Herhangi bir düşünce veya edebiyat eserini okuduğumuzda, üç farklı karşılaşma türünü fark edebiliriz sanırım:

Olumsuz ile olumlunun karşılaşması

En bilinen ve en yaygın karşılaşma türüdür. Aynı zamanda en eskisidir. Tanrı ve şeytanın, İyi ve kötünün, güzel ve çirkinin çatışması, romantik çekişmesi gibidir. Olumlu ve olumsuz ilkeler birbirleriyle savaşıp uzlaştıkça iki farklı ilkeden ilham alan hakikatler, varlık manzaraları açığa çıkar. Değişmenin, ilerlemenin en bilinen yoludur. Aralarında doğa farkı olan iki büyük ilke savaşırken, bazı canlılar, fikirler veya duygular yok olur, yenileri ortaya çıkar. Platon, Descartes, Romantikler, Hegel, Marks ve sayısız başkaları bu diyalektik içinden yazarlar.

Bu karşılaşmayı duyan ve ifade eden bir metinde, zihinde veya edimde, hakikat keşfedilmeyi bekler. Yani şeylerin özü varoluştan ve bir failden önce gelir. Bu hakikate ermek bir erdem değeri kazanır. Hatta fail erdemli olmak için kendi ferdiyetini mümkün olduğu kadar geri çekmeli, silmelidir ki, hakikatli olanı daha iyi keşfedebilsin. Böyle bir düşünceyle ilahiyat arasında da rahat geçişler yapılabilir. Erdemin kaynağı içeride değil, dışarıdadır. Logos, var olanların ne kadar sahici olduklarını ölçmek içindir. Hakikate en yakın olan, onu bütünlüğü içinde keşfeden marifet kazanır. Hakikate doğru ilerleyen, varlığın olumsuz ilkesi tarafından yolundan edilebilir. Ama onun iyiye, güzele ve sahici olana dönük sezgileri, iradesi, yanlış olana yönelmesine engel olur.

Olumlu ile olumlunun karşılaşması

Varlık tek bir ilkeye, tanrıya, cevhere sahiptir. Var olanlar onun sıfatları, kipleri, değişkeleri gibi ortaya çıkarlar. Aynı cevherin üretimi olduklarından hepsi de olumlu ama sadece farklıdırlar. Nitelik değil de nicel farklarla birbirlerinden ayrılırlar. Böyle monofizik bir dünyada şeylerin karşılaşması başka farklar yaratır. Diyalektik değil de dinamik olaylar cereyan eder. Varlık ve varoluş arasında ayrım bulmak zordur. Spinoza, Kant, Schopenhauer, Nietzsche, Heidegger, Deleuze gibi fikir adamları daha çok bu manzarayı tasvir ederler.

Özellikle Spinoza’nın mimarı olduğu bu düşüncede, şeyler arasındaki farklar nicel olduğundan, varlık sırası kaybolur. Bu panteistik fikriyatta, şeylerin kaynağı aynı olduğundan biri diğerine göre daha ayrıcalıklı sayılmaz. Örneğin bir keneyi insandan ayıran hususlar, sahip olduğu duyguların, duyu ve düşünme imkânlarının sayısıdır. İnsan bir keneye göre daha fazla duyusal, duygusal ve düşünsel yetiyle donatılmıştır. Bir şeyin özünü belirleyen temel özelliklerden birisi de onun hareket ve sükûn oranlarıdır. Yani bir canlı diğerine göre daha hızlı veya yavaş olabilir.

Böyle olunca her var olan tek bir yaratıcı doğanın, cevherin kiplerinden oluşur. Hakikatin içerisinde yüklemsiz şekilde barındığı varlık, sıfatları, duyu, duygu ve düşünce imkânlarıyla farklı var olanlara yer ve zaman açar. Bu karşılaşmalar içinde kötüyü, olumsuzu işaret etmek de zorlaşır. Kötülük denilen, farklı var olanların birbirine iyi gelmeyen irtibatlarından kaynaklanır. Örneğin insana nüfuz eden bir kene kendi doğasının karşılığı bir eylemi icra etse de, insana kötü gelir. Ama Spinoza için etik yaklaşımların o zamana kadarki yanlışı, kötülüğü kenede veya insanda aramasıdır. Oysa onun Etika yapıtında tasvir ettiği gibi, kötülükler, iyilikler, güzellik ve çirkinlikler bazı ilişkilerin, birbirini güçlendiren veya zayıf düşüren karşılaşmaların sonucudur.

Olumsuz ile olumsuzun karşılaşması

Var olanların ilham aldığı, kendisine çekidüzen verdikleri varlık tamamen geri çekilmiştir. Boşluk, hiçlik, nihilizm egemendir. Diyalektik veya dinamik bulunmaz. Kötümserlik ve umutsuzluk kurucu duygulardır. Bu şekilde karşılaşanların ortasında zayıf düşen varlık kendisini yeniden üretemez. Temel beklenti eli kulağında bir felakettir. Bu metinleri yazanlar okuyanlar, iki umutsuz kafanın karşılaşmasından bir umut doğmasını umarlar. Yakın zamanlı bir yaklaşımdır. Beckett, Baudrillard, Cioran, Byung-Chul Han böyle bir düşünce meyli içinden yazarlar.

Fakat ilk iki karşılaşmayı anlatanlar o kadar olmasa da, üçüncü türden olanlar, Beckett hariç, bende şüphe yaratıyorlar. Umutsuz da olsa, bir düşünce veya edebiyat eserinde herhangi bir iradenin, direncin, hamlenin, ısrarın, kararlılığın kaybolması, artık ifadeye değer bir olay veya eylemin kalmadığı anlamını işaret ediyor. Mutlak kötümserlik veya umutsuzluğun herhangi bir mecrada anlatmaya değer olmadığını düşünüyorum. Bu duruma uygun düşen tek ifade yolu suskunluk sanırım. Bu yargım, şeyler arasındaki farkları, nitel ya da nicel olsun, yok eden, varlıklardaki kimliği, mizacı silen bir eserin amaçsız olduğu gibi bir fikre sahip olmamdan olabilir.

İradesi çözülen bir dünyayı anlatsa da, Beckett’in dibe vurduğunda tekrar kendini toparlamak isteyen kahramanlar yaratması onu diğerlerinden ayırmayı gerekli kıldı. Yani yoğunlukla üçüncü türden karşılaşmalar yaşayan anlatı kişileri, yok olmadan önce ikinci türden olanların dünyasında uyanırlar. Orada yeryüzüyle olumlu bir ilişki kurarak yeniden ayağa kalkmaya gayret ettiklerini fark ederiz. birinci türden karşılaşmalar inşa etmenin zamanımızda zor olduğu imasını fark ederiz. Diyalektik yoluyla mevcut olanı aşmaktan çok, dinamik ilişkiler yardımıyla farklı olanı inşa etmenin mümkün olduğu bir dünya resmi tasvir eder.

TEILEN
Önceki İçerikParis Müzelerindeki 321.178 Eser İnternette
Sonraki İçerikKorku (Öykü)
Özgür Taburoğlu
1973 Kırşehir doğumlu ve bilgisayar mühendisi olarak hayatını kazanan Özgür Taburoğlu’nun, Bejan ve Baran adında iki çocuğu var. Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (Metis, 2008), Kent Efsaneleri: Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları (Doğu Batı, 2011) ve Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (Doğu Batı, 2013), Boşluk, Aşırılık ve Keyfilik (Doğu Batı, 2016) ve Nazar: Başkası Nasıl Görür ( Doğu Batı, 2017) adlı çalışmaları yayımlandı.