır basan bu kış hallerini aşkın çakmak taşıyla yangın yerine dönüştüren bir alana, özellikle arıtan yüzüne çevirmeyi başarıyor.

Işığın özellikle de acının çıplak dansıdır, burada dizeler. Öyle ki bu çıplak dans sağaltıcı olduğu kadar besleyici olup, aynı zamanda acının yası çağrıştıran dansıdır.

Yaşadığımız şu hayat, biraz da acının not defteridir dedirtiyor şair; çıplak diğer ifadeyle özgür bir acı kendi ayıbını örtmeye gelmez diyor.

Yaralı bir düş gibi, yaralı bir kalbin de kanatlanma ve ölme arası bir sıratı yaşadığını hissettiriyor bize.

Damıtılmış bir hüznün dengbêjliğine yatkın şairin çoğul iç sesinin, birden çok dille çiçeklenmeye hazır olduğunu görüyoruz.

Aşkı mahkum eden bir coğrafyada aşktan sabıkalı bir kalem ve kelam olmayı tercih ediyor ayrıca.

Işığın ve acının çıplaklığını dizelerine nakşede ede fısıldıyor, bize şair.

Çıplak acıları örten, dayatılmış, diğer ifadeyle edilgen acıların ve tanımların koyu gölgesinde müdahaleye maruz kalmamak ve kaybolmamak için bazen denizle genişleyip derinleşmek isterken, bazen de sisle hayatın deniz seviyesini aşıp müdahaleden uzak duygusal zirvelere tırmanarak, göklerin enginliğinde maviyle diğer ifadeyle ışık ışık gülümseyen maviyle-özgürlükle- hemhal olmayı arzu etmekte…

Şehirler, özellikle günümüz şehirlerinin birer dijital kafes konumunda olduğu gözlemi şairi yoruyor, bu onu başka mekan arayışlarına sürüklüyor… Gerçekliğin katı olan gri yasalarını geçirgen kılmak için aşkın mağmatik yasasını kendine kılavuz ediniyor.

Elbette bu durum, kalbi mekan kılmasını ve orada alevi bir tutuşmayla aşkı kendine kimlik edinmesine vesile oluyor.

Her sis bir sır, her sır da bir sis… Sis gibi sır da size hissettirmeden dokunabilir, ancak sis yağmura ve kara dönüşmeden, sır da ifşa edilmeden dokunulamaz. Dolayısıyla tasvir edilmek istemez şair, çünkü tasvir edilen her şey, bir parça da olsa dondurulup zapt edilerek eksiltilir, müdahaleye hazır hale getirilir; özellikle görsel özellik taşıyan her şey için…

Derinlikle ufuk kavramlarının nasıl da at başı gittiğini, biri olmadan diğerinin olamayacağını, olsa bile yanılsamanın kıskacındaki görsellikten öteye geçemeyeceğini… Özgürlükle kanatlanan duygular paylaşımla bencilik hastalığından kurtulur, bir orman özelliğini perçinleştirmenin yanında bir taraftan kendi varoluşunu köklendirip derinleştirecek yetiye ulaşır, diğer taraftan etrafındakilerin de bunu geliştirmelerine bir kafileyle kanatlanmış kuş misali doğal –içgüdüsel- destek sunar.

Kendi olmayı, erimekle eş değer görür şair. Elbette buradaki erimeyi şairin duygu kodlarından yola çıkarak yorumlarsak, daha çocuk yaşta bize hazır teslim edilen ‘kendimizi’ eriterek, artık tarihi geçmeyen bir kendimizi inşa etme yolculuğunu başlatabileceğimizi… Bu yolculuğu edinerek, sabit ve donuk bir şekilden bağımsız olarak istediğimiz zaman kendimizi inşa etmeye hazır bir yoğunluk ve esnekliği yakalayabileceğimizi… Bu durumda her an kendimizi inşa özelliğini kazanmış -cehennemi bir kavrulmanın karşılığında olsa bile- oluruz. Şairin yıkan ateş değil, doğuran, açan, inşa eden ateş yaklaşımı zannedersem bu durumu daha iyi açıklar mahiyette.

