1970’li yılların ortasında, tek kanallı siyah beyaz televizyonun karşısına geçenler, muhtemelen karşılarına çıkan çocuksu bir gencin naif ezgileri karşısında şaşkınlıklarını gizleyememişlerdi. Ülke, 12 Mart’ın ardından muhalefetin ikinci coşkulu çıkışına tanık oluyor, üniversitelerden fabrikalara uzanan uyanış hareketi, bu kez çok daha kitlesel ve sert bir mücadelenin söz konusu olacağını anımsatıyordu. Ezgi ve imaj, gündelik gerçeklikle ters orantılıydı. Müzik ise genellikle iki ana eğilim etrafında şekillenen 70’ler popunun (o zamanki adıyla Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği) alışkanlıklarını belli belirsiz (el yordamıyla, sezgisel?) sarsıntıya uğratmıştı. Müziği, Anadolu Rock’tan proteste uzanan, genellikle Moğollar, Barış, Fikret ve Cem’le temsil olunan müzik anlayışından uzaktı; ancak diğer şarkıcıların formülüne de mesafeliydi. Adına “Aranjman” da denilen ve başlangıçta yabancı şarkıların üzerine Türkçe söz yazılarak hayata geçirilen formüllerle ilgisi yoktu. Çağdaştı; armonik yapı Batı merkezli olsa da bizden ezgilere, enstrümanlara ve icraya uzak değildi; ama en önemlisi, eşine daha önce rastlanmamış ölçüde çocuksu bir saflık içeriyordu. Henüz 18 yaşında müziğe başlayan bu genç adam, acaba hangi yaşanmışlıklardan çıkıp gelmiş de, insanlara günbatımlarının hüznünü ve ayrılık akşamlarını getirmişti?

Bu noktada şu söylenebilir: İrem müziği, dinleyicisiyle Ajda’nın “kimler geldi kimler geçti”siyle Barış’ın “Estergon Kalesi” ve Cem’in “Parka”sı arasında, kimsenin tam olarak kestiremediği bir yerde buluşmuştur.

 

Sev-Genç’in Sıra Neferi mi!

“Yazık Oldu Yarınlara”, “Ayrılık Akşamı” ya da “Anlasana” gibi dönemin müzik listelerinde önemli bir yer işgal eden bestelerin kendince bir ana akıma dönüşmesi gerçekten şaşırtıcıydı. 1974 yılındaki “Haydi Sil Gözlerini” şarkısının nakaratında tekrarlanan “boşver, boşver arkadaş, başka bulursun” dizelerinin, Cem Karaca’nın bir yıl sonra yayınlanan “Beni Siz Delirttiniz”e bir etkisi olmuş mudur, bilinmez; ama şarkıdaki “kırmızı ışıkta geçen şoförler / ve boşverli türküler” ifadesinin İrem’e bir gönderme içerdiği tespitinde bulunabiliriz.

“Sensiz de Yaşanıyor” şarkısı, Nazım’ın “bence artık sen de herkes gibisin” dizesinden ödünç bir bölüm içerse de,  dönemin politik gençlerinin gözünde İlhan İrem, Sev-Genç’in sıra neferlerinden biriydi muhtemelen! Oysa bu algı, bir örneğine 90’larda tanık olduğumuz, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nin düzenlediği geceye katılan sanatçıya ve söylediği aşk şarkılarına gösterilen tepki gibi sığ ve konjonktüreldi!

 

Dönüşümler

İlhan İrem, Türkçe müziğin tartışmasız en özgün nefeslerinden biriydi. İlk anda farkına varılamasa da, süreç içinde geliştirdiği, yenilediği bestelerinde masumiyet ile hayata bakışı -kimi zaman çelişme pahasına- kol kola yürümüştü. Buna sonra geleceğiz; ama ilk döneminde -nedeni belirgin olmamakla birlikte- muhtemelen yapımcı marifetiyle toplatılan 45’liğinde yer alan “Kuklacı Amca”, 80’lerde belirginleşecek dine bakışının erken ipuçlarını taşımaktaydı. Benzer şeyler, 12 Eylül’ü başlangıçta büyük bir yılgınlıkla karşıladığı albümü “Bezgin”de yer alan “Olanlar Olmuş” için de söylenebilir. Askerlik dönüşünde bestelediği bu şarkıdaki yenilikçi ve dönemine göre bir parça da şaşırtıcı vokal yapısı bir yana, ele aldığı tema dikkate değerdi. İki yıllık bir aradan sonra Bursa’ya dair gözlemlerinden yola çıkan “Olanlar Olmuş”taki eski ve yeni mukayesesi, yeni bir yol ayrımına işaret ediyordu. Ne olursa olsun, İrem, duygularını çok yoğun yaşayan ve bunu geniş kesimlerle paylaşmakta tereddüt etmeyen bir isimdi.

