AKP iktidara geldiğinde temel motivasyonlarından biri halkı muhafazakar-batılı, dindar-laik gibi yapay kutuplaştırmalarla bölmek, kendi ötekisini yaratmak suretiyle tabanın bağlılığını güçlendirmek ve en önemlisi bu “söylemi” dost düşman herkese farklı etkilerde de olsa kabul ettirmek olmuştur. Yaratılan bu ötekinin, halkın değerlerinden kopuk batı hayranı laik özne, siyasal islamın güçlenmesine paralel olarak AKP’den önce ve sonra da kültür sanat ortamında palazlandığını görürüz. 1980 sonrası yaratılan bu atmosferde üretilen yapıtlardaki karakterler radikal solcu, kemalist ve devrimci-demokrat olması fark etmeksizin belli başlı şablonlar ekseninde tipleştirilmişlerdir.

Ahmet Altan’ın Sudaki İz(1985) romanında bu tiplere sıkça rastlarız. Kitap, Taylan Kara’nın deyişiyle, “12 Eylül iddianamelerinin, 12 Eylül sıkıyönetim savcılarının solcular için yazdığı ithamların hiçbir estetik kaygı gözetmeksizin hikâyeleştirilmesidir. Bu roman kısaca şunu söylemektedir: Normal solcu yoktur. Solcu manyaktır, hastadır, psikopattır. Bir insan solcuysa psikolojik ya da cinsel sorunları vardır.”*

Orhan Pamuk’un Kar(2002) romanında, bu tipleştirmeler kitabın hemen her bölümünde görülür. Seküler insan ya mazoşist, dönek bir solcu ya da halkın değerlerinden kopuk, batı hayranı, türban düşmanı bir kemalisttir. Toplum siyasal islamcılar, Batıcı Allahsızlar, Kürtler ve artık pek etkisi olmayan radikal solcular gibi kutuplara bölünmüştür. Batıcı Allahsız Jakobenler darbe yaparak siyasal islamcı avına çıktığında, orada artık idol haline gelmiş türbanlı bir kızın türbanını büyük bir gösterişi eşliğinde açarlar. Bütün Cumhuriyetçiler Cihangir’lerde oturan, histerik bir şekilde şiddet bağımlısı, topluma yabancı ve kötü tiplerdir. “Soru da şudur: Ben şimdi bir komünist, bir modernleşmeci, laik, demokrat, yurtsever olarak önce aydınlanmaya mı inanmalıyım, halkın iradesine mi? Aydınlanmaya ve Batılılaşmaya sonuna kadar inanıyorsam dincilere karşı yapılan bu askerî darbeyi desteklemem gerekir. Yok halkın iradesi her şeyden öndeyse ve ben artık katıksız bir demokrat olmuşsam o zaman gidip bu bildiriyi imzalamam gerekir.”*

Elif Şafak’ın Baba ve Piç(2006) romanında da bu batıcı özne bir şamar yemeden kendini kurtaramamıştır. Kitaptaki tarih öğretmeni Cevriye; sıkı bir kemalist, ırkçı ve aynı zamanda türban düşmanıdır. Osmanlı’ya dair bilgisi kitabi bilgiden öteye geçmemesine rağmen sırf geçmişe ait olduğu için onu reddeden, geleneksel her şeyden tiksinen, topluma yabancılığıyla beraber kendine de yabancı olan, cinselliği ya da insan vücudunun ihtiyacı olan her şeyi iğrenç bulan birisidir. İktidarın yirmi yılda yarattığı “ötekinin” vücut bulmuş hâlidir adeta. Yalnız Elif Şafak’ın hakkını yemeyelim, bu betimlemeyi iktidardakiler bile yapamazdı.

“Yirmi Yıllık İnkılap Tarihi Hocası olarak geçmişle şimdi arasına kesin bir sınır çizmeye, Osmanlı İmparatorluğu’nu modern Türkiye Cumhuriyeti’nden kesinkes ayırmaya öyle alışkındı ki, bütün hikâyeyi başka bir ülkede cereyan etmiş elim bir hadise gibi dinlemişti. Yeni Türk devleti 1923’te kurulmuştu; bu rejimin miladı oydu. Bu tarihten evvele denk düşen şeyler başka bir devrin, başka bir memleketin, kısacası başkalarının meselesiydi.”*

Sinemada da bu tema Semih Kaplanoğlu filmlerinde sıkça işlenir. Kısaca değinecek olursak, Yumurta(2007) filminde kendi değerlerine yabancılaşmış, onlardan ısrarla kaçan bir şehirliyi görürüz. Taşra-şehir ikilemi üzerinden yine alttan altta bir yerli-batılı karşıtlığı üzerine kurulan söylem bize sunulur. Sonunda da kaçmayı bırakıp özüne tamamen teslim olan şehirli huzura kavuşur. Kaplanoğlu’nun bir diğer filmi Bağlılık Aslı’nı (2019) da bu söylem doğrultusunda okuyabiliriz. Ali Şimşek’in deyişiyle film, “Maslaklı mutsuz beyaz yakalı bankacı çocuklu kadın üzerinden yine bakıcı başörtülü bir kadın üzerinden geleneksellikle yüzleşmekteydi. Ama, yalnızlık, yabancılaşma, bu halkın değerlerinden (!) uzaklaşma imgesinin olumsuzlandığı YOS üzerinden, şehitlik, bayrak, anne örme kazağı duygusallığıyla ikinci lehine tutucu bir çözüm önermekteydi.”*

