Son yirmi ya da otuz yılda başka bir şey talep eden birçok harika hareketler bulduk: İnsan etkinliğini onun bir takım şeyleri farklı biçimlerde yerine getirmeye yetin olacağı, işe yarar, gerekli ve bizim için değerli bir şeyler yapabileceği bir takım çatlaklar yaratarak yabancılaşılmış emekten kurtulmak mümkün.

Amador Fernández-Savater tarafından gerçekleştirilen ve Eylül 2014’de Roar Magazine’de yayımlanan bu röportajda,  John Holloway, İspanya ve Yunanistan’da sol partilerin yükselmesiyle 2002’deki “İktidarı ele geçirmeden dünyayı değiştirebilir miyiz” etkili tezini yeniden ele alıp bir değerlendirme gerçekleştiriyor.  

Holloway, bu hareketlerde ve genel olarak tüm pratiklerde – ister görünür ister görünmez olsunlar – çıkara dayalı mantığın dışında bir aktif halde bulunan bir toplumsal değişim kavramı sezinliyor: Kapitalizmin çatlakları mantığı. Bu, yadsınmış toplumun içinde, farklı bir dünyanın şekillenebilmesi için anlar, mekânlar, etkinlik alanları yaratmaktır. Hareket halinde ayaklanma. Bu bakış açısında organizasyon fikri artık parti fikri değil, ama kapitalizmin oluşum sürecini çözülmeye uğratan faklı çatlakların nasıl meydana geleceği ve birbirlerini tanıyıp nasıl birbirlerine bağlanacağı olur.  

Fakat Arjantin “quese vayan todos” hareketinden sonra Kirchner hükümeti, İspanyadaki “no nos representan” hareketinden sonra Podemos geldi. Holloway, bu röportajda son on yıl olanların ardından, Latin Amerika’daki ilerici hükümetlerden Avrupa’da Podemos ve Syriza’ya, kendiliğinden süreçlerle oluşan pratiklerin var olma ve çoğalma sorunlarına ve daha fazlasına yayılan bir yelpazede hala “iktidarı ele geçirmeden dünyayı değiştirmenin” mümkün olduğunu düşünüyor.

İlkin , sana 20. yüzyılda devrimin hegemonik fikri nereden gelir ve ne üzerine temellenmiştir sorusunu yöneltmek istiyoruz. İktidarı ele geçirerek toplumsal değişim fikri.

Merkezi elemanın emek-ücretli emek burada söz konusu olan- olduğunu düşünüyorum. Başka bir deyişle yabancılaşılmış ve soyut emek. Ücretli emek bu güne dek ve hala öyle ticari bütünleşme hareketinin, bunun politik kanadı olan sosyal demokrat partilerin ve hatta komünist hareketlerin temel noktası oldu. Bu kavram emek hareketinin devrimci teorisi olarak tanımlandı: Ücretli emeğin kapitale karşı mücadelesi. Ama bu mücadele ücretli emeğin kapitalin olumsuzlanması değil, parçası olması nedeniyle sınırlanmış bir mücadele idi.

Emek fikriyle devlet gücünün devrimle ele geçirilmesi arasındaki ilişkiyi anladığımı söyleyemem.

Bu bağlantıyı anlamanın bir yolu şu şekilde olabilir: Eğer emeği ücretli ve yabancılaşılmış emek olarak tanımlamaya başlarsan, işçi fikrini de kurban ve baskı sisteminin nesnesi olarak ele almaya başlarsın. Ve işçi (kurban ve nesne olan burada) hayatlarının standartlarını artırmayı amaçlayan bir mücadele hızla devlete yönelir. Neden? Çünkü devlet onu toplumdan ayıran belirgin bir ayrımla halk yararını yerine getirebilmek için herhangi birinin başvuracağı ideal kurumdur. Bu emek hareketinin ve hâlihazırda Latin Amerika’da var olan sol hükümetlerin geleneksel düşüncesidir.

Ama bu gelenek özgürlük politikalarının tek yaklaşımı değil…

Tabii ki değil. Son yirmi ya da otuz yılda başka bir şey talep eden birçok harika hareketler bulduk: İnsan etkinliğini onun bir takım şeyleri farklı biçimlerde yerine getirmeye yetin olacağı, işe yarar, gerekli ve bizim için değerli bir şeyler yapabileceği bir takım çatlaklar yaratarak yabancılaşılmış emekten kurtulmak mümkün. Çıkar mantığına bağlı olmayan bir etkinlik çerçevesiyle.