Nasıl ki uzaklık, zemin ya da mekanla gövde kazanıyorsa, gülmek ya da gülümsemeler de his özelliğini taşıyan ikinci bir varlıkla anlam kazanır; aşk gibi özgürlük gibi…

Her gök gibi her yüz de kendi çıplaklığında gülümser. Şair bizi zırhsız, maskesiz ve sadeliği besleyen bir yolculuğa davet eder; gülüşün ve gülümseyişin sıcaklığı yanında, besleyici ve iyileştirici katmanından mahrum kalmamak için.

Müdahil olunan acıların anlam yıkımına uğradıklarını ve yeni anlam arayışları ve sancıları için içsel göçle yeni anlam ve onun gövde kazandığı sözcüklerle daha az kentli ve daha çok kendi doğallığında yol almayı…

Gerçeklik de bir sızıdır, ancak zaptedilmiş bir sızı; dışsal yaşamımız kadar –tamamen olmasa da bir dereceye kadar- mahkum edildiğimiz bir sızı.

Büyük benin, diğer ifadeyle yabancılaşmayı standartlaştıran sosyal ve toplumsal benin bireysel beni nasıl da ezberlerle ve onun resmileşmiş yüzü olan töre ve törenlerle hırpaladığını…

Şair zaman zaman tercihen yalnızlığın sadeleştirici özelliğine de dikkat çekiyor

Yasaktır Bu Aşktan Çıkmak

Kalbin fay hatlarında şair dönem dönem yerleşik hayatı, dönem dönem de gezgin bir hayatı yaşar…

Duygu mevsimlerini bazen artezyen kuyusundan fışkıran sular misali berrak bazen de deli baharların seli gibi boz bulanık yaşar. Bu mevsimlerdeki yaşamın öznesi elbette ki aşktır.

Kentlerin istatistiki ve değiştirebilirlik tortusu ve ağır soğukluğunu kıra kıra, yara yara bunu yaşar. Yenilgilerle beraber kırılmaların çoğalttığı inançsızlıklar, yaşam evini kuşkuyla karşılamaya götürür şairi.

Esmer acıları damıtan yüreklerle ve sokakların gökleriyle hemhal olup o enginlikteki titrek ışıkların aydınlığında bilinmeze yol alır…

Ayrıca zaman zaman da olsa belli bir anlama hapsedilmiş kavramları tersyüz ederek bizi bilinmezliğin atmosferinde dolaştırır; hem de aykırı bir kıyıda kıyımdan uzak bir tad ve adla…

Aşkın yasası gereği yine aşkla dağlanan kalbi vatan edindiğini ve onun sesini dinlediğini…

Bu anlamda kalbin seslerini dinleyerek hayatın denizinde bir ada keşfedip bir iç ülkede ikamet ettiğini… Elbette alevin dozu ve daimliğine bağlıdır bu ikamet süresi. Yoksa dışarının diğer ifadeyle gerçekliğin gri kıyılarına çarpan biri olarak görecektir kendini.

İsteyen için yaranın bir soluklanma, bir kendini bulma adresi olduğunu; her gülün açılan yaradan bir yüz olduğu misali…

Başta ateş ve su olmak üzere referansını doğadan alan imgelerle şiirine bir ruh yanında bir de beden kazandırır.

Bazen ikiz anlamı da aşan derin anlam akıntılarıyla okuyucuya kendi algı merceğinin oranında anlam kapısını aralar ki, bu da okuyanı özgür bir anlam akışına davet eder.

Her üşümenin özellikle de duygusal üşümelerin bizi kendimizi yeniden ve yeniden yoklamaya ve bunun üzerinden hayatta yeni anlamlar aramaya, ararken de yeni adresler keşfetmeye ya da oluşturmaya zemin hazırladığını…

Özellikle ayrılıkların aşkın üşüme hali olup aşk yangınını daha az üşümek için körükleyerek derinleştirdiğini…

Dağlana dağlana dağıldığını ve ancak aşkın bozguna uğrattığı bir canın, bir yüreğin bağ bozumu misali aşk bozumuyla duygusal tipilerin sağanağında ateş ateş erimenin yolculuğunda bir tenin ayaklanabileceğini ve bununla kendini gerçekleştirebileceğini… Kendini gerçekleştiren bir tenin tinsel yolculuklara daha hazır olup, bir denizin yüzü gibi köpük köpük kendini kasmadan dalgalanıp kanatlanabileceğini…

Şairin bir yanının bahar yağmurları misali ergen, bir diğer yanının ise suyun hafızası misali ermişliğe uzandığını…

İşte şair, bu besleyen çelişkinin yamaçlarında gezinmekte…

Anlamın hazır ezber adresinden göçüp, kendisinin kendine rağmen yeni anlamlar inşa etme yolculuğunda, hem de kendi eliyle kendini kanata kanata kanatlandırmayı merak edinir.

