Yalnızca politik ya da ekonomik değil, kültürel kırılmanın da sonunun bir türlü gelmeyeceğini düşündüren dönemlerden geçiyoruz. Övgüye ya da yergiye boğulan ve sosyolojik bir gerçeklikten yola çıktığı varsayılan dizi ve filmlerin taraftarları yalnızca bulundukları noktayı ele veren eleştiriler yapmaktan kaçınmıyor, üretimleri sanatsal kriterlere göre masaya yatırmayı akıllarından dahi geçirmiyorlar. Yarılmanın geldiği noktaya son olarak bahar aylarında yayınlanan TRT yapımı Ya İstiklal Ya Ölüm dizisinde rastlamıştım. Sosyal medyada, devlet televizyonunun böyle bir konuyu ele almasından dolayı ağıza alınmayacak küfürler edenlerle, dizide Kurtuluş Savaşı’nın simgelerine bilinçli olarak küçültücü bir bakışla yaklaşıldığını iddia edenler birbirleriyle yarışıyordu. Bir benzeri ve muhtemelen çok daha önemlisi Bir Başkadır’da yaşandı. Dizi, muhafazakâr söylemle kimi sahneleri “alçaklık” olarak nitelendiren malum koronun hezeyanları bir yana, entelektüel cephede farklı yorumlarla karşılandı, ancak genellikle olumlu karşılandı.

Türkiye’de söz konusu bir “gişe filmi” ya da dizi gibi kitlesel bir sanatsal üretimse, övgüleri iki temel başlıkta toplamak mümkündür: 1. Daha önce yapılan hiçbir işe benzememek, 2. Gerçekçi olmak. Gerçeklik meselesine yazının ilerleyen bölümlerinde bolca değineceğim; ancak bir üretimin kendisinden önce yapılanlardan farklı olması tezinin izini sürmekte yarar var.

Eleştiriye Dair

Önceki yıllarda bir dizi yapımcısı, artan RTÜK baskısından kurtulmak için otosansüre nasıl başvurulduğunu çarpıcı bir örnekle ele alıyor ve üst sınıfı merkezine alan yapımlarda, akşam alkol tüketimi yapılacağı için kahvaltı sahnelerinin çoğaldığından dem vuruyordu. Dizilerini dünyanın çeşitli ülkelerine nasıl pazarladığını gururla anlatan bir sektör için hazin bir manzara bu. Dolayısıyla Bir Başkadır’a yapılan ilk övgünün çıkış noktasında tuhaflık var: Türkiye gibi son 20 yılda yalnızca kültürel değil, politik ve ekonomik bağlamda da tarihinin en büyük kırılmalarından birini yaşayan bir ülkede, diziler neden dar bir alana hapsoluyor? Neden söz konusu dizide ele alınan temaların bir bölümü, yaygın TV kanallarında daha önce karşımıza pek de çıkmamışken, bu onur ücretli bir platformun projesinde ve tam da bugün bizleri selamlıyor? Ve en önemlisi, yeni bir dizi, en çok da bu nedenle alkışlanırken durum tespiti yapmamak ne anlama geliyor? Eleştirinin geldiği nokta, değerlendirme yapanlar çok da farkında olmasa da “kanıksama” ile “meşrulaştırmanın” kaynaştığı bir noktada olduğumuz izlenimi yaratıyor.

