Öncelikle bu yazının kasten kışkırtıcı ve farkındalık uyandırıcı emellerle yazıldığını belirtmeliyim.

Dünyaya çocuk getirmenin kötü, hatta bir suç eylemi olduğu kanısındayım. Çocuk yapmanın, insandaki kodlanmadan biri olan « barbarlığın » devam etmesine devasa bir katkı sunduğunu düşünüyorum.

İnsanın insana ve diğer canlılara yaptığı kötü muamele, işkence ve imhanın, adına tarih denilen, bu kesintisiz dizisi yukardaki savımı destekliyor.

Üç tektanrılı dinin, « dünyasal varoluş ne kadar acı verici olursa olsun, erdemli davrandığınız zaman sizi bir cennet bekliyor » ortak önermesini bir yana bırakırsak, bu dünyaya doğmuş olma talihsizliği için bir teselli görmüyorum.

Hatta aksine, şimdiye kadar yapılagelmiş ve yapılmakta olan mevcut vahşetlerin görüntüsü, doğmamak için oldukça caydırıcı bir işlev yükleniyor.

Cioran’ın dediği gibi, « Kadınların sadece televizyon haberlerini izlerken bile neden kürtaj yapmadıklarını (ben de) anlamıyorum. »

Adına çocuk denilen bu narsist, entelektüel ya da ahlaki protezleri arzulamaktansa, kişinin, kendi kendine yeterliliği ve ruhsal ve fiziksel özerkliği hedeflemesinin daha iyi bir şey olduğunu düşünüyorum.

Üstelik bence anne olmak, tümüyle özgür ve bilinçli bir seçim değildir. Çünkü, tüm kartlar elinizde olmadan oyuna dahil oluyorsunuz.

Kısacası, anne olmak, bilinçlice istendiği zaman bile, aslında, maruz kalınan bir şeydir.

Üstelik, « așırı » bilinçli bir seçim, özgürlükten çok, bir yabancılaşma ve kendini ikna etme biçiminin (self manipulation) işareti değil midir?

Bir çocuğun dünyaya gelişinin toplum tarafından idealize edilmesi, tüketim paradigmasının anneliğin en rahatsız edici yönlerini maskelemek için bin bir takla atması, söylenmeyenden yalana uzanan sınır çizgisinin çok bulanık ve sıkıntılı bir hat olduğunu gösteriyor. Üstelik « annelik » denen şey, bilgiyle aktarabilen bir şey değil, bizzat deneyimlenerek öğrenilen bir şeydir.

Kadınlar arasında, gebeliğe ve sonuçlarına dair bilgi aktarımı, ataerkilin muhafazakâr süzgecinden geçirilerek sakatlanan, bükülen bir aktarım haline getiriliyor.

Cennet annelerin ayakları altındadır, çocuk aile bağlarını saglamlaștırır, soyun devamı, doğurganlık ve en az üç çocuk kampanyası muhafazakâr mahallenin klan, kabile, aidiyet, miras ve annelik « kutsallarını » belirgin hâle getirirken, anneliği bir « metafizik minnetarlık » seviyesine indirgedi.

Cennet annelerin ayakları altındaysa, « Cumartesi Anneleri »nin ayaklarının altı kayıp çocuklarını beklemekten nasırlıdır. Onların ayaklarının altında yıllardan beri neden sadece cehennem ateşleri yanıyor?

Eril tanrıların kibri, anne ol(a)mamış kadını varlıktan bile saymazken, sadece İslamî mahallenin « iffetli » analarına cennete girme ayrıcalığı tanıyor.

Yeni nesiller geleneksel cinsiyet rollerini yeniden dağıtmak istemelerine rağmen, anne olma güdüsü siyaset üstü biyolojik bir dürtü olarak varlığını sürdürüyor.

Çünkü, klişeler kirli banyo suyuyla birlikte o kadar kolay atılmıyor. Zaman içinde modern eşler bile çocukken bildikleri cinsiyet rollerini ailede yeniden üretiyorlar. Eğitimli çocukları ve bakımlı bir evi olan iyi bir anne ve iyi bir ev hanımı olmanın gururu başka hiç bir şeyle değiştirilmiyor.

Kısacası, ülkemiz gerçekliğinde, cennet ne kadar annelerin ayakları altındaysa cehennem de o kadar ayakları altındadır.