Bu çatlaklar uzamsal ( toplumsal ilişkilerin üretilebildiği yerler), zamansal (burada, bu durum içinde, birlikte olduğumuz zaman aralığında bazı şeyleri farklı yapacağız. Başka bir dünya için pencereler açacağız) ya da özel etkinlik ve kaynaklarla ilişkili olabilir (örneğin suya, eğitime ya da yazılıma-software yönelik non-market bir mantığın peşinde koşan kooperatifler ya da etkinlikler). Dünyada her birimiz de bu çatlaklarla doluyuz.Yabancılaşılmış ve yabancılaşan emeğin reddi, aynı zamanda kurumsal ve organizasyonel yapıların ve bununla ortaya çıkmış kafa yapılarının eleştirisini de beraberinde getirir. Bu, bizim ticari birlikteliklerin, partilerin ve Zapatista’lardan Yunan ya da İspanyaya gerçekleşen çok sayıda gözlemlediğimiz çağdaş toplumsal hareketlerin durumunu nasıl anlatabileceğimizi ortaya koyar. .

Ama sanırım bu eski ve yeni politikalar arasında bir karşıtlık sorunu değil. Çünkü ekonomik krizden doğan hareketlerde gözlemlediğimiz aynı anda öne çıkan iki durumdan söz etmemiz gerek herhalde: şehir meydanlarında patlak veren protestolar ve Syriza ya da Podemos gibi yeni partiler.

Galiba, kapitalizm altında deneyimlerimizin tezatlar taşıması gerçeğinin yansıması bu. Kurbanız bir taraftan ama aynı zamanda değiliz. Birer emekçi olarak hayat standartlarımızı yükseltmeye çalışıyoruz, fakat bunun ötesine de geçmek istiyoruz farklı bir yaşam edinerek. Bir açıdan, hayatımızı sürdürebilmek için iş gücümüzü satıyoruz. Ama diğer açıdan, her birimizin kapitalizmin emek tanımıyla uyuşmayan hayalleri, yaklaşımları, projeleri var.

Zorluk, önceden olduğu gibi şimdi de, bu iki tavır arasındaki ilişkiyi zihinde canlandırabilmeye bağlı. Bu ilişki nasıl yaşlı bağnazlığın yeniden üretiminin üstesinden gelebilir? Nasıl, bu ilişki,  bu iki bakış açısı arasındaki temel farkları yok saymaksızın, verimli bir ilişki haline gelebilir?

2001 ve 2002’de Arjantin, daha yakın zamanlarda ise Yunanistan ve İspanya’da “öfkeliler” hareketleri… Bazı noktalarda taban-tavan hareketleri durur, bir kriz ya da çıkmaza girer ya da yok olurlar. Çatlaklardan oluşan bu tür politikaların sürdürülebilme ya da yayılabilme anlamında bir takım doğal sınırlarının olduğunu söyler miydin?

Bunlara problemler yerine limitler demeyi tercih ederim. On yıl önce, “İktidarı Ele Geçirmeden Dünyayı Değiştir”i yayımladığımda taban hareketleri daha görünürdü, ne var ki bugün daha çok sorunlara odaklanıyoruz. Sözünü ettiğin hareketler umut ışığı olarak oldukça önemliler ama sermaye var olmaya ve giderek daha, daha da kötüye gitmeye devam ediyor; gelişerek daha fazla sefalet ve yıkım doğuruyor. Bu hareketlere methiyeler söyleyerek kendimizi avutamayız. Yeterli değil bu.

Burada bir cevap devlete odaklanmak seçeneği olur mu?

İnsanların neden tek bir doğrultuda gitme eğimi göstermeleri anlaşılmaz bir durum, gerçekten anlaşılmaz. Yıllarca çok şiddetli mücadeleler oldu ama sermayenin saldırganlığı hiç değişmedi. Syriza ve Podemos’un seçimleri kazanmalarını samimiyetle diliyorum, çünkü bu toplumsal mücadelelerin mevcut görünümünü değiştirebilir. Ama devlet seçeneğine karşı bütün itirazlarımı yine de elimde tutarım.

Hangi hükümet olursa olsun, bu tarz bir hükümette, bu hareketlerin dile getirdikleri öfkeleriyle sermayenin yeniden üretimi arasında doğası gereği olarak uzlaşma arayacak kurumsal yapı içinde zorlu arzu ve mücadeleler doğar. Çünkü tüm hükümetler sermayenin yeniden üretimi sağlayabilmek için var olur (yabancı yatırımları çekebilmek bağlamı ya da benzer konularda) bunun başka bir yolu yok. Bu kaçınılmaz durum sermayenin parçası olmak anlamına gelir. Bu daha önce Bolivya ve Venezüella’da olan şey, Yunanistan ve İspanya’da da bu aynı zamanda bir problem oluşturacaktır.

Hükümetin kurumlarına yönelen bir hareketi tabandan gelen bir hareketle tamamlamak durumu olabilir mi bu?

