Sanatçı her verimi ile önceki birikimlerinin ötesine geçmeli ve yaratım sınırlarını zorlamalıdır. Aksi takdirde yerinde sayacak daha da kötüsü sığ bir yaratımın sularına savrulacaktır ki bu da kaçınılmazdır. Zaman zaman her yazar dönüp bir yabancı gözle dönüp verimlerine göz atmalıdır. Bunu şişik bir ego ile değil de eleştirel bir bakış ile yapabilirse yeni yaratımlarının niteliğini bu bakış belirleyebilir. Mesele kendine, ortaya koyduklarına eleştirel bakışta yatar. Ne yazık ki bizde belli bir yaşa gelmiş, bir yığın kitap yazmış biraz da popüler olan yazıncılar verimlerini nesnel değerlendiremez. Öyle ya yaşını başını almış, onca kitap yazmış bir şairi, yazarı kim eleştirebilir ki? Hem var mı ülkenin yazın dünyasında böyle bir mekanizma? Artık Fethi Naci gibi namuslu eleştirmenler yok; daha doğrusu eleştirmen yok. Kendine eleştirmenim diyenler de kitap tanıtım yazarı.

Sözü Ataol Behramoğlu’na getirmek istiyorum. Bu girizgâh da onun içindi. Okuduğum gazetelerden biri olan Cumhuriyet’in yazarı olan Behramoğlu’nun zaman zaman bu gazetede şiirleri de yayımlanmaktadır. Bu şiirler ortaokul düzeyinde “vasat şiirler”dir. Evet ülke gündemi her gün felaketlerle yüklü. Köşe yazarı kimliği ile şairimiz belki de gündemdeki bazı olayları, olguları şiir ile dillendirmek istiyor. Olabilir. Hakkıdır. Bu şiirleri yazan bir şair, dolayısıyla yazınsal bağlama bakarız biz okurlar. Gazetede yayımlanan bu şiirleri okuduğumuzda ne alımlıyoruz? Ne görüyoruz? İyi niyet, iyi bir yurttaş bilinci, ülkede yaşanan çarpıklara karşı tepki, öfke ve bunlara karşı bir duyarlık… Güzel. Ama yazınsal anlamda baktığımızda şiir estetiğinden uzak, didaktik bir temelde kaleme alınmış, naifliğin başat olduğu vasat şiirler. Bu şiirler Cumhuriyet‘te değil de çoksatan gazetelerin “Yurdumuzun Şairleri” köşesinde yayımlansa ne olur? Doğru yerde yer almış olur! Bu şiirleri Emre Kongar yazsa idi okuyup geçerdik ve yazınsal bir beklentiye ve böylesi bir didiklemeye girişmezdik. Bu şiirleri yazan şairimiz son kitabı Köprülere Şiirler’in (2021,Tekin Yayınevi) girişinde kendini şöyle tanıtıyor:

Ataol Behramoğlu, günümüz Türk şiirinin önde gelen bir temsilcisidir.” Ve şöyle de bitiyor: “Eminescu Akademisi’nce 2016 Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmiştir.”

Buradan da görüyoruz ki büyük bir dokunulmazlık zırhı ile donanmış ya da donatılmış şairimiz. Ununu elemiş eleğini duvara asmış(!). Ama her yayımlanmış şiir, her kitap bir tanıklıktır. Gerçekliğin tanıklığıdır. Sanatta, yazında bir isim yapmanın tuzağı yaratılan her verime bu ismin gölgesinin, ağırlığının düşmesidir. Düştükten sonra sanatçının da gerileyişi -ve de sanatsal bağlamda gericileşmesi- başlar; onun bir zaman sonra ortaya koyacağı şeyse, yenilikten ve yaratıcılıktan uzak kuru ve mekanik bir iletidir. O kadar işte. Bu durumun farkına vardığında ise iş işten geçmiştir çoğu zaman ve genelde eski dönem birikimine, verimlerine sığınır; oradan medet umar ve oradan var olmaya çalışır.