Esasında, bu karşıtlıkların ortaya çıkışını sorgulamak yerine, karşıtlığı aynen kabul edip bir tarafı güçlendirmeye çalışarak buradan güç devşirmeye çalışmak siyasal islamın alametifarikasıdır. İlginç olan, öteki olarak tektipleştirilen kitlelerin de bu karşıtlığı kabullenmesidir. Zira bahsettiğim yapıtlardaki Cumhuriyetçi, seküler, solcu ya da şehirli bütün karakterler; kötü, aksi, mazoşist, dönek ve en önemlisi toplumun değerlerine yabancıdır. Bize yirmi yıldır ısrarla aşılanmaya çalışılan bir söylem olarak “toplumun değerleri” esasında iktidarın ideolojisinin değerleridir. Bunu politikada gayet güzel şekilde ortaya çıkaran muhalefet; iş kültür-sanata gelince kendisini şablonlaştıran, iktidarın söylemine ortak olan yapıtları yüceltebilmektedir.

Gelelim son zamanlarda özellikle sosyal medyada ortalığı kasıp kavuran Bir Başkadır dizisine. Son otuz yıldır kültür ve politikada ısrarla üzerinde durulan ve yerden yere vurulan o meşhur batılı özne tekrar karşımıza çıkıyor. Dizide bir psikiyatrist olan Peri, kendi deyimiyle, “yıllardır bir fanusun içinde yaşayan”, tatillerini Londra’da, Peru’da geçiren, türbanlı görünce içten içe öfke duyan, topluma ve tabi ki kendine yabancı, sıkı bir materyalist perpektifle insanları yargılayan fakat iş başka toplumlara gelince oralardaki otantik gösterilere hayranlık duyan birisidir. Öyle görünüyor ki, AKP bu söylemle muhalefeti öcüleştirerek kendi tabanını korkutup bize yirmi yıldır cehennemi yaşatması bile kültür-sanat dünyasını bu tipten vazgeçirmeye ikna edememiş. Şablon ana hatlarıyla aynı kalmakla birlikte bu tipin örneğin Cevriye’den farkı; bir uzlaşma çabası içerisinde olması, içinde yaşadığı yabancılaşmayı ve çelişkileri artık kaldıramamasıdır. Geçen on yıllar içinde türlü yapıtlarda farklı farklı isimlerle karşımıza çıkan bu tipin geldiğini son nokta budur. Yaşlı batılı özne artık hırpalanmaktan yorulmuştur. Öfkesini atıp iletişim sağlamanın yollarını aramakta, ötekiyi anlamaya çalışmaktadır.

Burada bir şeyin altını şiddetle çizmek gerek: Bu tipin gerçek hayatta varlığı tartışılır ki bence de vardır. Yalnız önemli olan bu tipin gerçek hayatta var olup olmaması değil, iktidarın kendi kurduğu karşıtlıklar üzerinde yaratılan tiplerin bir söylem olarak inşa edilmesi ve söylemin eninde sonunda iktidara hizmet etmesidir. Bu söylemle; Aydınlanma’ya inanan, Cumhuriyet’e sahip çıkan herkes halkın değerlerinden kopmuş, yabancı, gayri milli ilan edilir. Elitist-kemalist olarak nitelenen kitlenin kendisini seküler olarak niteleyen kitledeki etkisinin ne kadar olduğu ve bahsedilen tipin mevcut muhalefetin neresinde durduğu hiç sorgulanmaz.

Son yıllarda AKP’nin baskısının artmasına paralel olarak yaratılan bu karşıtlıkların gerçekliği politikada sorgulanır oldu; fakat iş kültür-sanata gelince değişen pek bir şeyin olmadığını Bir Başkadır dizisi üzerinden görüyoruz. Sekülerizmin tek bir potada eritildiği, işin neoliberalizm ya da sermaye kısmına hiç dokunulmadan iktidarın üzerinde temellendiği söylemleri olduğu gibi kabul edip sadece kimlikler üzerinden yaratılmış karakterler aracılığıyla bir Türkiye panoraması çizildiği Bir Başkadır dizisine kendisini muhalif olarak adlandıran pek çok insanın öve öve bitirememesi bir hâyli ilginç. Muhalefetin, dizi oyuncularının peş peşe yaptığı birlik beraberlik açıklamalarıyla uyanır gibi olsa da, yaratılan söylemlerin sonucunu görmeden tavır almasını öğrenmesi bir yirmi yıl daha alacak gibi görünüyor.

Kaynaklar:

1-https://www.insanbu.com/Siyaset-Haberleri/416-yeni-baslayan-solcular-icin-sola-kufretme-teknikleri

2-Orhan Pamuk, Kar, sf 241, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002.

3-Elif Şafak, Baba ve Piç, sf 166,Metis Yayınları

4-https://www.ekdergi.com/bir-baskadir-bir-cukura-bakiyoruz-birlikte/