Altı çizilmesi gereken bir başka durum da -iddialı bir tez gibi dursa da- aydın / yarı aydın çevrelerin, politik konjonktürün bir türlü değişmemesinden kaynaklı olarak yaşadıkları savrulma ile alakalı. “Laiklik”, “muhafazakarlık”, “modernleşme” türünden kavramlar, son yirmi yılda siyasal arenanın her düzleminde o kadar çok tartışıldı ki, adeta anlamlarından soyunur hale geldiler; dahası “teorinin değişkenliğine” paralel biçimde, yarı aydın tavrının dışavurumu anlamına gelen “direnme” ve “teslimiyet”, buna benzer olguların karşısında takınılan tutumla pratiğini belirledi. Kuşkusuz çok daha geniş bir alanı kapsayan bir tez bu; sadece kimi sanatsal üretimlere ve festival filmlerine yönelik tutumda, “parlatma” veya “yerin dibine sokma” eyleminde bu olgunun da payı büyük. Dolayısıyla bir film yalnızca bir film değilse eğer””, “bir eleştiri de yalnızca bir eleştiri değil”.

Özgün ve Gerçek

Diziye dönersek; sonda söyleyeceğimizi en başta ifade ederek, Bir Başkadır’ın yeterince sağlam olmayan bir temel üzerine, kaçak ama mütevazı bir bina değil, devasa bir gökdelen dikmeye çalıştığını ve bunda da büyük ölçüde çuvalladığını vurgulayabiliriz. Dizinin temel yaklaşımı, ülkede sorun olarak gördüğü noktaları çeşitli figürler üzerinden ele almak ve kimi zaman -kendince- derin analizler, kimi zaman da çeşitli göstergeler eşliğinde olgulara dair tespitler yapmak şeklinde açıklanabilir. Ne var ki, bir yanıyla “şablon” (hatta Kürt aile veya “lezbiyenliğin” merkezinde olduğu gibi “oryantalist”) özellikler taşıyan, diğer yandan da doğruluğu tartışmalı ön kabullere dayalı olarak karşımıza çıkan tiplemelerin, ikinci övgüde olduğu gibi “sahici” olduklarına dair kuşkular var.

Bir film ya da dizide en kolay bağ kurabileceğiniz tip ya da karakter, yönetmenin (ya da senaristin) tercihleri sonucunda bu niteliğe kavuşmuştur. Meryem, oyuncunun başarılı performansının da etkisiyle hikâyenin tam merkezinde dururken, ilk anda gerçekçi bir figür olduğu izlenimi yaratmaktadır. Peri’yle sohbet etmesiyle ilerleyen anlatı ilk firesini verir. Boğaza sıfır bir yalıda yaşayan, Halk TV izleyicisi (!) burjuva bir ailenin kızı olan Peri, bir bölümü yurtdışında geçen başarılı eğitim serüveninin ardından memlekete dönüp devlette çalışmaya karar vermiştir (!). Meryem’in kendine özgü ama ona tepeden bakan bu kadını temellerinden sarsacak derinlikte bir hikâyesi yoktur. Sorunlu bir evliliği olan ağabeyi ve yengesiyle yaşamakta, onların çocuklarıyla ilgilenmekte ve “peygamber soyundan geldiği” iddia edilen Hoca’ya akıl danışmaktadır. Başlangıçta Hoca olgusunun üzerine giden Peri, Peru’daki rahipleri övüp, onların derinliğine şapka çıkarırken, burnunun ucunda duran hazinenin varlığından habersizdir! Dizinin ilk anlarında karşımıza çıkan bu durum, temel yönelimi ele veren ilk ipucudur aslında. Hoca’nın, yüzeyi kazındığında ne anlama geldiği çok da anlaşılmayacak çiçek metaforuyla karşımıza çıkması, Bir Başkadır’a aynı zamanda ilk esaslı darbeyi indirir. Daha birkaç ay önce yaşanan “çocuk tacizi”nde ve buna benzer -giderek yaygınlaşan- onlarca örnekte görülebilecek “dini kanaat önderi”, Berkun Oya’nın ellerinde başka bir şeye dönüşmüştür ve ne yazık ki o “şey”, sahici değildir. Benzer şeyler, Meryem’le ilişkisinde giderek çözülen tarafı temsil eden Peri’de de kendisini gösterir. Onu bu derece büyük bir bunalıma sürükleyen, gününü gün eden bir dizi oyuncusuna ya da meslektaşına günlerce anlatmasına neden olan şey nedir? İsmini yanlış telaffuz etmesinin ardından hıçkırıklara boğulan Peri’yi bu denli sarsan, sınıfsal avantajlarını ve aldığı eğitimi boşa çıkaran o dışavurumun altında neler yatmaktadır? Bu sorunun yanıtı, şayet burjuva ailenin “kızlarına olan ilgisizliği ve topluma yaklaşımındaki sevgisizlik” gibi izahı çok kolay olan bir durum değilse hiçbir zaman verilmeyecektir. Aynı şeyler, Alican Yücesoy’un canlandırdığı tiplemenin sorunlarıyla ilgili ipuçları vermesi beklenen, ama heba edilmiş annenin bulunduğu sahne için de söylenebilir. Hayatı yüzeysel yaşayan, ancak derinlerde büyük psikolojik sorunları olduğu ima edilen Sinan, günübirlik ilişkisinin kendisini yargıladığına tanık olduğu anda, öncülü gibi büyük bir çözülme yaşar. Ne var ki o ana dek bu gerçekle yüzleşmediği varsayıldığı için, söz konusu silkelenme hali de gerçeklikle örtüşmemektedir.

