Bisiklet dediğin iki teker bir pedal, bir yağlı zincir, kaynakla çatılmış içi delikli üç boru, bir sele, bir gidon değildir.

Bu tarife sığmayacak kadar ciddiye alınmalıdır, zira bisiklet insanı tamamlayan bir parçadır; mütemmimi cüz dedikleri şey…

Bisiklet, insan için güven ve dengedir…

Hazerfan Çelebi’ nin kanatlanıp havada uçmaya kalkışması bir büyük cesaret ve azıcık da delilik icap ettirdiğinden, bunu denemeye yanaşamayan insanoğlu kendisini düzelek yolda iki teker üzerinde tartmaya çıkar.

Bisiklete binmek, tıpkı uçmaya ramak kalmış gibi, insanın sınırlarını tecrübe etmesidir.

Uçalak bir hafiflik içinde kalmaktır…

Rüzgâra yanağınızı yapıştırırsınız, yerden ayağınız kesildi diye sevinirsiniz, Pan Keçisi gibi zıplaya hoplaya gittiğinizi zanneder bir güzel mutlu olursunuz ki, daha ne olsun?

Endonezya adalarından Sumbawa’daki Tambora volkanik dağı 1815 yılının Nisan ayında bir alev cayırtısına tutulur, zangırdar ve kıyameti koparırcasına ortalığı lav, ateş, duman, kül içinde bırakır.

Oysa ne zamandan beri uslu uslu bir köşede durmaktadır; bu ne öfkeyse, püskürmeden duramaz…

Yabancı gözlemcilerin yazdıklarına bakılırsa üç ay boyu gece gündüz süren bir çatapat patırtısı, ki görülmüş şey değildir. Üç ay bittikten sonra, iki yıl daha, üzerinde dumanı sönmeyen ızgara mangalı gibi tütmeye devam eder.

Üstüne yağmur yağsa cızırdar, rüzgâr geçiverse kıvılcımları ötelere kadar taşınır.

Tarihin gelmiş geçmiş, bilinen en ciddi on büyük volkanik patlaması arasına adı yazılır ve defterlere kaydedilir.

Nitekim kabaca bir tahmine bakarsanız, dağ civarında yaşayanlar başta olmak üzere Endonezya adalarında yüz bin civarında insan hayatını kaybetmiştir. Bu rakama fazla güvenmemek gerekir, zira 1815’de düzgün bir sayım yapılması beklenemez, lakin bunca insanın telef oluşu da bütün bütün olanaksız görülmez.

Kestane fişeği gibi patırdadıkça herkesin yüreğini ağzına getiren Tambora püskürmesine ait yangını, biz, Osmanlı’nun tulumbacılarından hayır kalmayınca ilk kez düzenli itfaiye kuran Ziçni Paşa’nın İtfaiyesi gibi, biz onu tam söndürüp geçmek üzereyken, bilmişlik taslamak üzere şunu da söylemeden buradan oraya, vallahi, kıpırdamayız:

Aslına bakarsanız, Tambora patlaması hiçbir şeydir!

Dünyanın en büyük yanardağı öfkesi Java adalarındaki Ontong volkanında olmuştur. Ne zaman olmuştur diye meraka düşenlere, biraz uzak tarihler gösterilecektir. Boşuna aranmayın, Saatli Maarif Takvimi o günleri yazmaz. Bugünden yaklaşık olarak 125 milyon yıl evvel, dünyanın kaderini değiştiren bir başka volkanik hadise Java’da olmuştur; lakin bu ayrı bir hikâyenin konusudur.

Biz, lakırdının ucunu yakaladık ya, işte, kendi hikâyemize bakar ve yanardağ püskürtüsüyle bisiklet arasındaki ilişkiyi bir güzel ballandırarak anlatmaya kalkışırız.

Bisiklet ile yanardağ arasında nasıl bir aksata olur ki, denmesin; bal gibi olur.

