Son 40 yılı bir tarafıyla Spinoza’ya dönüş olarak görmek mümkün. Bunda postmodernizm tartışmaları belirleyici oldu elbette.  Başta Deleuze olmak üzere Fransız yeni düşünürlerinin modernitenin akılcılığına karşı “beden” ve “arzu” vurguları egemen bir Spinoza okumasını da belirlerdi. Çetin Balanuye uzun zamandır Spinoza çalışmalarıyla bilinen bir isim. Özellikle “Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor?” kitabıyla, ağdalı Spinoza üzerine külliyat düşünüldüğünde, akıcı, “neşe”li diliyle geniş bir okur kitlesine ulaşmayı da başardı. Balanuye ile son kitabı “Naturans: Yeni Bir Ontolojiye Doğru” kitabı dolayısıyla söyleştik. Sevgili Balanuye ile bu diyalog belli aralıklarla devam edecek.

Spinoza’nın Sevinci Nereden geliyor? Kitabınız çok ilgi çekti, ağdalı bir dil olmadan duru bir anlatımla Spinoza’nın temel kavramlarını anlatıyorsunuz. Bu ilgiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye’de yürekten alkışladığım bir Spinoza ilgisi benden çok önce bu filozofun sıradışı öneminin ayırdına varmış entelektüellerin katkısıyla başlamıştı. Ben aslında yalnızca Deleuze’ün bu felsefi programı nitelerken kullandığı bir ifadeyi ciddiye aldım: “Spinoza: Pratik/Kullanışlı bir felsefe“. Bir kitabının adı da olan bu ifadedeki “pratiklik” kavramı göründüğünden çok daha derinlikli bir anlam içeriğine sahiptir. Kullanışlı bir felsefe, “Ben neyim?”, “Çevremdeki ‘ben olmayan’ bu şeyler ne?”, “Nasıl yaşamalıyım?” gibi batı felsefesinin en köklü sorunsalları açısından bir bakış açısı, perspektif, dünya görüşü, daha da önemlisi gündelik yaşam tutumları ya da yaşama ilişkin bir tavır örgütleme sözü vermek ister. Bunu kuşkusuz tüm filozoflar arzu eder; ama Spinoza bu açıdan sahiden de ayrı bir övgüyü hak eder. Etika, bir karşılaşmanın tarafı olur; onunla karşılaşan okur -ilkin epeyce karmaşık bir teknik dil deneyimlese de- bir parça ısrarlı bir içtenlikle yaklaşmayı başarırsa kitabın basitçe kâğıt üzerinde mürekkep lekelerinden ibaret olmadığını anlar. Her karşılaşma karşılaşanları etkiler, ama Etika onları bu karşılaşmayla “fark edilebilir bir ölçüde” dönüştürür. Bu karşılaşma hiç olmamış gibi yapamazlar; adeta gerçekliğe ilişkin kavrayışlarında epeyce sarsıcı bir dönüşüm gerçekleşir. 

Ben şahsen bu deneyimi ilkin ODTÜ’deki lisans öğrenimim sırasında -sonradan 98’de kaybedeceğimiz- Suvar Köseraif hocam aracılığıyla Spinoza’yla tanıştığımda yaşadım. Derli toplu bir Spinoza dersi falan değil, yıllarca süren kısa okumalar ve bolca gece sohbetleri aracılığıyla… Hemen ardından sevgili Ulus Baker, hocam ve dostum, bu deneyimin şekillenmesinde çok büyük rol oynadı. Doktora tezimden başlayarak yaklaşık 20 yıldır süren bu deneyimim yurtiçinden ve dışından başka pek çok düşünürün katkısıyla yoluna devam ediyor. Bu uzun biyografik anlatıya şu nedenle yer verdim: Yukarıda sözünü ettiğim gibi “Spinoza ile ilk karşılaşma” çok önemli olduğu ve okurların türlü yaşam güçlükleri içinde bu öğretinin gereksindiği “etkin sabrı” bazen gösteremeyebilir oldukları düşüncesiyle önce kendim sonra da başkaları için “kavrayış notlarımı” biriktirdim, bunları farklı düşünürlerinkiyle karşılaştırdım ve “Spinoza: Bir hakikat ifadesi” adıyla yayınladım. Bu kitapla filozofun üç temel eserini olabildiğince sade ama metne en az şiddet uygulamaya gayret ederek açıklamak istedim. Bu kitap üç baskı yaptı ve sanıyorum dördüncüsü de yolda. Dediğim gibi, benden öncekilerin Spinoza ile karşılaşma deneyimini ciddiye alanları çoğaltma çabası işe yaramıştı.

Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor?” adlı kitap ise -sizin de dediğiniz gibi- umulanın çok üzerinde hem sayı hem de nitelik açısında çok seçkin bir okur kitlesi buldu. Bunu yalnızca dildeki yalınlığa bağlamak bence doğru değil; Spinozacılığın Deleuze tarafından vurgulanan “kullanışlılığı”nı gösterme çabamı anlayan, destekleyen, benimseyen, yetemediğim yerlere kendilerince son derece anlamlı eklemeler yapan, benimle kitap üzerinden konuşmayı 2017’den beri sürdüren muazzam bir “eğitişim” deneyimi gerçekleşti, gerçekleşiyor. Sanıyorum ben basit bir vesileydim. En fazla tetiklemiş olmalıyım. Filozofça bir sezgi hepimizde var, bu tetiklemenin hemen herkeste kendince bir çağrışım evreni açmasına şaşırmıyorum.

Özellikle 1990 sonrası postmodernizm tartışmalarının da ivmesiyle hem Nietzsche hem Spinoza çok tartışılan düşünürler. Özellikle “Güç İstenci”, Beden, Conatus kavramları birçok bağlamda tartışıldı ve devam ediyor. Özellikle Fransız düşünürlerinin okuması egemen hale geldi. Güç İstenci ve dolayımsız bir Conatus vurusu tam da yeni sağ karşısında güçsüz kalmış bir sol sinizmle ilgili olabilir mi?

Önceki soruda sözünü ettiğim Spinoza’dan tetiklenen “çağrışım evreni”ni salt Marksist duyarlılık kümesine indirgemek doğru olmayabilir. Kuşkusuz, sosyalistler neo-liberal küresel saldırganlığın vaaz ede ede pek çok kişiyi inandırmayı başardığı BAY [Başka Alternatif Yok] palavrasını yutmamak açısından hep önder olmuşlardır. 20. yüzyılın sonlarına doğru başlayan ve kapitalizmin sahada kısmen tek başına at koşturma şansına eriştiği günlerden bu yana geçen yaklaşık yarım yüzyıllık süreçte sosyalistler de büyük hayal kırıklıkları yaşadı. Marksist kuram orada en temelde olanca ikna ediciliğiyle duruyor, her türlü romantizmden uzak son derece gerçekçi gerekçelerle trajedimizin nedenlerini gösteriyor ama sosyalistler adeta çıkışı bulamıyor gibiydi. Tıpkı deneyimli bir mühendisin karmaşık bir elektronik devrenin her unsurunu tekrar tekrar gözden geçirip, hiçbir kusur bulamadığı halde devrenin bir türlü çalışmaması gibi. Böyle anlarda hep en baştan yeniden başlayarak nedensellik zincirini sırayla kontrol etmek yoluna gidilir. Frankfurt Okulu, Neo-Marksistler, hatta Post-Modernizm bile bu çerçevede değerlendirilebilir. 