 

Bir Başyapıtın Anatomisi

Müziği, çok tartışılmamış olsa da, ilk bakışta bir paradoksun dışavurumu gibiydi İlhan İrem’in. Gericiliğe ve yobazlığa, doğanın talan edilmesine, emperyalist sömürüye ve işbirlikçiliğe süreç içinde en radikal tepkileri gösteren, duygularını (ölümünün ardından gündeme getirilen “Fetuş” örneğinde görülebileceği gibi) özellikle yazılarında açılıkla ortaya koyan bir isim olarak, bestelerinde -bu topraklardaki mucidinin muhtemelen kendisinin olduğu- bir metafizik arayışa gitti. Bu serüvenin ilk halkası, alanında bir ilki simgeleyen senfonik rock üçlemesi  “Pencere… Köprü… Ve Ötesi”ydi. Yaşam, ölüm ve sonrasına ilişkin bakışını ortaya koyan eser için söylenecek ilk söz, özellikle son iki albümde 80’lerin piyasa kurallarına kafa tutmasıdır. Anlı şanlı müzik eleştirmenlerinin en başarılı albümler listesinde yer vermekten kaçındığı “Pencere… Köprü… Ve Ötesi”, sadece deneysel bir çabanın ürünü olarak dahi değerlendirilse, müziğimizin en önemli kilometre taşlarındandır.

Sıklıkla bu albümlerdeki Jethro Tull, Pink Floyd ya da Dire Straits etkilerinden söz edilir; ancak melodik yapıdaki bize özgü unsurlar ıskalanır. “Sevecen”in arka planında işitilen ud sesi, davul-zurnalı “Dünya”, yerli operetlere selam yollayan “Sıkılmasın İçin” ve bunlarla uyumunu şaşkınlıkla karışık bir saygı duruşuyla karşıladığımız Batılı formlar, elektro gitarın tınısına karışan uzay efekti, Asaf dizeleri…

“Köprü”de her şey; bütün kavramlar ve müzikal yapı daha da karmaşık görünür, romantik dönemden izler taşıyan “Her şey Dönüyor”, “Sihirli Aynalar” ya da “Donuk Yolculuk”taki deneysel yapıyla ilginç bir uyum yakalar. Bir araba kazası, bozulmuş bir plak sesi, antolojiden parçalar sunan  deneysel kesit, en iyimser ifadeyle radikal bir kafanın ürünüdür! Daha dingin bir yapının egemen olduğu “Ve Ötesi”ndeki metafizik çağrışımlar, “Yankılar”, “Ay Tozları” ve özellikle “Samanyolu” gibi şarkılar aracılığıyla senfonik pop/rock müziğimizin birer doruğunu temsil eder. Üçlemenin bitişini simgeleyen “Bir şey Anlamadım”da, bütün bunların anlamına verilen yanıt ironiktir: “Bir gün bir bakacaksın, bugün dün / Yarın bugün, ulaşılmaz öbür gün / Bir şey anlamadım / Daha mı?, dahası yok, bu her şeyin ötesi / Her şeyin ötesine geldin, başlangıcına yani…”

 

Bir şey Anlamadım!

Meseleye popüler kültür ekseninde baktığımızda, birkaç yıl önce müziğin en romantik prensi olarak selamlanan bir şöhretin yaşadığı müzikal ve biçimsel farklılaşma akıl alır gibi değildir. Kitlesel bir tezahürün yansıması olan sanatçının değişimine bundan daha keskin bir başka örnek verilebilir mi, bilemiyorum. Bu noktada söylenebilecek en kuvvetli vurgu, olan ve bitenin iradi bir tercih sonucu gündeme geldiğidir. Duruşu ve müziğine ilişkin yapılabilecek her türlü eleştiri bir yana, İlhan İrem, kariyerinin her döneminde “samimi” olmuştur. Bunu, arabeskin kentli tavernaya doğru seyir izlediği, Ajda, Nilüfer gibi dünün şöhretli popçularının dahi diskografisine birer arabesk albüm sıkıştırdıkları 80’li yılları anımsayarak daha anlaşılır kılabiliriz. “Bezgin”deki yaklaşımı, sistemce de desteklenen bir müzikal formu öncellese de, İlhan İrem bilinçli bir arzuyla rota değiştirmiş, bu farklılaşmadan ilk anda “bir şey anlamayan” kesimlerin hiç değilse bir bölümüyle bağlarını koparma cesareti göstermiştir.

Burada altı çizilmesi gereken bir başka unsur da, “Dünden Yarına” veya “Best of” serilerinde görülebileceği gibi sanatçının her dönemini cesurca savunmasıdır. Ölümünün ardından yapılan sayısız paylaşımın genellikle 70’ler dönemine ait şarkıları barındırması yanıltıcı olmasın. İrem, geçmişte klasikleşen tüm naif dönem eserlerini 80’lerin sonlarından itibaren revizyona tabi tutmuş ve o dönemde savunduğu müzikal yapıyla uyumlu hale getirmiştir.