Tambora yanardağının bacasından çıkan küller çok kısa sürede sadece Endonezya’yı değil, hatta Asya Kıtasını hiç değil, ama yayıla yayıla dünyayı kaplayacaktır; atmosfer sigara ve nargile içilen kahvehane çatısı gibi bulut içindedir. Kül bulutları tüm kıtalara uzanır, ama en çok da Avrupa’da etkili olur. 1815 yılından 1817 sonuna kadar tüm Avrupa’yı güneşinden eder, Kıt’a’nın tarımı ziyan görüp, hayvancılığı telef olur.

Sadece İrlanda’da 65 bin kişinin açlıktan öldüğü rapor edilmektedir, İngiltere’de gıda yetersizliğinden ayaklanmalar çıkar; öteki Avrupa ülkelerini hiç sormayın!

Bu karanlık günlerde Lord Byron, ünlü Darkness-Karanlıklar şiirini yazacaktır, demek Tambora yanardağı, romantik şaire ilham verir, şiir yazdırır.

O zamanın iç karartıcı resimlerini yapan J.M.Turner adlı İngiliz ressam, hazır ruhu duman tutmuşken alır eline fırçayı, tuvallerini baştan aşağıya volkan külüne boyar.

Sonu gelmeyecek bir kışa benzeyen 1816 kışında bu kasvetli ruh, 18 yaşındaki bir genç kızı da romancı yapar, Mary Shelley oturup Frankenstein karakterini yaratır.

Bazı tarih yazarlarına bakılırsa, yanardağ külleri bisikletin icadına da neden olmuştur; kuşkuyla kalkan kaşlara ve nasıl yani diyen bakışlara cevabı da yine onlar verir.

Prusyalı tarihçi, asker Carl von Clausewitz’e göre, 1815’de Endonezya’dan kalkıp üşenmeden onca yolu kat edip gelmiş kül bulutları Almanya üzerinde öylesine bir karanlık peydâ etmiş bulunuyordu ki, kısa sürede tarım ürünleri daha başak, filiz, uç, meyve vermeden solup gidecekti.

Buysa, Almanya’da tahıl borsasını ayranı boşalmış tulum gibi bir kenara buruşturup atıverdi. Yulaf ve darıyla beslenemeyen hayvanlar mezbahalara gönderildi, halk bir süre bol bol et yedi; at, eşek, katır demeden kıtlık artığı ne varsa afiyetle hazmedildi.

Ancak, kısa süre geçince Avrupa’da yenilebilir hayvan eksiği baş gösterecektir. Yine Clausewitz’e bakarsak, bu binek hayvanlar olmaksızın iş güç edilemez hâle gelmiştir; toplumun temel ekonomik yaşamı binek hayvan olmayınca yerinde sayıyordu. Hasılı siz, canım işte eşek alt tarafı, deyip geçmeyin!

¨At buldum meydan yok, meydana çıktım hani, at yok!¨ misali ortada binek hayvan sıkıntısı oluşunca yapılan hata anlaşıldı, ancak telafisi zaman alacaktı. İşte bu sırada, Alman soylularından olup icada, keşfetmeye ve yapıp bozmaya meraklı bir Baron ortaya çıkıverdi, binek hayvan yerine kullanılsın diye iki tekerleği birbirine çatmakla, bisikletin ilk-modelini icat etti.

Karl von Drais adlı bu mucidin yaptığı bisiklet 1817’de halka tanıtılacak, ama seyre gelen herkes dudak bükecektir.

Adını Laufmaschine- Koşan araba koydu Baron hazretleri…

Aslına bakılırsa iki tekerlekli bir yüksekçe kaydıraktan başkası değildi bu…

Selesinde oturulan ancak ayak sürtmesiyle, yerden hız alınıp sürüklenen basit bir tekerlekli taşıttı.

Gerçi bunun evveliyatı da vardır! Benzer şeyin ilk çizimlerini İtalyan sanatçı Leonardo da Vinci’nin yaptığı öne sürülmekte gecikilmez. Hatta Leonardo üstatın helikopter tasarısı dahi çizdiği hatırlanırsa, ki zaten ondan her şey beklenir, böylesi dedikodular, iddialar Baron’u kızdırdı.