70’lerden sonra sol entelektüeller çok kabaca şu düşünüşü tümden reddetmekte buluştu: Nesnel gerçekliğin bir gramerinin olduğu, bunun büyük ölçüde “nedensellik” yasaları uyarınca konuştuğu, insanın da aynı yasalarca belirlendiği, dolayısıyla “gerçekçi” olmayı başardığımız ölçüde toplumsal dönüşümleri de anlayabilir, hatta öngörebilir, daha iyisi için kolaylaştırıcı olabiliriz düşüncesi. Bu reddediş sol entelektüellerin büyük çoğunluğu tarafından, başka başka gerekçelerle de olsa epeyce benimsendi. Kimisi maddi dünyanın nedensellikle açıklanmasında bir yanlışlık bulmasa da beşerî dünyanın düşünsel, kültürel, ideolojik katmanının neredeyse başına buyrukluğunu vurguladı. Kimisi nesnel gerçekliğin grameri ifadesini hepten terk etmek gerektiğini, aksi taktirde bu gramerin ifade ettiği söylenen sözde “hakikatlerin” totaliter hegemonyaları olanaklı kıldığını ileri sürdü. Aslında deneyimlenen, bana göre, özetle, küvetteki kirli suyla birlikte bebeği de atmaktı. Aydınlanmanın nesnel gerçekliği “anlama çabası”nı koruyup, nesnel gerçekliği bire bir ifade etmeye “kalkışma hırsını” terk etmek dururken, o çabayı da toptan gözden çıkarınca toplumsal adalet de dahil olmak üzere yaşamın hiçbir alanında “nesnellikten” söz edilemez oldu. Ortaya çıkan popülizm en çok neo-liberalizmin işine yaradı ve dünyanın ezici çoğunluğunu oluşturan yoksul çokluklar iyiden iyiye ezildi. 

Özellikle Spinoza bu sürecin daha başlarında önce Fransız entelektüelleri tarafından olmak üzere fark edildi. Aydınlanmayla başlayan ve sosyalist inşa denemelerine kadar süren sürecin hiçbir fenalığından sorumlu olmayan, ama aynı sürecin gerçekte haklı ve doğru tüm kabullerini kendi öğretisinde barındıran bir filozof olarak Spinoza. İnsan zihninden bağımsız nesnel gerçekliğin kabulü bir yana, insanın da başka her şey gibi ve her şey kadar bu gerçekliğin içinde ve aracılığıyla oluşageldiğini ileri süren, bununla birlikte bu gerçekliğin mutlak kusursuz bir ifadesinin “etkilerin farkında ama bu etkilerin nedenlerini sıklıkla duygulanışların dönüştürücülüğü altında kalarak fark edemeyen insana” totaliter bir hakikat hakkı veremeyeceğini söyleyen bir filozof. En radikal vurguyla, radikal bir demokrat! Radikal, çünkü hiçbir “modus“un var kalma çabasını erteletmek, devretmek ya da baskılamaktan yana değil; bunu nesnel gerçekliğe ilişkin en temel (ve aslında olabildiğine alçakgönüllü) ve yanılma payı en az bir aksiyom olarak benimsiyor. Demokrat, çünkü, var kalma çabasını öteleten hiçbir üst anlatıya kulak asmamak gerektiğini sürekli anımsatıyor. Onun ifadesiyle Doğa/Tanrı, nesnel gerçekliğin her şeyi birbiriyle etkileştiren “bir “ve “aynı” düzeni; tam bir içkinlik düzlemidir. Her varlık ifade ettiği var kalma gücünün oranı ve çeşitliliği ölçüsünde “var” olabilir ve var “kalabilir” ya da var olmaktan “çıkabilir”. 

Dolayısıyla bu öğreti hiçbir aşkın “hak” kavramına (Tanrı’dan gelen, hümanizmden kaynaklanan ya da aşkınsal bir olanağın ifadesi olan) yaslanmaksızın, en temel sorunun şu olduğunu sezdiriyor: Varlıkların var kalma çabasından öte bir hak garantörü yoktur! Var kalma çabanı çeşitlendirdiğin ölçüde var kalırsın. Bu çabayı artıran ve azaltan karşılaşmalar zorunludur. Nesnel gerçekliği her tür önyargı, safsata, boş inanç, korku ya da kaygıdan bağımsız “upuygun” kavramayı sürdürdüğün sürece karşılaşmalarında etkin, sevinçli VE iyi olursun. İyi olanlar çoğaldıkça toplumsal bütünün nesnel gerçekliğe eşlik etme gücü artar. Böylesi bir çokluk içinde olmaktan daha iyi bir ödül de yoktur.

Yeni kitabınız Naturans-Yeni Bir Ontolojiye Doğru’da da Güç kavramı merkezi bir yerde. Güçsüzlüklerinin sinizmi içinde debelenen insanlar için bunun anlamı ne olabilir?