Bir şair bir şiir yazdığında bunu önce kendi okur: Kendine okur: Bir okur gibi okur. Bu okuma ediminde duygusal bağ(lanma)lar, itkiler yazdığı şiiri nesnel olarak kendisine alımlatamaz. Sonuç: Ben yazdım oldu. Beni, şiirlerimi kim sorgulayacak ki? Oysa bu “vasat şiirler”- bir başka isimle- bir şiir, yazın dergisine gönderilse yayımlanmaya uygun bulunmaz. Ama o şiirin altındaki o imza, o isim…Ah! Otomobillerin ön camına milletvekili kartlarını bırakanlar gibi! Yanlış yere park etmişsindir aracı ama araca gelecek, ceza yazacak olan trafik polisine kartı(nı) göstermişsindir. Peki neden bir şair kendini, şiirlerini göremez, onlar karşısında körleşir? Bu başlı başına bir yazın dergisinin dosya konusudur. Bunun temel nedeni şairin kendini var etme düşüncesi, hissiyatı olabilir mi? Özgeçmişinde bunu anlayabiliyoruz bir parça. Televizyon programlarında gazeteci, çevirmen, üniversite hocası olarak değil “şair” olarak tanıtılıyor Behramoğlu ve kendisi de bu minvalde değerlendirmeler, konuşmalar yapıyor. Kendisi bunu biliyor; böyle olunca kendini şiirin var ettiğini ve “en son bırakacağı şeyin şiir olduğunu” da muhakkak hissediyordur. Kırılma noktası da bu. Bir şair sürekli şiir yazabilir ama (bir sporcu gibi) belli bir çizginin altına düştüğünü gördüğünde yazdığı şiirleri yayımlamaz, kendine saklar ya da yakar. Bir sanatçının eserlerini kendi elleriyle yok etmesi devrimci bir eylemdir. Her yakılan yaratı yeni, güçlü, özgün verimlere evrilir. Buradan güçlü eserler de çıkabilir ki bu bir kazanımdır her bakımdan. Tersi ise dünyanın sonu değildir. Sanatçı buraya kadar, der ve sığlığın, vasatlığın sularında zoraki kulaç atmaz. Bu son durum resim sanatımızda sık görülür. Bir ismi olan kimi ressamlar birbirinin tekrarı berbat işleriyle kendini var etmeye çalışır, resimden “ekmek” yer. Şiirden ekmek de yenmiyor ama şiir bir şeyler için araç olabiliyor işte. Araç olmaya başladığında da şiir şairinden kopuyor. Et ile tırnak ilişkisidir bu. Şair belli duygulanımlarını, iletilerini rutinleşmiş bir alışkanlıkla alt alta sıralıyor. Arada sırada geçmiş birikimin yansıması devreye girerek vasatlığı kıran, kendini gösteren bir-iki dize göze çarpabiliyor. Ama hepsi bu kadar işte. Evet vasatlık süreci, pratiği geçmişin birikiminden güç alır daha doğrusu buradan nemalanmaya çalışır. Gelelim Türk şiirinin önde gelen bu şairimizin Cumhuriyet’te çıkan şiirlerine. Meraklısı bu şiirlere gazetenin web sitesinden ulaşabilir.

SANAL İSTANBUL

“Şimdi bu güzeller güzelimizi,

Hayallerimizin prensesini,

Şiirsiz, ruhsuz bir sanal şehre

Dönüştürecekler, öyle mi?

Hayır, buna geçit vermeyeceğiz

Onun can evinden vurulmasına;

Karşı koyacağız, direneceğiz,

Şiirle, umutla, inatla.

Dünün, bugünün, yarının

Bütün şairleri adına.”

DÜELLO

“İyilik ve kötülük bir düelloda

Karşılaşsalar kim kazanır dersiniz?

Korkarım kazanan bu çatışmada

Kötülük olur diyeceksiniz.

(…)

İyilik buna karşılık

Tek başınadır genellikle;

Kötüyü kanıksar gibidir artık,

Boyun eğmese de bütünüyle.

(…)

Öyleyse bir tek şey var yapılacak,

Bu, iyilerin birlikteliğidir.

Amansız kötülüğü ancak

Örgütlü iyilik alt edebilir.”