Fakat Baron Drais ısrarlıydı, bu icat ona aitti. Pekâla, al hayrını gör deyip çekilenler çıktıysa da bazı malûmatfuruşlar, aslında bu icadın Kont Sivirac adlı bir Fransız’a ait olduğunu, ama zavallı soylunun 1790’da bulduğu Şeytan icadına binemediğini, arkası da gelmeyince uyanık Alman’ın buna sahiplendiğini söyledi.

Baron Drais, Kont Sivirac iddiasına tenezzül dahi etmedi; işi gücü başından aşkın bir soyluydu. Burada bir soluk alıp azıcık düşünmek yararlıdır; dikkat buyurulursa icatların hemen hepsi soylular arasında ortaya çıkmaktadır. Alman köylüsü Hans’ın işi değildir bunlar, Fransız işçi Charlton’un akıl ve havsalasına dahi sığmaz.

Baron’un bisikleti tıngır mıngır ortalıkta dolaşırken, oralara sığamayıp İngiliz adasına da zıplayıvermiştir. İngiliz zaten her şeye merak duyan adamdır, bunu anlamak için Manchester’daki Endüstri Müzesine kadar gitmesi yeterli olur; yolu düşene tavsiye edilir.

Ama demedi demeyin! İngiliz asilleri Avrupalı sınıfdaşları gibi ayran gönüllü olmayacak, bisiklet karşısında muhafazakârlığı elden bırakmayacak, Almanya’dan apartılmş bu icada bir süre burun kıvıracaktır.

Hatta İngiliz Lordlar bisiklete Züppenin Atı anlamına gelecek biçimde Dandy-Horse adını da takar.

Drais’in icadı olan kaydırak biçimi bisiklet hantal mı hantaldır, darası 60-70 kilo çeker, üstelik pahalıdır, bir de bozulursa tamir edecek kimse ortada görülmez. İngilizlerin yere göğe konmayan şairi John Keats, bu masrafı bol ve zahmeti çok tekerlekli şeyi, bir halta yaramaz diye not etmiştir defterine; demek ki, o da merak salıp bir kez olsun denemiş, cebinden çıkan paralara yazık etmiştir. Şair bunu söylerken, Drais’in bisikletine binip kaldırımlarda ona buna çarpan, kaza yapanlar çoğalınca, başta Milan, Londra, New York, Philadelphia ve hatta Hindistan’ın sanki her şeyi düzgünmüş gibi Kalküta’sında bile bisiklete binmek yasaklanır.

Hep derim, beni dinlemezsiniz, hele siz bir şeyi bulun, meraklısı ve uyanığı ardından gelir; ¨Ayranın olsun içmeye sineği gelir Bağdat’tan¨ misali:

Bu yasaklamalar artınca, bisiklete binmeyi öğretmek üzere kurslar da açılır mı, vallahi açılır. Paris’te 1850 yılında bisiklet kursları pek revaçtadır. Bunlar arasında Mösyö Michaux de Compagine’nin bisiklet okuluna girmek için üste para verenler dahi çıkar; bir kuyruk bir kuyruk vardır, sormayın! Kayıt sırasında izdiham olunca polis monşerler inzibata çağrılır…

Mösyö Michaux Bisiklet Okulu 1868’e kadar Fransızlara nasıl bisiklete binilir diye ders verecek, başarıyla bitirenlere bröve takıp diplomayla uğurlayacaktır. Sanki Paris’te bisiklet dershaneleri böyledir de, Londra’da başka mı sanıyorsunuz? Londra’da kursu bursu bir yana bırakın, bisiklete meraklılar için dergiler çıkarılmaya çoktan başlanmıştır. 1869’da Ixion: A Journal of Velocipeding başlıklı bir dergiyi John Mayall adlı, eskiden gazeteciliği yapamamış da beceriksiz diye kapı dışarı edilmiş bir muhabir yayımlar; paraya para demez…

Bunlar da bir şey mi sanki! Aynı yıl, New York’ta, hem de göbeğinde, Broadway’de Bisiklet Akademisi açılmaz mı? Akademi demek, yarı yarıya üniversite demektir; işte bisikletin üniversitesi de kurulmuştur. Grand Velocipede Academy’nin iki yıl içinde Boston başta olmak üzere diğer birçok şehirde şubeleri görülecektir; yirmi şube kurulmuştur.