Kavgalı olduğu kendisinin karanlığında yana yana orada bir güneş gibi doğmak ister.

Belki de acı kesik ve eksikliklerin dansıdır hayat, aynı zamanda.

Aşkın alışılagelen hizayı bozduğunu, bedeni yanan bir ateş gibi asil kıldığını…

Ölüm ve doğumu aynı anda yaşar bu dizelerde şair.

Hayatı ve ölümü aynı dizenin nabzında buluşturarak, onu çok katmanlı kılar…

Bir şair için değişimi başlatan ve yasalaştıranın beyin değil, yürek olduğunu okumaktayız burada.

Ayrıca şair, kendi kalbini varoluşunun temeli bilir dedirtiyor bize.

Yaşam sözlüğünde yanak ve öpücük ilişkisinde öpücük etken iken, burada yanak, ateş vesilesiyle edilgen durumdan etken duruma geçer. Şair burada sanki ateşi isimüstü bir algıyla karşılayıp ondaki existansiyalist yönüne dikkat çekmeye çalışır

Görmek ve anlamak isteyene acı, bir hazinedir demeye getiriyor; kederi mülk edinenlerdendir onun için. Elbette kaderle mayalanmayan bir keder bu.

Şair sanki yaşamı iki aşamaya bölüyor:

Aşktan önce ve aşktan sonra

Aşkın sırrına erenin ölümün sırrına da ereceğini dillendiriyor. Aşkın ölüm kadar derin ve dönüştürücü olduğunu… Aşkın ve ölümün bedendeki aynı sesin farklı iki makamı olduğunu veya olabileceğini… Çünkü aşk da ölüm gibi bizi yekvücut bir varoluşa götürür ki bu da zamanın tutsaklaştıran perdesini yırtıp derinliğin zamansızlığına taşır bizi.

Aşk atölyesinde aşkın çıraklığını yapar.

Göğü gül ağlayan bir coğrafyanın şairi A Rahim Kılıç.

Gülüşleri gül gül açan mayısların teninden bir dünyaya göz kırpıyor şair; duygu güneşinin sıcaklığında döllenip filizlenen bir mayısa.

Gerçeğe yabancı bir bakışın şimdiki zamana biçtiği elbisenin ne kadar da miskinleştirici ve çürüten bir konumda olduğunu…

Üşüyen duyguların güzellik duygusunu daha da geliştirdiğini….

Kırılmaların, yenilgilerin envanterde olmayan kayıt dışı duygulara, bakışlara ve güzelliklere gebe olduğunu bize hatırlatıyor şair.

İçimizdeki karanlıkta duran her şeyin bize yabancı geldiğini, bu yabancıyı tanıdıkça her bir insanın nasıl da bir parça “yabancı” üzerinde yüzdüğünü, ciddi kırılmalar atmosferinde veya ilginç zamanlarda yüzen bu yabancının bazen ben bazen de biz zamiriyle zaman zaman da olsa sahneye çıkıp sahibini ve çevresini şaşırttığını…

Abdurrahim Kılıç

Mardin 1974 doğumlu. 1995 Türk Dili ve Edebiyatı, 2012 İletişim fakültesi mezunu. Diyarbakır’da Objektif, Adıyaman’da Katılım gazetesini yayımladı. Türkçe ve Kürtçe birçok gazete ve dergide şiir ve yazıları yayımlandı. 2008 Homeros şiiri birincilik ödülünü “Cebimdeki Çakıl Taşları” dosyasıyla aldı. “Yasaktır Bu Aşktan Çıkmak” kitabını 2019’da yayımladı. Tigris Haber gazetesinde köşe yazarlığına devam ediyor.