ÖZGÜRLÜK VE ONUR ÜZERİNE

“Özgürlük ve onur kavramlarının

Tek ve aynı şey olduğunu düşünürüm;

Özgürüm, onurluyum çünkü,

Onurluyum, çünkü özgürüm.

Yaşamı değerli kılan da

Bu ayrılmaz birlikteliktir.

(…)

Halklar da tıpkı kişiler gibi,

Onurla yaşarlar, eğer özgürlerse;

Bir halk razı demektir onursuzluğa,

Tutsaklığı yazgı kabul etmişse.”

EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLUR

(…)

“Eşkıya dünyaya hükümdar olur

Ama mümkün müdür yaşamı durdurmak;

Kötülük ne kadar yükseğe çıkarsa

Düşmesi o kadar dönüşsüz olacak”

Gelelim Köprülere Şiirler’e. Kitabın başında şairin bir önsözü var kitaptaki şiirlere dair. Şair bu önsözü 22 Ağustos 2021’de gazetesinde de yayımladı. Bu bir şiir kitabında araya giren gereksiz bir önsöz. Kitaptaki şiirler 2018-2020 arasında yazılmış. Daha önceki yıllarda yazdığı, kitaplarına girmiş, iki köprü izlekli şiirini de eklemiş bu kitabına: “Drama Köprüsü” (Kızıma Mektuplar’dan, 1984) ve “Thames Üstündeki Asma Köprü” ( Londra, 1970 başları). İyi de yapmış bu iki kısa şiirini eklemekle. Şiir serüvenine, geçtiği yere küçük de olsa ışık tutuyor okuyucuya.

“Thames Üstündeki Asma Köprü”yü yazdığında yirmi sekiz yaşındadır şairimiz ve yazdığı bu şiir ortalama bir şiirdir. On dört yıl sonra yazdığı “Drama Köprüsü”nde ise ilk yazdığının gerisine düşer:

DRAMA KÖPRÜSÜ

“Drama Köprüsü’nden geçtim

Dardı gerçekten.

Suları soğuk mu

Bilemiyorum

Durmadı tren.

Anadan geçilir

Yardan geçilmez

Diyor türküde

Bilemem ama

Geçemem kızım

Dünya yıkılsa

Geçemem senden”

Kızıma Mektuplar’da ülkenin karanlık döneminde (12 Eylül faşizmi) bir şairin hapishane, sürgün zamanları vardır. Şair uzaktan kızına seslenir. Bu şiirlerde yaşananları- bir baba ve küçük kızı- okuduğumuzda, düşündüğümüzde bu yaşanmış acılar, okuyucuyu şiir sanatı gerçeğinden insani gerçekliğe götürür. Ne yazık ki bütün kitaplar da bu böyledir. Bu şiirlere şairin küçük kızının resimleri de eşlik etmişti. Güzel bir buluşma idi. Yıllar önce okumuştum. Şiir şöyle bitiyor:

“Geçemem kızım

Dünya yıkılsa

Geçemem senden”

Vasat bir şiir bu ama okuyucuyu duygusal olarak etkileyen ve okuyucunun bu vasatlığı görmemesini sağlayan veçhe şairin yaşadıkları, küçük kızına seslenişidir. Böylesi duygulanımlar şiiri genel olarak değerlendirmemizi öteler, bastırır. Burada da böyle işte.

Şairin kitabındaki son dönem şiirlerine dönelim tekrar: Doğal olarak şu yaşına gelmiş bir şairden olgunlaşmanın, birikiminin yansıması olan şiirler bekleriz. Bir izlek çerçevesinde bir araya gelmiş şiirler bunlar. Önsözde, “Kitapta bizden ve dünyadan toplam 22 köprü şiiri yer alıyor. Bunlardan yarısını görmüşlüğüm, üzerlerinden geçmişliğim var. Örneğin Neva üstündeki köprülerin şarapnel yaralarına, mermilerin açtığı oyuklara, deliklere ellerimle dokundum,” diyor şairimiz.