Lévi-Strauss evliliği, “doğa ile kültür, ittifak ve akrabalık arasındaki dramatik karşılaşma” olarak tanımlıyor. Bu ittifakın, çocuğun doğumu aracılığıyla aileyi devam ettirmek ve aynı zamanda yeni bir akrabalık yapısı oluşturmak gibi bir amacı da bulunuyor.

« Modern şehirli ailede babanın yeri sınırlıdır, özellikle de golf oynuyorsa » diye espiri yapıyordu Bertrand Russell. O zamandan beri, baba golf oynamayı bıraktığı halde, tüketim toplumunun annelikteki ticari kazancı yeniden keşfetmesi nedeniyle, gün kutlamalarındaki görkemini kaybetti.

Bu kaymanın açıklaması, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda aile ortamına gerçekten yerleşmeye başlayan Anneler Günü’nün tarihsel önceliği nedeniyle midir, yoksa kapitalizmin Babalar Günü’nün ticari kökeninde, kol düğmeleri, kravat ve gazlı çakmak empoze etme fikri dışında başka bir ticari yaratıcılık bulmamış olması nedeniyle midir?

Bu sorunun olası tüm yanıtları, günlerin ve bayramların lukratif-ticari değerlerine göre sınıflandırılmasına çıkıyor.

Babanın otorite açısından kurumsallaşmış rolü anneler lehine ekonomik, kültürel veya sembolik düzeyde çoktan silindi. Eril disiplin ve şiddetle mühürlü iki dünya savaşının ardından, şefkate ve duygusala ihtiyaç şiddetle artmıştı. İşte, şefkat, korunaklı ve güvenli kucak ve merhamet adına yüceltilen ve mitleştirilen annelik içgüdüsü, tüketim paradigmasıyla işbirliği içinde, yeniden kışkırtılıp sahneye sürüldü.

Anneler Günü’nün başarısı ile Babalar Günü’nün başarısı arasındaki dengesizlik, toplumun babalık durumuna ve daha geniş anlamda erkeklik durumuna bakışındaki yavaş evrime de tekabül ediyor. Örneğin, babalık izni tam olarak daha yeni bir olgudur. Anaokullarına bırakın Babaokulu demeyi, Ebeveynokulları bile denmiyor.

Kısacası, ailenin sembolik ilişkilerden yapılmış bir yapı olduğunu değerlendirirsek, ataerkil kapitalizmin (Capitalist Patriarchy) bu çekirdek yapıya ilişkin « sinsi » emellerini bir nebze olsun açığa çıkarmış olacağız.

Yani psişik bir gerçeklik olarak aile, tüm nevrozlarımızın hücresi iken, kapitalist mikro evrenin tüm tüketim tuzaklarını da içinde barındıran bir mekândır.

Diğer yandan aile, tüm yasak ve cezanın içselleștirildigi bir mekân olarak bir « şiddet » evrenidir de.

Başka bir deyişle aile, aşırı sevgiye ve sevgisizliğe, korkuya ve suçluluk duygusuna, her şeye kolaylıkla sahip olmaya ve hiç bir şeye sahip olamamaya, yüksek ahlâklılık ile « iffetsizliğe », kendi olmak ile aile olmanın gerilimine ve yoksulluk ve varsıllığın şiddetine maruz kalanın evrenidir.

Soğuk bir kış gününde, bir kirpi sürüsünün ısınmak için birbirine sokulma ihtiyacı ile oklarının acısı arasında; kısacası bu iki kötülük arasında buraya, oraya fırlatılmıș olmanın evrenidir.

Ülkemizde, neredeyse her gün, sarıp sarmalayan, şefkâtli anne mitinin bozguna uğratıldığı bir çok vakayla karşılaşıyoruz. Kapitalizmin tetiklediği sosyal streslere maruz kalan ebeveynler cinnet geçiriyor ve annenin vurduğu yerde, sanıldığının aksine, her zaman gül bitmiyor.

Kötücül dünyanın, şeytani olanın ve karanlık güçlerin anti tezi annelik ve masumiyeti tabusu, bence, Anneler Günü’nü kutlamayarak yıkılmaya başlanabilir. Çünkü, bir çok tabu gibi, bu tabunun da yıkılması gerektiğini Türkiye gerçekliği gözümüze sokuyor.

Bu vurguyla sadece çocuklarını zincirle bağlayan ya da « pazarlayan » anneleri kastetmiyorum. Yıllardır yüksek enflasyonun şiddetine maruz kalan çekirdek aile kurumunun darmadağın olmasından söz ediyorum.