Naturans: Yeni bir ontolojiye doğru” uzun bir araştırma dosyasının ilk kitabı. Yukarıda kısaca değindiğim, nesnel gerçekliğin hakikatine ilişkin her tür soruşturmanın boşuna sayılmaya başladığı post-modern dönemin kapanışını en azından bu yakada müjdelemek istiyorum. Kulağınıza fazla iddialı gelebilir; ama yapmak istediğim tam da bu. İnsan zihnini de üreten, onu biçimlendiren ve ondan doğru da biçimlenen, devinimi hem onu içeren hem de ondan çok ama çok fazlasını kuşatan, tüm var olanlar için “bir” ve “aynı” gerçekliğe ilişkin alçakgönüllü bir dışavurum. Bir gerçekçi ontoloji önerisi. Başka ontolojilerden şu koşullara mutlak bağlılık peşinde olmasıyla ayrılıyor: 1. Gerçekçi. 2. Monist. 3. İnsan-merkezcilik karşıtı. 4. İçkinci. 5. Her türlü kozmik erekselciliğin karşıtı. 

Güç Ontolojisi adını verdiğim bu çerçeveye göre, metafizik sonsuz gerileme sorununa (mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?) verilebilecek tek bir meşru son vardır: “Güç” (kuvvet, etkide bulunma ve etkiye uğrama kapasitesi, etkileşme yatkınlığı vb.) bir şeyi “o” şey kılan yegâne belirlenimdir. Bir başka deyişle, “ben” varım ve güç ifade ediyorum demek yerine, gücün geçici olarak konakladığı bir şey, varlık, entite olarak “belli etkilenişlerin kaynağı” olan bir ‘ben’ demeyi yeğliyorum. Bir açıdan, kuramsal fizikteki “güç alanları” kavramı gibi. İfade ettiğim güce verilen bir adım ben. Etkide bulunma ve etkiye uğrama kapasitem ölçüsünde var ve gerçeğim; bu kapasiteden kaynaklanan etkilerin olası nedeni sayıldığım sürece var ve gerçeğim. Başka her şey gibi.  Kendisi de sonsuz bir “güç ifade ediş”ten mamül olan nesnel gerçekliğin, bu gerçekliğin içinde ve aracılığıyla varlığa gelip, varlıkta kalıp, var olmaktan çıkacak tüm diğer unsurları gibi, önce var oluyor da güç ifade ediyor değilim, var olmak ile belli bir güç ifade edişin geçici nedeni sayılmamın aynı anlama geldiğini söylüyorum. 

Buna göre, kitabımda “GVarsa” diye bir kısaltma önemli bir yer tutuyor: Gerçekliği oluşturan ve gerçeklik tarafından oluşturulan her bir şeye “GVarsa”, “Güçtendir ancak ve ancak Varsa” diyorum. Öyleyse, ontolojinin temel sorusu olan “ne vardır?” için yanıtımız kendiliğinde beliriyor: Ne vardır? GVarsa’lar vardır. Peki bir GVarsa nedir? Etkide bulunma ve etkiye uğrama kapasitesinin konusu olan her şey bir GVarsa’dır. Dikkat ederseniz, GVarsa için cisimsel, düşünsel, somut ya da soyut gibi bir ayrım yapmıyorum. Yani, diyelim, Shakespeare bir GVarsa’dır; etkide bulunma ve etkiye uğrama açısından bir güç ifade edişin kaynağı sayıldığı ölçüde… Ama aynı gerekçelerle Gulyabani de bir GVarsa’dır. Güç Ontolojisi, bu örneklerden ilkini, zamanında fiziksel bir bedene de sahip olmuş olması ve gözleme elverişli olması nedeniyle “öncelikli”, diğerini ise bu niteliklerden yoksun olduğu için “ikincil” saymaz. Her ikisi de GVarsa’dır. Ama GVarsa’ların performanslarının eşit olması ne zorunlu ne de olanaklıdır. Öyleyse, bunlardan ilkinin etkide bulunma ve etkiye uğrama gücü ikincisinden fazla olduğu sürece gerçekliği belirleme (gerçekliği eğme, bükme, biçimlendirme) olanağı da artar. Kitabımda bu türden örneklerden bolca var. Örneğin, “ırkçılık” da bir GVarsa olarak 20. yüzyılın başlarına kadar gerçekliği biçimlendirme gücünü ifade etmiş, giderek bu gücü azalmış, şimdilerde GVarsa’lığını sürdürmekle birlikte gücünü epeyce yitirmiştir. 