Şube mube derken, bisikletin evrimi-tekâmülü de sürecektir: İlk başlarda hantal bir şey olan bisiklet, giderek zarifleşir, tornaya gelip iki dirhem bir çekirdek olmaya başlar. İlk bisikletlerin yetmiş kilo civarında olduğunu söylersek şaşırmayınız, bizim terazimiz doğru tartar. Bu bisikletlere binenlerin kalça çıkığına uğraması an meselesi olup, bu yüzden Kemik Kıran adını almıştır. Zorluğun envaî çeşidine rağmen bisiklete binmekten vaz geçilmez!

Bisikletten düşüp kolunu bacağını kıranlar, canı yananlar, uf olanlar derken zaman geçer ve bir de bakarız ki, 1884 yılında Amerikalı mizah yazarı, romancı Mark Twain Bisikleti Uslandırmak adlı bir hiciv yazısı yayınlayacaktır.

Twain bisikleti keçi gibi inatçı, yılkı atı gibi dizgine gelmez, İspanyol Boğası gibi zor zapt edilir bulduğundan olmalı, Taming the Bicycle adlı meşhur yazısını yazar. Galiba, bisiklet üzerine yazılmış ilk yazılardan bir tanesi budur.

Twain, yazısına son noktasını koyduğu son satırında, finis operis yaparken yani, ¨Hemen bir bisiklet edinin, yaşadıkça bundan pişmanlık duymayacaksınız!¨ demiştir. Ne var ki 1888 yılına kadar bisiklete binenlerin kabaları biraz acımış, baldırları ağrımış, hatta apış araları azıcık yara dahi olup pudra tozuna bulanmıştır.

Hızla gelişen bisiklet sanayi türlü türlü icatları bisiklete ekleyerek sürücüyü mutlu etmek uğruna yatırım yaparken kimsenin aklına, ¨Nasıl yapalım da bisikletçinin poposunu acıtmayalım?¨ sorusuna karşılık uzun zaman bulunamamıştır.

İskoçyalı bir veteriner, 9 yaşındaki oğluna ¨Sağlığın için bisiklete binmelisin, bundan iyi spor olmaz evladım!¨ diyene kadar bunu düşüneni de çıkmamıştır.

Veteriner John B.Dunlop, hani şu meşhur Dunlop Lastiklerinin kurucusu olan zât var ya, işte o, 1888’de oğlunun poposu bisiklet üzerinde rahat etsin diye şişme lastikleri icat eder, bununla da yetinmez bisikletin titreşimlerini önleyecek biçimde amortisör işine el atar. İşte o gün bugündür, eğer şimdi siz bisiklete binince kaba yerleriniz acımıyorsa, bunu Dr.Dunlop’a borçlusunuzdur; unutmayınız… Gerçi Dunlop lastik sanayi, sizin teşekkürleriniz bir yana, kâr üzerine kâr edip dünyanın sayılı lastik, tekerlek, şambrel firması olup çıkmıştır ya bu sayede, işte bu da ayrı bir hikâyedir…

Ancak, İngiliz argosuna, Butt-Ache, kıç ağrısı diye giren sözcük işte bu bisiklet selesinden gelir.