Üstelik gerçek cennetin küçük ölçekte bir yansıması için illa da annelere ihtiyaç bulunmuyor.

Şimdi, fedakâr anneleri bir nebze kayırarak, bu sorunlu cehenneme çocuk doğurarak odun taşıyan ve sırf çocuk doğurduğu için anne mertebesine ulaşan annelerin anneler günü kutlu olmasın, diyorum.

Ama illa da kutlanacaksa, çocuğunun eline kendisini ve küçük kardeşini ısıtması için saç kurutma makinesini verip yan odada kendini asan, onlara yiyecek alamadığı için çocuklarını komşuya bırakarak intihar eden, işkence edilerek öldürülen çocuklarını 1995’ten bu yana arayan anneler düşünülerek sessizce kutlanmalıdır, diyorum

TEILEN
Önceki İçerikMUSTAFA BALBAY’IN YAVUZ ÖZKAN HAKKINDA BİLMEDİKLERİ
Sonraki İçerikBülent Ortaçgil’den 50. Sanat Yılı için beklenen albüm: ‘Elli Buçuk’
Josef Kılçıksız
Josef Kılçıksız Hiristiyan bir ailenin çocuğu olarak Antakya’da dünyaya geldi. Hacettepe Felsefe’den mezun olduktan sonra burslu olarak gittiği Finlandiya’da, Tampere Üniversitesinde yardımcı asistan doktora öğrencisi olarak çalışmaya başladı. Aynı üniversitenin Pedagojik Bilimler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, Fin devlet ve özel eğitim kurumlarında felsefe ve yabancı diller öğretmeni olarak çalıştı. Doktora çalışması nedeniyle burslu olarak gittiği Almanya’da, Ernst-Moritz Arndt (Greifswald) üniversitesinde yazar Wolfgang Koeppen’in üçlemesi üzerine araştırmalar yaptı. (Temmuz/2011) İlgi alanları varoluşçu felsefe, epistemoloji (Karl Popper, Thomas Kuhn) Ontoloji (Christian Wolff, Heidegger) ile genel anlamda Alman felsefesi ve postmodern metafiziktir. Kılçıksız’ın ”Zamana Adanmış Yüzlerimiz” adlı deneme-öykü kategorisinde bir kitabı ile ”Buzdan Kuşlar Ormanı” adlı bir şiir kitabı Ekin Yayınevi tarafından (2018) yayınlandı. Kılçıksız’ın ayrıca daha önce yayınlanmış ”Bahar Kapımda” adlı bir şiir kitabı daha bulunuyor. Kılçıksız’ın ayrıca Finlandiya’da yayınlanmış (2004/Eylül) ”Hedelmät jotka eivät tuoksu ruudille” (Dilin barut kokmayan meyveleri) adında bir şiir kitabı da bulunmaktadır. Kültürel ve sosyal içerikli yazıları, ”Aamulehti”, ”Helsingin Sanomat” ve ”Tamperelainen” gibi değişik Fin gazetelerinde yayınlanmış olan Kılçıksız’ın, Türkiye’deki siyasal-sosyal gelişmeleri analiz eden sayısız makalesi de bulunuyor. Tematiği geniş bir yelpazeye dayanan felsefi ve siyasi içerikli denemelerinin yanı sıra, şiirleri ve öyküleri de çeşitli basılı dergiler ve sanal yayın organlarında yayınlannaya devam ediyor. (DevHaber, Duvar Gazetesi, Bianet, Mukavemet Dergi, Artı Gerçek, SalakFilozof, YazıAtölyesi, Cafrande, Komplike Dergi, İnsancıl, DüşünBil, İktisat ve Toplum, Evrensel Kültür, İnsancıl, Ekin, Amanos, Güney, Süje, Bachibouzouck, Gerçek Edebiyat, Kurgu Kültür, Patika, Tmolos, Revue Ayna, Kirpi Edebiyat, Lacivert Dergi, Muhabirce (Almanca ve Türkçe olarak) Asma Köprü, Şiiri Özlüyorum, Yaşam ve Sanat, SonGemi, Elize Edebiyat, Edebiyat Nöbeti, Edebiyatist ve Ek Dergi vb.) Josef Kılçıksız, iyi ve çok iyi derecede Fince, Almanca, Arapça, Türkçe, İngilizce, Fransızca, ve İtalyanca biliyor. Uzun yıllar Helsinki’de yaşadıktan Josef Kılçıksız, daha sonra Paris’e yerleşti. İletişim: e-posta: hasekjusef@gmail.com