Bir gerçekçi ontoloji örneği olarak bu yaklaşım bizi nesnel gerçekliğin olası tüm unsurlarına karşı daha en baştan mutlak bir konukseverlik tavrına davet eder. “Ne vardır?” sorusuna “GVarsa’lar” yanıtını vermekle (ve yalnızca bu yanıtla yetinmekle) ontolojimiz gerçekliğin tüm unsurlarına en az adaletsiz tavrı benimsemiş olur. “Biz neye var deriz?” sorusu ise epistemoloji alanına ilişkindir. GVarsa’lar arasında bir GVarsa olarak insan da karşılaşmalarının tüm muhataplarını tanımak için çabalar. Her GVarsa’nın var ve gerçek kalışı karşılaşmalarına, bu karşılaşmalardaki etkileyen ve etkilenen olarak performansına bağlıdır. İnsan GVarsa’sı için bu performansın ifadesi epistemolojik soruşturma, bilim ve teknolojidir. Bu soruşturma “evrimsel bir epistemoloji” biçiminde birikimsel olarak gelişir. Bunun nedeni, her GVarsa’nın etkide bulunma ve etkiye uğrama gücünün “virtüel” ve “aktüel” boyutlarının olmasıdır. Karşılaşmalarda her GVarsa’nın kapasitesinden ancak bazıları “aktüel” olur, ama daha pek çok kapasite kendisinde “virtüel” olarak saklı kalır. Dolayısıyla, bir GVarsa için karşılaşmaların tarafı olan diğerleri o GVarsa’nın “mutlak” bilgisini kuşatamaz. Son Kovid 19 deneyimimiz bile buna bir örnek sayılabilir. Bir besin kaynağı, ya da dışkısı gübre olarak kullanılmak üzere “yeterince bilindiği düşünülen” yarasa GVarsa’sının insanla karşılaşmasında pek de öngörülmeyen yeni “etkilenişlerin” aktüalize olabileceği göründü; daha pek çok başka etkileniş kapasitesi de kendisinde “virtüel” olarak saklı kalmak üzere, insan GVarsa’ları olarak nesnel gerçeklikle ilişkimiz konusunda önemli bir ders alınmış oldu.

Aynı çerçeve, hiçbir fark olmaksızın, insan toplumları için de geçerlidir. Bedenli doğrudanlığı, dilsel ya da kültürel temsil dolayımlarıyla birlikte deneyimleyen insanlar için de gerçekte olan bir tür “GVarsa’lar arası etiko-politik”tir. Spinoza’nın dediği gibi “Zihin, bedenin bir fikridir” ve “Fikirlerin düzeni ve bağlantısı, şeylerin düzeni ve bağlantısıyla aynıdır.” Bu tablo önümüze muazzam bir “yeniden düşünme olanağı” koyar. GVarsa’lar birbirleriyle birleşebilir, birbirlerinden ayrışabilir, dahası tüm bu devinim Güç Ontolojisi’nin nesnel gerçekliğin tüm unsurlarını bağlayan temel yasalarıyla uyumlu gerçekleşir. Her biri birer GVarsa olmak üzere devlet, sosyalizm ya da kapitalizm “var ve gerçek kalacaklarsa” etkide bulunma ve etkiye uğrama güçlerini yitirmemek üzere çabalayacak, gerçekliği bükme güçleri yalnızca bu ölçüte göre belirlenecektir. Şimdi yeniden anımsamakta fayda olan soru şudur: Bir GVarsa olarak “Irkçılık” neden eyleme gücünü azaltırken, diyelim “feminizm” giderek artırmaktadır? Naturans üst başlıklı üç başlıklı kitap dizimde ikincisinin yöneleceği sorunsal budur: Naturans II: Yeni bir etik-politiğe doğru.  