Kıç ağrısı deyip geçmeyiniz, romanlara kadar girmiştir popo sancısı: Ernest Hemingway ‘in, The Sun also Rises-Güneş de Doğar, adlı romanında bisikletle İspanya’yı dolaşan kahramanı butt-ache yüzünden rahat rahat koltuklara oturamaz, yastık yastık üstüne popo desteği arar…

Bisikletin selesinden kıç ağrısı duyanların haddi hesabı yoktur, ama gel gelelim şimdi size sırrını veriyor olacağımız hikâye kadarı hiç duyulmuş, işitilmiş değildir. 1890’da İngiltere’de yayımlanan Islington Gazette’nin yazdığına bakılırsa, Bill Cann adlı bisikletçi işi inada bindirip Londra’dan yola çıkarak tam 1756 kilometre yol yapmıştır; tabii birkaç gün içinde ve üstelik bir tahtadan yapılmış sele üzerinde… Turunu tamamladığı zaman Bill’in poposu yara bağlamış, kabuk tutmuş, doktorlar yüzü koyun yatırıp aylarca tedavi etmiştir. Islington Gazette ise ¨Bill Cann’in butt-ache yüzünden bağırtısı bütün Londra’dan duyuluyordu!¨ diye dalga geçerek bunu yazmayı unutmamıştır.

Bisiklete kadınların da erkekler kadar ilgi göstermeleri üzerine bu sele meselesi giderek sıkıntı yaratmış olmalıdır ki, 1895 yılına gelindiğinde, kadınların seleye oturdukları zaman bisikletin titreşimlerine dayalı olarak seksüel bir his duymamaları amacıyla bisiklet ahlakçıları da ortaya çıkmıştır.

Hemen buna yönelik sele icatları yapılır. Kadınların oturacağı selelerin ortası 35 derece açıklığı olan makas gibi planlanır, dizayn edilir; bu icadı yapan mucidin adı karanlıkta kalır. 35 derecelik açının kadın sürücüye tesir etmiyeceğini düşünen mucite karşılık, Kayıkta Üç Adam-Three Man in a Boat adlı heyecan verici bir romanın yazarı Jerome K.Jerome işte bu yeni seleyi bir ıstakoza benzetir. ¨Bisiklet selesine oturmak asabi bir ıstakozun üzerine oturmak gibidir!¨ der. Bunu okuyan kocalar karılarına bisiklete binmeyi yasaklar. Ne o öyle, ıstakoz yengeç, ahtapot falan! Fakat 35 derecelik seleye de itiraz edemezler.

Öyle böyle derken, işte bu namuslu ve ahlaklı selelerin icadıyla bisiklet, hanımlar arasında revaç kazanacaktır.

Yeni 35 derecelik eğimi olan seleye hanımlar oturunca mahrem yerleri seleye dokunmayacak, hasılı temas kurulmayacaktır. Anlayacağınız, bisiklete binen hanımların namusu da imalatçısından sorulur.

Kadınlar hadi neyse, bari kızlar binmesin diye ahlakçılık yapanların da olduğunu İngiliz bisiklet tarihinden okuyoruz: Rahip Sir Benson adlı bir sivri akıllı da çıkıp 15 yaşından küçük kızların bisiklete, velev ki selenin arası açık olsa dahi, binmemelerini ister.

Bu iddiaya karşı İngiliz modern tıbbı, hayır öyle olmaz, zira kızlık zarı denilen hymen epeyi derindedir, bisiklet selesi bu işi beceremez diye akademik yazılar döşenir.

Kadınların bisiklet ahlakı üzerine kafa patlatanlar, apış arasında sele olmasın diye kadın biniciyi yanlamasına oturtmaya kalkışır Aman dikkat ediniz, bugün dahi kadınların, kızların bisiklete yanlamasına, yarım popo bindiğini görürüz. Kadınlar da binebilsin diye İngiliz sanayici Samuel Webb Thomas pedalları sadece sol tarafta olan bisiklet üretmiştir. 1865’de atölyeden çıkarılan işte bu prototip kadın bisikletinin selesi maroken bir koltuk gibiydi. O vakitler dantelası çok, fırfırı fazla ve kumaşı bol keseden kesilmiş uzun etek giyen kadınlar rahatça bu bisikleti kullanabilirdi. Niyeti bozmuş görünmüyorlar, sadece kadınların seleye oturup bacak arası açmadan, soldan soldan pedal çevirmesini öneriyorlardı. Bu bisikletten birkaç yüz adet üretilmiş, ancak pek kullanışlı olmadığı ortaya çıkınca yatırım iflasla sonuçlanmıştır. Elde kalan birkaç bisiklet ise hâlen Amerikan müzelerinde sergidedir.

