İyi mi kötü mü orasını hâlâ bilmiyorum:)

Kalemi bırakmışken alayım… Süslü cümleler kurayım! Kırayım cümleleri, yeniden yapayım! Mahir de değilim aslında… Eee sonra?

Okurum ben. Bazen de yazar. Çizerim aynı zamanda, insanları da… Eskilerin dediği gibi bir kalemde hem de! “Yamukluğa dayanamam!”

Yazdan kalma beyaz bukalemleyazmaya başladığımda, belki de hayatta en çok seni sevecektim. Yeni yaşamımda. Hilâl belirdiğinde. Dilek tuttuğumda. Karanlıkta. Seni. Sonra da hiç kimseyi. Yalnızca rüyamda. Henüz dalmıştım. Kışa benzetirlerdi, bense Bahara. Şairin ittifakı. İhtiyatlıydı. Hiçbir şeyimiz olmadığında. Tedirginliğimizle. Oracıkta…

Ses: Seni kargışların ortasına attı! Sonsuzluğa bıraktı! Peki neden?”

Ben:Dekadan bir Siyah Kalem. Karbon ondörtten daha yeni bir yöntem. Hem doğruluk payı yüzde yüz!

Okurdum ben! Okur… Ararken üst çekmecede buldum seni. Beton!.. Meğerse hep oradaymışsın! Nasıl da kaçırmışım! Tesadüfün böylesi…

Mantar zamanıydı, belki de çimen yapraklarının şarkısı…

Bu giriş cümlesi mi olmalıydı?

Tutunamayanlardan biri iken yoksa çaktırmadan otoriter mi oldunuz? Biyolojimiz üzerinde iktidar mı kurdunuz? Ne bu celâlli cehalet! Tutunanlardan olmanıza sevinmeli miyiz? Böyle olmak sıkmıyor mu hiç! Mütemâdiyen?

Eyy kifayetsiz!.. Valideniz de mi öğretemedi?” dedi daha eski bir ses.

Yok! O bir şarkı dinliyordu. Dönülmez akşamın ufkunu. Dinlerken biz folklor oynuyorduk çünkü!

Ee, bu sabun köpüğü aydınlar aydınlanana kadar nasıl bekleyeceğiz peki?” “Musallat olanlarla halimiz ne olacak?”

Aydınlananlara sormak lazım: Nasıl bilirdiniz mürşidi? Ziyalı?

Miadını yitirmiş bir süt olarak anımsıyorum. Görünüşte süt berraklığı. Yok yok! Yoğurt altı suyu. Yoğurdun altının suyu. Kuyu suyu, nehir suyu, lağım suyu, ateş suyu… Zıp, zıp, zıp! Ambivalans…

Türkçeye geçen yabancı sözcükler. Dimağımızı kirleten. Tenimizi yakan! Türkçemizi de kirlettiniz! Tasalluta da uğrattınız!

Eskiyi bırakalım! Öze dönelim! Yeni kelimeleri de almayalım!

Tasalluta uğradığımızda ne yapacağız peki? Uğruyoruz da. Hazırlık var mı? Yok! Edilgen miyiz? Evet! Ahlakçı mıyız? Kuşkusuz!..

Okurum ben. Hep bir” okur…

Delöz dedi, ben demedim! Fuko dedi, ben demedim! Niçe neredeydi?

Peki sen ne dedin abi?

Bir tıkanıklık yok mu sizce de ülkemiz ve dünya genelinde? Bu tıkanıklığı açalım ve aşalım öyleyse, hep birlikte. Maaile. Kültürde hem de. Ve de sanatta.

İzole ve eski bir yere saklanmış anılar… Kör kuyularda. Merdivensiz…

Güzelliğin, en güzelliğin vuku bulduğu anlar…Anılar, beni bu akşam ağlattılar…” Tavernada. Proust’u da attılar! Bukalemunlar!

Okurum ben. İnsan ruhunun karanlığını da okurdum! Yoruldum!.. Yine yoruldum!.. Aydınlığa çıkacaktık hani?

İster düzeltin, ister düzeltmeyin! Eski bir ahlakçı” olarak şunu söyleyeyim: Nehir akıyor, akacak! Bakarak, nereye kadar?

Yazıyı yine tamamlayamıyorum… Varın siz devam edin!..

Komple kamufle bir ev. Sessiz, huzursuz. Derinde bir uğultu. Az çok hikâyeli. Mai ve Siyah”. Flu ve kederli. Bir kez daha bakıyorum. Evet! Usher Evi” gibi!..

Ankara, 12 Haziran 2022

TEILEN
Önceki İçerikKelimeler Aşkına!
Sonraki İçerikMUHARREM ERBEY: HERKESİN HİKÂYESİ FARKLIDIR
Jale İris Gökçe
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Tarih, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi’nde Resim okudu. Yüksek Lisansını Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yaptı. Sanatta doktorasını Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde ‘Kendilik Öyküsü Olarak Resim: Gökkuşağı Meleği’nin Anatomisi’ adlı tez çalışmasıyla tamamladı. Yurt içi ve yurt dışı birçok karma sergide yapıtlarıyla yer aldı. ’İris : Sergilerin Bugünü Uzaktır’ (Ankara 2013), ‘Angel Rainbow’ (Selanik 2017), ‘Kaos’ (İstanbul 2019) ve ‘Pandemi! Sorun Acaba Self de mi?’ (İstanbul 2020), son yıllardaki kişisel sergileridir. Sanat ve sanat yapıtı konusundaki görüşlerini, ‘Kendilik Nesnesi Olarak Sanat Yapıtı’ adlı makalede somutlaştırdı. Sanatsal çalışmalarını İstanbul ve Ankara’daki atölyesinde sürdürmektedir.