Boşlukta Sallanan Yanıtsız Sorular

Dizinin gerçeklikle yaşadığı sorunlar bununla da sınırlı kalmamaktadır. Öyküde yama gibi duran terapist Gülbin, yeterince işlenemediği gibi, burjuvalaşan muhafazakâr ablasıyla yaşadığı sorunda görüleceği üzere sahicilikle tüm bağlarını koparmıştır. Peri’yi “gizli faşist” olmakla suçlasa da metropolün tüm avantajlarından faydalanan eğitimli genç kadın, o tuhaf kırılma anında ablasını Tatvan’dan kente gelmekle suçlamaktadır. Gülbin ve ailesi, her konuya temas etmeye çalışan dizide Kürt kontenjanını doldurmaya çalışsa da buradaki temel bakış da ön kabullere ve kodlanmış verilere dayanmaktadır. Ablanın niteliği ve gelişim çizgisine dair tek bir şey söylenmediği gibi, bu zaaf sadece “görüntüyle” kurtarılmaya çalışılmıştır. Muhafazakar İslamcılığın da bir başka kotayı doldurma işlevi sürdürmesi dışında, engelli genci içine alan ve sınırı fazla aşmama çabasının ürünü olan bu sahneler, yine ürkeklik içeren “lezbiyenlik” temasıyla bütünlük oluşturur. Taraflardan birinin tarikat liderinin kızı olması, üstelik bu kimsenin evlatlık olduğunun anlaşılması bizlere ne söylemektedir? Bu “yalpalanmanın”, türbanı ardında bırakıp yeni sulara yelken açma eyleminin imamın soyundan gelmediği için olağan sayılabileceğini mi? (Tarikat liderinin saçı-sakalı uzatıp huzuru İslam’da değil bir başka yerde aramasına işaret eden kaçış mevzusu da aynı gerçek dışı; hatta bu kez sürreel bakışın ürünüdür. Dizinin mizaha kapalı diliyle bir parça oynansa, bu durum kendisini Coenlere veya Onur Ünlü’ye yaklaştırabilecektir, ama…)

