Müthiş bir kargaşanın içine düşüldüğü hissi. Özdeki çözümsüzlüğe çare olacak tutarlı, bütünlüklü bir yapı kurma isteğinin alçak bir rüzgarda savruluşu. Uzak pencereden engelli bir çocuğun bağırdığı göğüs kafesinde işitiliyor. Özellikle yaz günleri. Çünkü yaz günleri, kışın bilek kesen soğukları olmuyor ve pencereler ardına dek açılıyor. Sahil beldelerine nazır otel odalarının uzun etekli tülleri, perdeleri gibi savruluyor, tıkış tıkış manzara odalar içindeki. Tüm bu evlerde kimler yaşıyor? Bu mahalle önceden böyle değildi? Bu sesler tanıdık değil. Benimkisi zenofobi yani bir yabancı düşmanlığı değil. Hislerimi eşeliyor ve buluyorum onların merhamet duygusunu kanıksamış bir ucunda, en tiksinti dolu, en misantrop ifadeleri. Bu gırtlaklanmış gibi konuşan insanlar, benim çocukluğum değil. Anılarımın bahçesine tükürüldü ki her gün bunun yasını tutmak en iradeli aklın bile üstesinden gelebileceği bir şey değil.

Geçen tüm şu araçlar; eğreti, tümsekli yollardan. Bakışını Rönesans tablolarıyla eğitmiş bir göz, bir şeylerin yolunda gitmediğine emin. İşte bu sokaklar, tüm şu bahçe asmaları, kaldırım karoları, yaz rüzgarının karıştırdığı; üzeri kahve koyusu çöp sularıyla bezelenmiş yamru yumru konteynerler, bir silüetten; bir et yongasından daha fazla yer edinmemeleri gerekirken, adaletsiz yazgının onlara işte bu sokaklarda neşeli ayak sürtüşleri, çocuk doğurma bolluğu ve yargı gücü verdiği bu insanlar. Tüm bu ezilmiş çekirdek kabuğu gibi beynimin etine doluşmuş sahneler, içinde benim olduğum bir yaşamı vurgulamıyor.

Yatağımda kıçımı eskitirken, odam çürük protein ve tensel tuz kokusuyla eskirken bazen vücuduma bakarım. Çıplaklığın ortasında hatları iyice yansın diye soyunduğum olur. Sırf merakımdan. Sıcak bastı diye değil, hararet omurlarımı iğneliyor diye değil. Et ve hormondan bir laboratuvar olduğumu daha bilinçli bir şekilde farkedebilmek ve dünyanın bir ücrasındaki bu yerin, bana ait olmadığı yönündeki yabancılaştırıcı etkisini iyice kanıksamak için. İzliyorum yatak çarşafına sürünen, tırnakları pamuklanmış ayağımı; üzerinde ince ince yağ birikmiş karnımın çileli çalkantısını, olduğu yerde çürürmüş gibi bekleyen atıl organım ve gerdanıma asılmış bezeler gibi beni aşağı çeken memelerimi, parmaklarımın zaman tarafından oyulan kılçıklı boğumlarını. Çırılçıplağım, yalnızca merakımdan. Bir mutfak bıçağını daldırsam şöyle barsaklarımdan ya da çarpılmış gibi tersinden, böbreklerimden; acı çekmeyeceğime emin olsam, gerçekte ne olduğumu daha yakından tanıyabilmek için etime işkence de uygulayacağım. Bugün yaptığım gibi.

Sırttaki azgın yanmalara, beldeki ağrılara, tabanların sokakta yere her değişinde ocağa sokulmuş gibi sızlamalarına ve yürüdükçe telaşlanmama rağmen ‘’acı çekmek ne kadar güzel!’’ dedim. Çünkü bunca usantıya merhem olacak başka bir motivasyon bulamadım. Yürek bir kez kurtlandı, zihin bir defa yabancılaştı ve hurdamı toplayamıyorum. Etsel acım alıp başını yürürken, ne bilinçler doğup alfabe öğrendi; peluş ayısıyla oynayan adet görmeye başladı, içinin kaşındığı yönünde bir algı hatasıyla ergenliğini sürdüren evlendi belki; kendini başka bir bedenin yarasıyla kaşıyor şimdi. Zamanın geçiş şiddeti hem bu kadar durağan hem de bunca süratli nasıl olabiliyor. Dünyayla aramdaki mesafeyi ifade eden odamın pencere küpeştesine kulağımı dayadığımda, işittiğim sesler; seneden seneye, derece derece değişiyor.

Bedenler serilip serpiliyor, kültür değişiyor; önceden dinç olan vücutlar şimdi akılsal yetkelerini yitirip ihtiyarlıyor. Her şey sinsi sinsi değişiyor, kumaş üzerinde eriyen dolgun su damlası, nasıl ki anı anına seyredilmesine rağmen; damla topağını, zemin üzerinde neme dönüştüren o fiziksel süreci göz algılayamıyor; sanki, görüntü o anda donmuş ve sadece kendisinden ibaretmiş gibi hareketinin yüzlerini kaybediyor; işte değişen çevreyi de zihnim algılamamakta, sanki en başından beri tek bir şeymiş sanmakta böyle inat ediyor. Şimdi akşam rüzgarı, kaba bahçe sohbetlerini çöl gibi yakarak nasıl da bina yamaçlarında uğulduyor.

Yapraklar, yanaklarında bir çileyi taşır gibi inliyor ve gece kuşları, karanlığın gelişine hazırlanıyor. Yaşam çevreni, en ince olasılıklarına kadar bir olup beni şimdi bulunduğum yerden yadsımaya karar kılmış gibiler. Uzaklara bakayım diyorum, kırlangıçlar böcek gibi cırlıyor. Balkona çıkıyorum, yaz boyu kımıldamayan rüzgarın bana oturduğum yerde rahat vermeyeceği tutuyor, nemden yosunlaşmış saçlarımı alnımda evirip çevirip duruyor.

Arkamı dönüyorum ona, binaları nasıl dönüyorsa, etimi de öyle aşıp burun deliklerime dolmaya başlıyor. Bu ülkedeki kültür müthiş bir olumsuzlukla dönüşüyor. Özellikle benim yaşadığım yerlerde, bu kör oluş, daha vurucu davranışlarla kendini sergiliyor. Bir tinselci olsam, doğanın da bütün unsurlarıyla; sırf bu mahallede her şeyi ters yüz etmek için acı bir ıslık tutturduğunu düşüneceğim. Sanki her şey can ve bilinç kazanmış, bir tek insanlar paylarına düşeni almamış. Akşam, kayıtsızca gömleğinin yakasını aralıyor, boğuntusunu bir birim daha gevşetebilmek için.

Terkedilmiş salıncakların gıcırtısıyla, artık yabancılaştığım evlerde; odalarda kara bir sis katmerleniyor. Böyle akşamlarda tarihin büyük bir yalan, mitlerin sahtekar bir çobanın alaycı ezgisi, kas gücünün en çaresiz anlarda; mutlak derecede hukuka üstün ve her sevincin ölüme karşı geliştirilmiş aksak bir teselli olduğunun kesin bilinci vuruyor; şakaklarımı zonklatıyor. Bir günden diğerine değişmeyen her gün, biliyorum en egzotik yerlerde bile aynı formüllerle açılıp kapanan tek bir gök, dünya fanusunun içine tıkılıyor. Yapılması gereken bir şey var belki ama lütfedip söyler misiniz, tam olarak bunun gereği nedir?

Resim: Evening Wind, Edward Hopper, 1921.