Hekimlik andı yaşamımı insanlığın hizmetine adayacağıma” diye başlar ve devam eder : “Hastamın özerkliğine ve onuruna … İnsan yaşamına en üst düzeyde saygı göstereceğime …” Bu gibi meslek alanları için kabul edilmiş etik kuralların sanat ve “sanatçı” için de geçerli olduğu üzerinde ise nedense hiç durulmaz: Ne Türkiye’de, ne de dünyada. Bundan dolayı gün geçmiyor ki “sanatın etik kurallarının nerede başlayıp bittiği” sorunu etrafında bir tartışma yaşanmasın.

İlginç zamanlarda yaşadığımız bir gerçek. Geçenlerde haftalık Oksijen gazetesinde yer alan bir haberde “eserlerinde toplumsal acıyı ve insanlık trajedisini temsil eden sanatçının ve sanatın etik sınırlarının nerede başlayıp bittiği” sorusu etrafında bir tartışma başlatılmıştı. Almanya’da yaşayan bir sanatçı üzerinden.

Aynı Almanya’da Birinci Paylaşım Savaşı’nın yıkıcı etkisini en derin şekilde duyumsayan sanatçıların çoğu, eserlerinde yaşanılan trajediyi özgün üslupları ile yansıtırken yıkımı bizzat yaşamış, tanıklık etmiş ve sonuçta Alman ekspresyonizminin en etkili, en özgün eserleri ortaya çıkmıştır. Acı kendi acısı, yıkım kendinindir. Piyasa karar vericilerinin belirlemediği, bir türlü adlandıramadığımız gerçek sanat eserlerine bizi çeken şeylerden biri de budur belki.

Öncelikle bu konuyu tartışıyor olmak çok önemliydi. Zira sanatta, özellikle ülkemizde etik sınır/ihlâl çoktandır rafa kaldırılmıştı. Ama toplumun vicdanını rahatsız eden konular o kadar çoğaldı ki, ne ana akım ne muhalif medya istese de hasıraltı edemiyor. Bu konu da bunlardan biriydi. Bundan sonra da sıklıkla karşılaşacağımıza kuşku yok!

Coğrafya kaderdir” sözü İbn-i Haldun’a atfedilir. Doğru mudur bilemem ama coğrafyanın kader olmadığı kanısındayım. Resmi tarih yazımı bu ve benzeri iddiaları çizgisel ve döngüsel bir anlayışla ele alma kolaycılığını gösterebilir. Sanat Tarihi için de durum böyledir. Oysa bilinir ki insanlık tarihinin başlangıcından bu güne, insanın kayıt altına aldığı her şey manipülasyona açıktır: Tarihi ezilenler yapar, egemenler yazar olayı.

Rousseau, “insan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur” der. Ona göre, bir toprak parçasının etrafını çitlerle sarıp burası bana aittir diyen ve buna inanacak kadar saf insanlar bulan ilk kişi uygar toplumun kurucusudur. Bununla birlikte, birileri ortaya çıkıp bu çitleri sökseydi, bunu yapanların birer sahtekar olduğunu söyleyip o insanları suçlasaydı şimdi karşılaşmış olduğumuz yığınla sorun engellenebilirdi diye ekler. İnsanın doğal durumdan toplumsal yaşama geçişle birlikte acıma ve merhamet duygularını tümüyle kaybettiğini ve sadece paradan bahsettiğini, oysa antik dönem politikacılarının ahlâk ve erdeme önem verdiklerini vurgular.

Evet! Merhamet! Hiç olmadığı kadar çok merhamete ihtiyaç var günümüzde. İnsan doğasının farkına vararak, toplumun kökenine, geçmişe gidip gelerek ve kendimize dönerek. Ve insanı olduğu gibi ele alarak. Büyük bir cesaretle kişisel çıkardan uzak, gerektiğinde tek başına kalmayı göze alarak! Kim yapabilir peki bunu? Rousseau’ya göre, bunu ancak romantik bir sanatçı başarabilir Bir filozof veya rasyonel biri değil! Sanatçı; bulunduğu o ayrıcalıklı yerden, kim ve ne olduğumuz konusunda bizi uyaran, ortak vicdanımız… Sınıra gidip gelebilen ve oradan bize el sallayan! Ama asla “arızalı” bir figür değil! Belki de bize kalan en değerli şey bu…

Sanatçının ahlaki sınırı nerede başlar, nerede biter sorusuna döndüğümüzde, bunun geniş kitleler tarafından sorgulandığı en bilinen örneklerden biriyle karşılaşırız: 11 Eylül 2001’de yaklaşık üç bine yakın insanın hayatını kaybettiği New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan uçak saldırısı. Bu saldırıdan bir süre sonra, şu anda hayatta olmayan müzisyen Karlheinz Stockhausen şu açıklamayı yapar: “Bu performans evrende gerçekleşen en muhteşem sanat eseridir!”. Müzisyenin bu sözleri büyük bir tepki yaratır ve ahlâksızlıkla, sapla samanı birbirine karıştırmakla suçlanır.