Kibir ve Vaat

Bütün bunlardan çıkarılabilecek bir sonuç da Berkun Oya’nın, “yukarının” üstenci tavrını hunharca eleştirirken onları betimlediğine benzer kibirli bir bakışa sahip olduğudur. Orta ve üst sınıfı, 90’ların İslamcı edebiyatıyla akrabalık bağları taşıyan, son derece tanıdık bir bakışla yargılarken, onlara sıradan sayılabilecek bir hikâyenin sonucunda derin bunalımlar yaşatırken, Meryem, ağabeyi ve yengesi için mutluluk uzakta değildir. “Bilmenin mutsuzluk getirdiği” tezini destekleyen bu durumun sonucunda; alttaki, yukarıya derin ahlaki dersler verip, onu önyargılarıyla yüzleştirirken, kendisi için mutluluk reçetesi hiç de karmaşık değildir: Tecavüzcünle yüzleş ve sorunlarından arın, mutlu bir evlilik yap, çokomelini ye! Bu bakışın hiçbir yerinde, iddia edildiği gibi derin psikolojik çözümlemeler olmadığı gibi, meselenin ekonomi politiğine ilişkin de bir şeyler söylenmemektedir. Bu çözümleme, 20 yıl öncede kalmış primitif bir kültürel okumadan daha fazlasını vaat etmemektedir (Bu anlamda; imamın TRT, Meryem ve ailesinin Çukur ve burjuva ailenin Halk TV izlemesinin yenilik içermediğini, sözü edilen kodlanmış veriler ekseninde ele alınabileceğini vurgulayalım.)

Bir Başkadır, bir dönemde, yükselen İslami hareketin gelişim çizgisini bağlamından kopararak sadece kültürel okuma yöntemiyle algılamaya çalışan liberal yönelimin yerinde saydığını ve ezberine yeni bir şeyler ekleyemediğini ortaya koyması bakımından önemli görünmektedir; ama teorik altyapısı kesinlikle “yeni” değildir. Bir dizinin bütün bu tahlillerin yeniden hatırlanmasına vesile olması azımsanacak bir şey değildir; ancak “sahicilik” ya da “değinilmeyeni yapma” söyleminin dışında, en çok da bu yüzden övülmesi şartıyla…

Sonuç Yerine

Genel olarak bakıldığında meseleyi neredeyse 20 yıl geriden takip eden bir üretimle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Bunca yıl devam eden ve zamanla otoritenin merkezi konumuna yükselen bir olgunun varlığını bütünüyle es geçerek, sınıfsallıktan arınmış, bir yerlerden tanıdık gelen “alt” vurgusunun çoktan aşındığının farkında olmayan, hayattaki karşılığı kesinlikle güçlü olmayan bu tespitlerin geldiği noktanın “uzlaşma” olması ise dizinin özenle tasarlanmış bir “iş” olduğunun işareti olarak karşımıza çıkmaktadır. Finalde, çok da iyi koşullarda çalışmadığını anladığımız ağabeyin, karısına sıkıntılardan kurtulmak için önerdiği formül, içinden geçilen ve ne hikmetse dizide kendisine yer bulmayan ekonomik koşullarda olanaksız görünmektedir. Mesele, bütün sınıfları şöyle bir karıştırıp içlerinden adeta saydamlaşarak geçen Meryem’in son gülüşüne yansıdığı kadar naif değildir.

TEILEN
Önceki İçerikNaile Dire ile Şiiri Üzerine
Sonraki İçerikNaif (Şiir)
Tuncer Çetinkaya
Gazi Üniversitesi ve S. Demirel Üniversitesi’nde resim eğitimi aldı. İlk denemeleri Kırkmerdiven, Şehir Işıkları, Kent ve Sanat gibi dergilerde yayımlandı, 2000’lerin başında illüstrasyonlarından oluşan “Sanalçağa Eskizler” adlı bir dizi kişisel sergiye imza attı. 2007 yılından bu yana, Antalya merkezli Modern Zamanlar Sinema Dergisi’nin editörlüğünü sürdürmektedir. Yazıları; BirGün, Yurt, Aydınlık, Cumhuriyet (Akdeniz) gibi gazetelerde, çeşitli dergi ve bloglarda yayımlanan yazar, 2013 yılında açılan Behlül Dal Sinema Müzesi’nin danışmanlığını yapmış ve kurumda “Film Analizi” ile “Dünya Sinema Tarihi” atölyelerini yönetmiştir.