 

Masaldaki Gönüllü Sürgün

1989 çıkışlı “Uçun Kuşlar Uçun” ve “İlhan-ı Aşk” (1992), müzikal yolculuğun “bekleme salonu”ndaki ürünlerdir. 90’ların pop furyasının hemen öncesinde ve tam ortasında dinleyiciye ulaşan bu üretimler arasında yer alan “Gemiler Döner Geriye”, “Şartlı Refleks”, “Hayatın Üçüncü Gözü”, “Bitti” gibi modern klasikler, sanatçının birer sabun köpüğünden farksız, aynı formüle dayanan popcorn üretimlerin dışında bir yolculuk sürdürdüğünü kanıtlar. Halkaya, 90’lardaki serüveninin en kitlesel ürünü olan “Sürgün Gibi Masallarda” da eklenebilir.

“Uçun Kuşlar Uçun” albümünün son şarkısı olan “Koridora Doğru”da geleceğe bir işaret fişeği yollayan İlhan İrem, “müzikteki bitirme tezi” olarak değerlendirdiği ve bekleme salonundan çıktığı “Koridor”da (1994) gerçekten de büyük bir olgunluğa ulaşmıştır. Bilinçle harmanlanan sürgün halinin ve “gözüpek yalnızlığın” kendisini baştan sona hissettirdiği albüm yine arayışlarla dolu, denemekten vazgeçmeyen bir bakışın ürünüdür. “İki Duvar Arasında”da Ekrem Güver’in nihavent şarkısıyla yaşanan bütünleşme, tersten okunan sözleriyle “Gece Perisi”, çığlığa dönüşen “Ninni Sevgilim” ve iç hesaplaşmasıyla “Kapılar”…

Diskografinin en ayrıksı şarkısı olan “Dua”yı bir kenara bırakırsak, “Seni Seviyorum”la (2001) birlikte bir bütün oluşturduğunu düşündüğüm bu iki albümün müziğimizde halen aşılmamış üretimler olduğunu söyleyebilirim. “Babil Kulesi” ve “Pembe Yalanlar”ın da…

 

Hu, Deja Vu, Çan Sesi

2010 yılındaki bir söyleşisinde dinlere inanmadığını, inancının kainatın sonsuz güzelliğine ve büyüsüne olduğunu dile getiren sanatçı, görüşlerine, “Dünya tarihinin başlangıcından bugüne kadar geçen süreçte, huzur, barış ve sevgi için gönderildiği savlanan dinler, ayrılık, bağnazlık ve savaş nedeni olmuş” sözleriyle açıklık getiriyordu. Bundan sadece dört yıl önce dinleyiciyle buluşan “Cennet İlahileri” ise sözünü ettiğimiz paradoksal durumun bir başka göstergesiydi. Konserlerinde semazenlerin gösterisi arasında icra edilen “Aşk Kapıları”nda, “yaradılanı, yaradandan ötürü sevmek” düşünüşüne yer veren, “hayat mucize, rahmani nefes” sözlerinin eşlik ettiği “Hu”yu “Deja Vu”yla buluşturan, “Müjde”ye çan sesiyle başlayan İlhan İrem, anlam arayan bir dervişten, yolcudan farklı değildir. Tüm kargaşanın ortasında inancın özünde bulunan saflığı aradığını öne sürebileceğimiz bu şarkılar ne yazık ki kariyerinin bize ulaşan son besteleri olmuştur. Yeni bestelerini tamamladığını; ancak bunları yayınlayacak bir yayıncı ile anlaşamadığını dile getiren sanatçının, ölümüyle sis perdesini ve gizemi büyüttüğünü söyleyebiliriz. Muamma henüz çözülememiştir ve böylesi bir finali sanat dünyamızda İlhan İrem’den daha fazla hak eden ikinci bir isim yoktur!

Anısına, saygıyla…

 

TEILEN
Önceki İçerikDeniz Gezmiş Fotoromanı: Aşk Olsun Çocuk
Sonraki İçerikSTEFAN ZWEİG VE BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU
Tuncer Çetinkaya
Gazi Üniversitesi ve S. Demirel Üniversitesi’nde resim eğitimi aldı. İlk denemeleri Kırkmerdiven, Şehir Işıkları, Kent ve Sanat gibi dergilerde yayımlandı, 2000’lerin başında illüstrasyonlarından oluşan “Sanalçağa Eskizler” adlı bir dizi kişisel sergiye imza attı. 2007 yılından bu yana, Antalya merkezli Modern Zamanlar Sinema Dergisi’nin editörlüğünü sürdürmektedir. Yazıları; BirGün, Yurt, Aydınlık, Cumhuriyet (Akdeniz) gibi gazetelerde, çeşitli dergi ve bloglarda yayımlanan yazar, 2013 yılında açılan Behlül Dal Sinema Müzesi’nin danışmanlığını yapmış ve kurumda “Film Analizi” ile “Dünya Sinema Tarihi” atölyelerini yönetmiştir.