Buradan hareketle, insanların ne şekilde hayatını kaybettiğinden bağımsız olarak, ölüm karşısında gösterilen benzer bir tepkiyi, Ahmet Güneştekin’in Diyarbakır’da, tarihi keçi Burcu’nda açılan ve halen sürmekte olan Hafıza Odası” adlı sergisinde de görüyoruz. Medyanın gündemine sansasyonel açılışı ve tabutların üzerine bonibon renkler serpiştirildiği” eleştirileri ile düşen. (1) Hemen şunu söylemek gerekiyor. Bu tarz açılışların kaderinde, sanatın da sanatçının da zarar görmesi vardır. Ya da şöyle söyleyelim, böylesi bir gösteriye ne zaman gerek duyulur? Veya burada öne çıkarılmak istenen nedir? Sanatsal yönüdür deniliyor ise eğer, şu ana kadar ciddi anlamda bu tartışılmadı. Tartışılsa ne çıkar? Buraya girmeyeceğim bu yazıda. Yok eğer bu, yani sanat kısmı, ısrarlı bir şekilde gizlenmek isteniyor deniliyor ise de, evet! Başarılı olundu! Hem de çok! Bir serginin sanatsal yönünün sanatçısı, galericisi ve sponsorları tarafından, ilgili diğer insanlarca değerlendirilmesinin istenmediği de anlaşılmış oldu, bu şekilde ele alınmış olması dolayısıyla. Vurgu neye yapılmak isteniyor ise, seyirci onu görür. Burada açılış ve renkli tabutlar öne çıkarılmak istenmiş belli ki. Derin acı yaşamış herkes bilir ki ölüm siyah-beyazdır. Rengarenk tabutlara koşarak sarılmaları bekleniyor ülkemiz insanının. Tanrı-sanatçı böyle istiyor çünkü! Ötekinin ölümünün kanıksanması ve sıradanlaşması da aynı zamanda.

Öncesi, sonrasıyla ve gürültülü açılışı ile çok konuşulacak ve kanımca ülkemiz sanatında aynı anda bir çok şeyi birden sorgulamamızı zorunlu kılan, bu yönüyle dönüm noktası olacak olan bir sergi. Biz kimiz ve sınırlarımız nerede başlıyor? Kişinin ‘kendini bilmesi’ ve eylemlerinin sorumluluğunu alması ne demektir? Bu konular gündeme gelmek için “kendi zamanlarını beklemiş” iseler, hazır sergi gözümüzün önündeyken, tartışmaların farklı disiplinlerden kişilerle hararetli, bir şekilde sürmesi beklenirdi. Sergiye damgasını vuran, vicdanları yaralayan “renkli tabutlar” ile ilgili, eli kalem tutan onlarca kişiden ne düşündüklerine dair bir geri bildirim alınamıyor. Eğer serbest, kendi halinde bıraksalardı, belki kalemleri “renkli tabutlara” da uğrayabilirdi ama… Çok katılımlı bu tarihsel ve danışıklı etkinliğin tartışmalarının şiddeti sönmüş görünüyor şimdilik. Ama ne benim, ne de benim gibi hissedenler için travmatik etkisi hiç azalmayacak!

Evet! Ortada ciddi, hem de çok ciddi bir sorun var. İnsanlık trajedileri sanatınızın fonu olduğunda, çok dikkatli olmanız ve sorumlu davranmanız beklenir. Sanatçı öznenin sanatının belli bir aşamasında tanrı-kral, kral-tanrı rolünü üstlenerek, acılarla tarumar olmuş bulunduğu topraklara, neredeyse “yazgını kabul et! diktesi dayatması, onun neliğini ve kimliğini sorgulamamızı kaçınılmaz kılıyor.