Fakat sele rahatsızlığı hemen çözülmez, araya ihtiyaçtan başka yöntemler karışır: Sonunda, bu soldan pedallı bisikletin kullanımı da zor gelince, erkeğin pedal çevirdiği, kadının ise yanındaki selede oturduğu, idareyi erkeğe bıraktığı bir tür yan yana iki koltuklu bisiklet de icat edilmiştir.

Sele rahatsızlığı bahaneydi, galiba…

Mesele şu ki, kadının bisiklet üzerinde özgürleşmesi beyleri rahatsız ediyordu!

Bu nedenle, bakın şöyle olmuştur: Kocası olmadan pedal çevrilemeyen bu bisiklet kadınların fendine uğrayınca, hemen yenisini buldular. Bu yenisi bir bakıma bisikletin uzamış, sosisleşmiş hâli idi.

Tandem Bicycles adı verilen bu iki tekerli, iki gidonlu, iki selesi olan uzun bisikletin ön tarafına yine erkek biniyor, arkada kadın güyâ pedal çevirip duruyordu; gidon-idare yine erkeğin elindeydi. Bisikletlerin o günkü fiyatını merak eden olursa, hemen ekleyelim: 50 Dolara kapış kapış gidiyordu…

Kadınların rahatlığı açısından üretilen bir başka model bisiklet daha var ki, 1888 yılında İngiltere’de epeyi yaygınlaşmıştır. Aslında üç tekerlekli bisikletti bu… Bu bisiklete binen kadın koltuğa oturuyor, seleden kurtuluyor, deniz bisikleti gibi pedal çeviriyordu.

Çocuk bisikleti de böylece bulunmuş oldu.

Bu 3 tekerli bisikletin büyükler için olan boyunu, Türk Edebiyatının ilk kadın romancılarından Fatma Âliye Hanım da kullanır; 20.yüzyılın başlarıdır. İstanbul’un seçkin ailelerinden olan Fatma Hanım, babacığına bu bisikleti sipariş ettirir, İngiliz şirketinden… Romancımızın Çamlıca yollarında üç tekerlekliyle tenezzüh gezilerine çıktığını görenler ise, ¨Süphanallah, başımıza taş yağacak, devir kıyamet devridir!¨ diye tesbih çekip duaya oturur.

Bisiklet her şeyden evvel entelektüel bir meraktır, dikkatinizi ricayla buraya çağırırız, bu merak evvela yazar çizer, ressam heykelci, bilim adamı gibilerde ortaya çıkar. Mesela 1903 yılı ve dahi 1911 yılında çifte Nobel Fizik Ödülü almış bulunan röntgenci Marie Curie ve kocası monşer Pierre 1895’de bisikletlenmiştir, haldır huldur pedal çevirmişlerdir. Fotoğraf çektirmeye de bayılırlar; cici bici bir sürü bisikletle hava atarlar, caka satarlar…

Bisiklet selesindeki bu türlü sıkıntıları gidermeye Sir Dunlop ve ötekileri uğraşırken, sele mele önemli değil deyip Amerika Kıtası’nda o günlerde 300 civarında bisiklet fabrikası kurulduğu, binlerce yeniliğin patenti alındığını da buraya contalayıp ilave etmeliyiz.

Ne var ki, bisiklet selesine oturan kıçın yavaş yavaş bisikletle birleştiği, giderek yarı insan ve yarı bisiklet olduğunu uzun zaman sonra bir romanda okuruz. İngiliz satirik romancı Flann O’Brien’in The Third Policeman-Üçüncü Polis adlı romanında bisikletine âşık olmuş bir polis memuru, Çavuş Pluck durumu itiraf eder: Bir süre geçince bisikletin metalindeki atomlarla kendi hücrelerinin birleştiğini, böylece yarı insan yarı bisiklet olduğunu, bu duruma ise sürekli sele üzerinde oturmakla ulaştığını söyler. Polis çavuşu Pluck için bisiklet hayat demektir. O olmadan yatağa giremez; makine ve insan aşkıdır bu!