 Aşkıncılığa karşı “içkin” bir varlık, neşe, beden ve siyaset okuması sınıfsallığı gözeten bir bakış açısında nasıl işler?

“Aşkıncılık”, başta ontolojik aşkıncılık olmak üzere hemen her türünde varlıkları temsil ve dolayıma çağırır. Bu en hafifinden “geciktirme”, en ağırından “oyalama” ve hatta “kandırma” anlamına gelir. Aşkıncı, sizi ya bu evreni aşan bir “öte dünya” anlatısıyla, ya “aşkın adalet” söylemleriyle ya da “insanın yüceliği” biçiminde bir soyluluk davetiyle “burada ve şimdi” gerçekleşip durmakta olan karşılaşmalardan kederli bir erteleme duygulanışıyla geri çekilmenize yol açar. Her karşılaşmada ve her an asla temsil sistemlerinin çok katmanlı karmaşık insafına bırakılamaz olan “conatus”, aşkıncı temsil sistemleri nedeniyle basit ya da birleşik GVarsa’ların nesnel gerçekliğe “upuygun” eşlik etmesine katkıda bulunamaz olur. “İçkincilik”, ilke olarak “olmakta olanı olanla” kavrar; gerçekliğin tüm unsurlarını eşit ölçüde bağlayan güç ifade edişlerin hayatiyetini hiçbir gerekçeyle geciktirmez. Kuşkusuz şiir, sanat, kültür ya da türlü dilsel-beşerî zenginliklerle sonuna kadar etkin bir biçimde etkileşir, ama bunlarla ilgili her ediminde nesnel gerçekliğin GVarsa’lar arası etik-politiğini sürekli gündemde tutar. Deleuzecü “yeni”nin yaratımına yapılan vurgunun devrimciliği de Nietzsche’nin “otantik insan” daveti de hep bununla ilgilidir.

Naturans serisinin üçüncü kitabında da bu konuya odaklanmak istiyorum. “Naturans III: Yeni gündelik yaşam.”

Neoliberal sınıf saldırısının olduğu ve örgütlenmenin çok zor olduğu, geleneksel sosyalist örgütlerin kriz yaşadığı bir aralıkta, dolayımsızlık, parçalılık, kendilik, arzu gibi kavramlar çok rahat karşı tarafın içerilmesi ve politik bir apolitisizm üretme riski taşımıyor mu?

Taşıyor. Ama ortodoks-marksizmin direnme stratejilerine karşı hiç olmadığı kadar aşılanmış neo-liberal ağlar ve partizan devletlere karşı klasik stratejilerin taşıdığı riskten daha fazla değil. Yani, Negri-Hardt’ın zaman zaman estirmek istediği türde bir bayram havası yok, ama Güç Ontolojisi’nin kabulleri açısından bakıldığında agonistik-demokratik-sosyalizmin kendini ifade etme çeşitliliği, etkide bulunma ve etkiye uğrama gücünde bir artış vaat eden çok önemli gelişmeler de var. Bunlar burada uzun uzadıya çözümlenmesi kolay konular değil, ama kısaca şu söylenebilir: Neo-liberalizmin ihtiyaç duyduğu pasif itaati içeriden zayıflatmaya yarayan sınırlı liberal-demokratik kazanımlardan da yararlanarak, var ve gerçek kalmanın yegâne çaresinin insanlar ve kurumlar arasında “upuygun fikirleri” çoğaltmak olduğunu kavrayacak GVarsa’ların sayı ve çeşitliliğini artırmak, bu türden GVarsa’lar arasındaki birleşmeleri kolaylaştırmak çok önemli. 

Arzu kavramı Spinoza dolayısyla 1990 sonrasını Deleuze gibi düşünürlerin de etkisiyle çok yoğun kullanıldı. Kuramda sınıf vurgusunu ikame etmeye başladı neredeyse… Oysa arzuyu yaşama anlamında üst sınıflar ve burjuvazi arzuyu yaşama anlamında daha avantajlılar. Sadece dolayımsız, içkin, ontolojik bir arzu kavramı ne kadar devrimci olabilir?