Her köprünün bir tarihi, hikâyesi vardır. Bir insan yaşantısı gibidir bunlar. Bu yaşantıyı iyi bilmek gerek. Kuru bilgilerden bahsetmiyorum elbette. Köprünün geçmişini bilmek onunla hemhâl olmak onun üzerinde yürümekten daha kıymetlidir. Köprüyü köprü yapan yaşantı, hikâye bir şiirle dillendirildiğinde biz o köprüyü bilir ve şairin penceresinden bambaşka bir evrene süzülürüz. Bir bakıma şair köprünün sırdaşı, yoldaşı olmuş ve biz okurlara iki yakayı birleştiren bir malzemenin varlığından yaşayan başka bir tanıklığa götürür. Belki adını bile bilmediğimiz bu köprüyü tahayyül ederiz; okuyucunun bu köprüyü görmek istemesi ve onun üzerinden yürümeyi arzulaması ise bir şiirin gücü ile ilintilidir.

Behramoğlu’nun köprü şiirlerinde böyle bir durum yok. Köprü üzerine yazılmış gibi görünen bu şiirler aslında köprüden hareketle yazılmış şiirlerdir. Köprülerle bir bağı yok şairin.

Metin Demirtaş’a adadığı “Belkıs Köprüsü” şöyle bitiyor:

“Bir yaz öğlesi yazarken bunları

Antalya-Akdeniz tütüyor gözümde;

Kardeşim Metin’e gitsin bu şiir

Beni tanıştıran o güzelliklerle.”

Ne diyelim gitsin Metin’e! Nâzım’a gitsin, Orhan’a da! Radyo programlarında her gün birilerinden birilerine böyle yüzlerce dize gidiyor. Bu da bu kitapta varsın gitsin!

“Cendere Köprüsü” adlı şiirinden:

(…)

“Kâhta, dağın eteği demekmiş

Tahminlerden biri de bu;

Nemrut’un eteğindeki şehre

Bu ad yakışıyor doğrusu.

(…)

Fakat şimdi dile gelecek olsa

Cenderedeyim diye haykıracak;

HES’ler yiyip bitirmiş onu.

Bu gidişle o bir deri bir kemik

Adını taşıyan köprü de

Bir taş yığınından ibaret kalacak.”

Sanki bu köprüye dair “gündelik bir konuşma” dizeler haline gelmiş. En ufak bir şiirsel yaratıcılık yok.

“Çifte Köprü”den:

(…)

“Dilerim bu şiir yazılmaktayken

Doğa onarmış olsun kendini

HES’ler kurulup bozulur ama

Yiterse bulunmaz Kamilet Vadisi.”

Ne diyelim doğruya doğru. Kapitalist sömürünün, yıkımın karşısında durmak ve doğadan yana tavır almak olması gereken insansal bir tarafgirliktir. Zaten tersi de düşünülemez.

Ama ortada şiir yok! Sanki bu dizeleri söyleyen orada yaşayan bir yurttaş. Bir haberci mikrofon uzatmış yurttaşımız da bunları söylüyor.

“Gereksiz Köprü” şiirinden:

(…)

“Bu köprü bir sanat eseri kuşkusuz

Özenen bezene yapıldığı belli,

Topluma hizmeti de yadsınamaz

Asıl işleviyle olmasa da ilgisi.

İşte tam bu noktada zihnimde

(ilgili olarak bu ilginç köprüyle)

Sanat sanat için mi, yoksa

Toplum için mi sorusu doğdu…

Ne kadar düşündümse üzerinde

Bir yanıt bulamadım doğrusu…”

Şu takır tukur dizelere bakar mısınız! Sanki devletin bir bakanı bu köprüde açılış konuşması yapıyor. Sonra birden şairimiz “Sanat sanat için mi, yoksa toplum için mi” ye geçiyor. Ne kadar düşünmüşse de bir yanıt bulamamış buna. Bundan sonra da bulabileceğini hiç zannetmiyorum(!) Çok hazin!

Peki şu yazdığı ucubeden bir şey anlayan var mı acaba:

“ilgili olarak bu ilginç köprüyle”

Kahvedeki adama zorla şiir yazdırsan o bile bunu yazmaz! Ama bunu yazan büyük bir şair! Bir bildiği vardır elbet. Kuşkusuz bu eşsiz dizeleriyle, şiirleriyle dünya şiir antolojilerinde yer alacaktır(!).