Benzer şeyi söyleyen Albert Einstein olunca, azıcık durup, biraz düşünürüz: Hayat bir bisiklete binmek gibidir, diyen Einstein, lafını şöyle sürdürmüştür: ¨Dengenizi bulduğunuz anda harekete devam edersiniz… Hareket denge demektir!¨

Biz, ister misiniz, bisikletin bu teknolojik iştahasını ve gelişmesini burada noktalayalım: Zira bunun kornasından ziline, zincirinden vitesine, selesinden gidonuna kadar türlü türlü icatlar arka arkaya gelmiş, hele İtalyanlar bu konuda meydanı kimseye kaptırmayıp, o güzelim Bianci bisikletleri gibi nicelerini üretmiştir.

Bir bir hepsini sıralarsak bu işten bir roman çıkar.

Beş bin beş yüz yıl evvel, takriben Milattan Evvel 3200 yıllarında Mezopotamya’da bulunan tekerleğin bu evrimi, bisiklet olarak karşımıza çıkışı, tarihçilere göre Tambora volkan patlamasına kadar gününü beklemiş olmalıydı.

Bugün bir bisikletin bin civarında parçadan oluştuğunu söylersek şaşırmayınız. O bir bütün gibi görünse de binlerce parçacıktan oluşur.

Bu kadar çok parçadan müteşekkil, mürekkep bisikleti hafifletmek imalatçılar için bir derttir.

Rejime alınmış obesite hastası gibi habire kilo indirimi yapmaktadırlar, artık gramla konuşulmaktadır.

Günümüzün yarış bisikleti 6 kilo 700 grama kadar inivermiştir; al cebine koy, götür.

Fakat en hafif bisikleti de, bugün, Afrika ülkesi Gana’da yaparlar; el yapımıdır.

Gana günde 1 metre uzayan bambu kamışlarıyla kaplıdır ve bambunun çelikten aşağı kalmaz sertliğine güvenen bisiklet üreticileri bambudan bisiklet yapar.

Ağırlığı 4 kiloyu taş çatlasın geçmez!

Duy da inanma dedikleri işte budur. Üzerine 250 kg. ağırlık konunca bana mısın demeyen bu bisikletler, bugün hâlen Gana ve öteki Afrika ülkelerinde tozu toprağa katmaktadır.

Bisikletin işlevselliğini de bilirsiniz, hiç bilinmez mi?

Güney Asya şehirlerinde bisikletle Çek-Çek yolcu taşıyanı, arkasına taktığı küçümen taşıtında dondurma, mısır, şerbet, sandviç satanı da eksik olmaz.

Namibya’da bisikletin sağlık işinde kullanıldığını, arkasında ambulans görevi üstlenmiş ufarak bir çek çeki olduğunu eklersek, lafımız galiba tamam olur.

Bisiklete binemeyenin içine oturduğunu da söylemeden duramayız!

Fransız ressam Henri de Toulese-Lautrec, beden yapısındaki bozukluk, kemik erimesi ve cüceliği yüzünden bisiklete binemez, oysa ne kadar ister, buysa içinde ukde kalır.

Ne ki, bisiklet resimleri yapmaktan geri kalmaz.

Toulese-Lautrec, sipariş üzerine, La Chaine Simpson başlıklı 1896’da bir bisiklet afişi hazırlar. Otuz beş yaşında, ömrün yarısı sayılacak çağında ölen Parisli Lautrec rakibi afiş ressamı Jules Cheret’in Cycles Humbler adlı bisiklet afişini de hiç hazetmez, ¨Çok klasik, sadece resim, reklam hissi vermiyor¨ diyerek, arkasından atıp tutar.

La Chanie Simspon bir bisiklet zinciri üreten firmadır ve reklam sloganı da ¨Simspon zincirleriyle iki kişi beş kişinin gücüne eşit olur!¨ diye Lautrec’in afişinde okunur. 