Bu aşikâr bir cevabı gündemde tutmak olur. Ama aşikâr cevaplarla ilgili sorun, onların bütün karşıtlıkları ortadan kaldırmalarıdır. Hiçbir şey bu öylesine kolay uzlaşı içine girmez. Yukarından insanların yaşam şartlarını geliştirmek mümkün olabilir, ama kapitalizmin ortadan kaldırılıp yeni bir gerçeklik yaratılmasının mümkün olabileceğini düşünmüyorum. Ve samimiyetle inanıyorum ki tüm bir insanlık için kapitalizmle birlikte uzun dönemli çözümlerin olmadığı bir durumun içindeyiz.

Devlet seçeneğini itibarsızlaştırmıyorum çünkü benim kendimin de sunabildiğim bir cevabım yok, ama bunun bir çözüm olacağını düşünmüyorum.

Kurbanız bir taraftan ama aynı zamanda değiliz. Birer emekçi olarak hayat standartlarımızı yükseltmeye çalışıyoruz, fakat bunun ötesine de geçmek istiyoruz farklı bir yaşam edinerek. 

Sol partileri düşman olarak görmeyerek, benim için durum zaten kesinlikle böyle olmadığından, cevabın çatlakların derinleştirilmesi olarak düşünülmesi gerektiğini söylerdim.Cevaplar için nereye bakıyorsun?

İnsanlığın yok olmayacağını kabul edersek ki bence bunun da kapitalizmin ajandasında olması gerçek bir olasılık, geriye kalan tek olasılık hareketlerimizin başka bir dünyanın doğmasını mümkün kılacağını düşünmek. Çatlaklar yaratmaya, onları tanımaya, genişletmeye, yaymaya, onları bağlantı ya da tercihen ortak noktalarını arayarak birbirlerine bağlamaya devam etmeliyiz.

Devlet ve seçimler çerçevesinde düşündüğümüzde bu bakış açısından oldukça uzak düşeriz, çünkü Podemos ya da Syriza bir şeyleri ileri götürebilirler ama sermayenin mantığı dışında başka bir dünya yaratamazlar. Ve bütün mesele de burada diye düşünüyorum.

Son olarak, konuşmuş olduğumuz bu iki bakış açısı arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsun?

Farklılıkları ve karşıtlıkları ortadan kaldırmaksızın görünür ve saygın tartışma yapabilmeyi sürdürmemiz gerekiyor. Sanıyorum bir diyalogun temeli şu: sorunun çözümü kimsede olmaması.

Şu an için, kapitalizmi ortadan kaldırabilecek kadar güçlü olmadığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Güçlüden, ücretli emeğe bağlı olmadan hayatlarımızı kurabilmeyi kastediyorum. Şunu söyleyebilecek güçte olmak: “Bir işimin olup olmamasını umursamıyorum, çünkü olmasa da hayatımı ilgimi çeken başka şeylere adayıp bana yetecek kadar kaynakla naçizane hayatımı yaşayabiliyorum.” İçinde olduğumuz durum bu değil şu anda. Belki de “cehenneme git, sermaye” diyebilmezden önce, bunu başarmak zorundayız.

Bu anlamda, Fransız Devrimi esnasında, burjuvazinin var olması için toplumsal ağlarının ilişkilerinde, bazı noktalarda artık aristokrasiye ihtiyacı kalmadığını akılda tutalım. Benzer şekilde, şunu söyleyebileceğimiz bir noktaya erişmeliyiz: “ Küresel sermayenin İspanya’ya yatırım yapmasını önemsemiyoruz, çünkü saygın bir şekilde yaşamamıza olanak sağlayacak kadar güçlü ortak bir destek ağı kurduk.”

Tam şu anda, tüm dünyada bankalara karşı bir öfke yayılıyor. Yine de, burada problemin bankalar değil, toplumsal bir iletişim aracı olarak paranın varlığının sorun olduğunu düşünüyorum. Paraya karşı öfkeyi nasıl düşünmemiz gerekirdi? İnanıyorum ki, zaruri olarak parasallaşmamış, metalaşmamış toplumsal ilişkiler yaratmayla meydana gelir bu.

Ve arzu, kanı, gereklilik neticesinde kendini böyle bir çabaya adayan çok fazla insan var aslında her ne kadar gazetelerde pek görünmüyor olsalar da. Yeni bir hayat yaratabilmek için insanın ve teknolojinin kapasiteleri üzerine düşünen farklı biçimlerde gruplar, topluluklar oluşturuyorlar.

Çeviri: EK EKİP

TEILEN
Önceki İçerikGrinin Ruhu
Sonraki İçerikRecep İvedik: Temsilen
Avatar
A aliquet, mauris! Magnis magna egestas! Augue porttitor etiam hac sagittis sagittis porttitor dictumst sit augue. Velit sed nec magna. Massa porta penatibus magna! Turpis adipiscing turpis! Amet platea amet ultrices integer, lacus nunc amet scelerisque! Montes arcu dapibus porta lorem a! Dis lectus platea? Ridiculus velit dictumst sit augue urna vut vel purus! Urna in! Velit magnis magnis vut parturient tincidunt penatibus platea.