Yukarıda sözünü ettiğim “koşullu iyimserlik”, bu sorunuzda saklı gerçekçilikle doğrudan ilgili; “arzu” bizi buraya, bu dünyaya, bedene, varlığa, güç ve sevince çağıran bir pusuladır, ama neo-liberal temsil katmanları bu pusulayı adeta elektro-manyetik hilelerle yanlış yönler gösterebilir hale getirir, getiriyor, getirecek. Yani, “arzu ne eylerse doğru eyler” demek kadar saçması olamaz. Arzudan, bizi “conatic” hakikatimize bağlayan güçlü bir devindirici gibi yararlanmak, ama bu devinimin eyleme gücümüzü artıracak, karşılaşmalarımızdaki etkilenişlerin “etkin nedeni” olabilmemize olanak veren “sevinç”ten kaynaklandığından emin olmamız gerekiyor. Bütün bu karmaşık nedenselliğin gerisinde de “nesnel gerçekliği kavramak” gibi çok önemli bir deneyim var. Bu deneyimi hem kendimiz hem de çevremiz için artırıcı bir etkinlikte ısrarlı olmak çok önemli. Bu bir anlamda bizi yine eğitime, bilgiye, kavrayışa, bilince geri getiriyor. “Öğrenme”yi çoğaltmak zorundayız; kumun fiziğini, kasırga sistemlerinin nasıl devindiğini, ziraati, botaniği, kimyayı… nesnel gerçeklik içinde ve aracılığıyla olan tüm karşılaşmalarımız muhataplarının “aktüel” güçlerini öğrenmek.

Bu, kuşkusuz, zorunlu çalışma problemiyle, neo-liberal düzenin kitleleri mecbur bıraktığı, tüketici, arzudan tetiklenen etkin kavrayış ve edimselliği olanaksızlaştıran “üç kuruşa hayatı satmak” mecburiyetinden bir ölçüde kurtulmayı gerektiriyor. Erik Olin Wright’in öne sürdüğü “Koşulsuz Temel Gelir” (Unconditioned Basic Income) yasasının, hızla, küresel ölçekte, tüm ezilenlerin etkin direnişiyle “bir kerede ve kalıcı” olarak hayata geçirilmesi için mücadele etmeyi zorunlu kılıyor. Üstte, liberal-demokratik küçük kazanımların öneminden söz ederken buna değinmek istemiştim. Örneğin, Koşulsuz Temel Gelir kazanımı, Güç Ontolojisi’nin dinamiklerini harekete geçirecek çok önemli bir “küçük” kazanımdır. Bu sayede bir ulusun tüm yurttaşları, salt vatandaş olmakla bu gelire hayat boyu hak kazanır. Bu gelir, başkaca bir işi, geliri, mülkü olsun olmasın her vatandaşa verilir ve vatandaşlık bağı sürdükçe devletler tarafından ödenir.

Bu tür bir kazanım, “kavrayış” için gerekli “özgür zaman”ın ilkece yaratılması anlamına gelir. Özgür zaman, nesnel gerçekliği upuygun kavrama fırsatı demektir. Bu fırsat, sevinci, eyleme gücü artışını, etkide bulunma ve etkiye uğrama çeşitliliğini artıracaktır. Neo-liberalizmi ürküten bir dans gibi…

TEILEN
Önceki İçerikEleştirel Çizgi
Sonraki İçerikmidye (şiir)
Ali Şimşek
1970, Gaziantep doğumlu. Marmara Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi’nde ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudu. Çeşitli yayınevlerinde editörlük yaptı. Yazıları Pasaj, Evrensel Kültür, Yeni Sinema, Yeni Film, soL, Cumhuriyet, Varlık, Sanat Eylemi, Üç Nokta, Bağımsız’da yayınlandı. 2008-2012 yılları arasında BirGün gazetesinde kültür sanat editörlüğü yaptı ve yazılar yazdı. Yurt Gazetesi Kültür Ek yayın yönetmenliğinde bulundu. 2004-2012 yılları arasında Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Kültürel Çalışmalar Yüksek Lisans programında ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde medya, küreselleşme, popüler kültür ve sinema üzerine dersler verdi. AICA-Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği üyesi.