Biz daha lafımızı uzatıp, bisikleti gezdire gezdire, İtalyan yazlık sinemasının gişe önüne ve hatta 1948 yapımı Bisiklet Hırsızları – Ladri di Biciclette başlıklı filme kadar getiririz ama siz bizden sıkılıp, bisikletinize atladığınız gibi pedala kuvvet, kaçar gidersiniz; bilmez miyim!

TEILEN
Önceki İçerikYayıncılar Kooperatifi’nin ilk temsilciliği Kadıköy’de açılıyor!
Sonraki İçerikAHMAKÇA AMAÇLAR
Mahmut Şenol
1958 yılında, İstanbul'da doğdu; şimdiye kadarki ömrünün üçte ikisini bu şehirde geçirdi. 1997'de ABD'ye, daha sonra Kanada'ya göç etmesiyle yaşamının bugüne değin olan kısmını Kuzey Amerika'da sürdürüyor. Gazi Üniversitesi Ekonomi Fakültesi'nden lisans, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden (SBF) Yüksek Lisans derecelerine sahiptir. Ayrıca Indiana Eyaleti Purdue Üniversitesi ve yine İstanbul SBF'den misafir öğrenci olarak doktora dersleri almış olup, hâlen tez aşamalarını beklemektedir. Türkiye'de ulusal basının en eski gazetelerinden Cumhuriyet'te 1977 yılından itibaren muhabir gazeteci olarak çalışmaya başlayan Şenol, 1987'den sonra bir müddet serbest ticarî faaliyet göstermiş, daha sonra TV yapımcılığına yönelmiştir. Kanal D, TGRT, ATV gibi kanallara seri-dizi programlar üreten yapım şirketlerinde bulunmuştur. [Selim İleri ile Nostalji, Şenola Düğün, Leyla Tekül Şov gibi programlar, sıralanabilir.] 2000 yılında edebiyata yönelip roman yazmaya başlayan Şenol'un ilk eseri Phaselis Adağı'dır. Bu eserle birlikte yine Cumhuriyet gazetesinin dışhaberler servisi sayfalarına ABD, Kanada yazılarıyla haftalık yazılarıyla katılmış; tekrar gazeteciliğe adım atmıştır. Ayrıca o tarihlerden başlayarak web portalları imkânı doğduğundan Açık Gazete, Arkitera Mimarlık Dergisi, Mesele Kitap, Bodrum Baskısı, Kent TV gibi hem basılı hem de online kanallarda yazılarına bolca rast gelinmiş, yine bu meyanda Varlık edebiyat dergisi, Roman Kahramanları, Edebiyatist, Papirüs gibi pek çok dergide denemeleri, küçük hikâyeleri yer almıştır. Eserleri arasında Bay Konsolos adlı romanı hem müzikal hem de tiyatro eseri olarak, ayrıca sinema senaryosuna çevrilip Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatrolarında ayrı ayrı repertuara alınmış; oyun sırasını beklemektedir. Yine Akhisar Düşerken adlı romanı, hâlen üzerinde sinema film yapılmak üzere yapımcı firmaların elinde bulunmaktadır. Yazarın sırasıyla yayınlanmış eserleri şöyledir: 1. Phaselis Adağı, Altın Kitaplar 2. Bay Konsolos, Altın Kitaplar 3. Çerkes Âdil Paşa'nın Tahsildarlık Günleri, Papirüs Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 4. Kayısı Topuklu Kadınlar, Papirüs Yayıncılık 5. Keşfini Bekleyen İnsan, Kadim Yayıncılık 6. Akhisar Düşerken, Ayrıntı Yayınları 7. Capon Çayevi, Ayrıntı Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 8. Geçiyordum Uğradım, İskenderiye Yayınevi 9. Dalkavuk Hanım, Alfa Yayınları 10. Altıncı Hasta, kendi yayını-e/book, tiyatro eseri Yazarın, bugün itibariyle, yayın aşamasında bulunan ¨Aklı Kızda Kaldı¨ başlıklı yirmi hikâyeden oluşan bir kitabı da bu listeye eklenmesi mümkün görünmektedir.