“Timisvat Köprüsü” nün girişi şöyle:

“Fırtına Deresi üzerinde

Bir zarif kemer köprü;

Timisvat Köprüsü bilenen adıyla

Yeni adıyla Osmanlı Köprüsü.”

Şöyle de bitiyor bu şiir:

“Doğa, renkleri konuşturan

Bir ressam olmuş Karadeniz’de;

Tuvale yeni bir renk gibi

Ekleniyor köprüler de.”

Eskiden okullarda “yerli malı haftası”nda okuduğumuz şiirlerden. Düzey bu. Gerek yok, daha fazla söz söylemeye. Yalnızca Behramoğlu değil, birçok şair, yazar bu noktada. Köprülere Şiirler‘i okumamın nedeni şairin gazetede ara sıra yayımlanan şiirleri idi. Bu kitabındaki şiirler de o ara sıra yayımladığı şiirlere koşut.

Otuz yıl önce satın aldığım –Adam Yayınları‘nın yayımladığı üç cilt- toplu şiirlerine; ondan önce, on sekiz yaşında iken, şiir ateşinin içime düştüğü o parasız günlerimde sahaflardan aldığım, şairin kimi eski basım kitaplarını hatırladım. Gittim kitaplıktan indirdim bunları; okudum birkaç gecede. Bu yazdıklarımı okuduklarım ile ilişkilendirdim kendimce. Sonra şairin okuduğum kitaplarını çalışma odamın bir köşesindeki bir kutuda yığılmış kitapların üzerine koydum. Bu kutudaki kitaplar okumayı seven, durumu iyi olmayan eşe dosta gidiyor. Bu kutuya Behramoğlu’nun hakkı ile hazırlanmadığını düşündüğüm o iki ciltlik Büyük Türk Şiiri Antolojisi’ni de koyacağım. Behramoğlu’nun yazılarını elbette okuyacağım ama yayımlayacağı şiir kitaplarını sanmıyorum.

Üvercinka dergisinde (Mayıs-Haziran 2021) şairle yapılan bir söyleşide (Bu söyleşinin 9 Kasım 2011’de Aydınlık‘ta yapıldığı bir dipnotla belirtilmiş) kendisi şunları söylüyor: “Yazmış olduğum şiirlerin hiçbirini sonradan kaldırıp çöpe atmadım. Herhangi bir şiirimi yazmış olmaktan ötürü sonradan pişmanlık duymadım. Bu, gelişime karşı olduğum anlamına gelmemeli. Şair yeni deneyimlerle, şiir yeni öğelerle kuşkusuz ki değişimlere uğruyor. Ama yine de sanki en temelde, en derinde değişmeyen bir şeyler de kalıyor…Bu, kişilik dediğimiz şey olmalı…” Bir başka soruda, “günümüz genç şiirine gelince…” diyerek, şunları dillendirmiş: “Dergileri karıştırdığımda içim sıkıntıyla doluyor. Ne kadar zavallı bir bilinçsizlik, kimliksizlik; rastgele, ilintisiz, derinliksiz bir sözcükler yığıntısı… Şair, şiir, insandan, toplumdan, dünyadan, kendi ülkesinden ve kendi görkemli şiir geçmişinden bu kadar mı kopuk, bu kadar mı habersiz, bütün bunlara karşı bu kadar mı ilgisiz olur… İstisnaları bir yana bırakarak bir genelleme yapacak olursa, çoğu kez tek bir darı tanesi bulabilmek için çöplükte eşinen bir tavuk gibi, tek bir pırıltılı dize bulabilmek umuduyla sözcük çöplüklerinde eşinmek gerekiyor…”

Ezcümle: İyi sanatçının vasat, vasat altı verimi olmaz. O dizginleri elinde tutar ve buna izin ver(e)mez. Tıpkı yaratılarını yakmak, yok etmek gibi, sanatsal dokudan ve kıymetten yoksun yaratılar ortaya koymaktansa sanat pratiğinden emekli olmak da bütün iyi sanatçıların tavrıdır.