Burada sanatçı özgür olduğunu düşünebilir. Lakin birimizin özgürlüğü diğerini asla dışlamamalı. Bu örnekte renkli tabutları kullanan sanatçı numaralandırılmış tabutlarda yatan kişilerin yakınlarından izin almadığına göre, sorumluluğunu yerine getirmiyor ve tek taraflı onların özgürlüğünü kısıtlamış olmuyor mu? Yâni karşı taraf kendi özgür iradesi ile, rıza göstererek “yakınımı numaralandırılmış renkli tabutlarda istediğin şekilde sergileyebilirsin. Bu beni manevi açıdan hiç bir şekilde etkilemez demiş ve onay vermiş anlamına mı geliyor? Büyük diyalektikçi Sokrates’ten günümüze yankılanan “kendini bilmek’ ve hiç unutmamak ne anlama gelir? Sanatçı yaratım sürecinde ve sonrasında plastik sanatlarda, edebiyatta vd. ‘melek’, ‘şeytan’ veya başka bir figüre dönüşebilir istediği gibi. İlgili uzmanların alanına girmeden narsisistik gereksinimleri doğrultusunda, belli bir aşamaya kadar gerekli de olabilir bu, yaratıcılığı açısından vs. Fakat kitlelere “yazgını kabul et!”, “acını, travmanı benim gördüğüm gibi rengârenk gör” deme hakkı noktasında onun ‘kendine uzaktan bakamadığı’ ve neredeyse hiç kimsenin de bu can alıcı noktaya değinmediği, değinemediği anlaşılıyor. “Kral Çıplak” örneğindeki gibi ne maiyeti, ne sponsorlar vd. Çünkü biliyoruz ki bu şatafatlı, gürültülü açılış, öncesi ve sonrasında PR desteğine boğulan, hatta dozu aştığı için kimilerine göre eğreti de duran böylesi bir etkinlik, tek başına kotarılmış değil kamuoyunda da paylaşıldığı gibi. Abartılmış PR’ın bumerang etkisi olarak ‘örnek vaka’ olarak da okunabilir (müzik gurubu, horon, basın desteği vs.ile).

Sanatsal yaratımda sanatçının sorumluluğundan söz ediyoruz burada. Sanatçının kimliği ve neliğinden. Mekân seçimi, lojistik vd. için istişâre, evet! Ama biricik ve tek olandan, özgün olandan bahsediyorsak çıplak halde görmemiz gerekiyor sanatçıyı. Yanında kurumlar, sponsorlar, sanat yazarları, PR şirketleri vd. olmadan. Belli ki bu etkinliği düzenleyen, kotaran ekip ile organik bir bağlantı yok! Gerçekleştirilememiş! Kimyâ uyuşmamış! Kurulan ekip de, yeterli eş duyum yapamadığı için bu örnekte ‘sanatçı özneye’ zarar vermiş, bilerek veya bilmeyerek. Eklektik bir anlayış egemen olmuş. Biçim ve içeriğin ele alınmasında. Aynı şeyi büyük organizasyonlarda, bienallerde sıklıkla yaşıyoruz. Çok az istisna dışında, olması gereken ‘harmoni’ oluşturulamıyor. Eğer öyle olsaydı buralardan ‘özel bir sanatçı’ çıkabilecekti şimdiye kadar zaten; her şeye vakıf, çoklu durum okuması yapabilen, bütüncül düşünebilen. Çok fazla müdahale ile karşı karşıya olduğumuzu hissediyoruz. Sıklıkla eline reçeteler veriliyor sanatçıların, kim ve ne olduklarını da yazan, yan etkisi fazla olan… Ama bunu ne şekilde kullanacaklarını bilmiyorlar. İşi yapan kişi bir şeyler söylüyor mu? Nedir söylediği? Buna bile bakmadan. Acaba ne kadar manipülasyon var ise o kadar da çok hüsran mı ortaya çıkıyor? Hiç gözden geçirme gereği duyuluyor mu? Niçin sanat ve sanatçı gerçek anlamda kendisi olamıyor? Bir sanatçı ve sanatsal etkinlik şirket yönetir gibi yönetilebilir mi? Özgün bir proje kalabalıklarla mı oluşturulur? Hangi fikir baskın olur bu durumda? Kim kalır geriye? Sanatçı mı? Sponsor mu? Küratör mü? Galeri mi ? Müşteri mi ? Sanatçı, “yaratıcı sanatçı” hala yaşıyor mudur? Sanat yazarı eleştirmen, katalog yazarı kimdir? Neden, niçin bu duyarlılıklar es geçilmiştir? İlgili dernekler nereye kaybolmuştur? Trajik bir söz durum söz konusu. Sanatçının kaybını kanıtlayan. Dönüp dönüp dersler çıkartılması gereken. Akıl verirken “o aslında bir videoydu, ana projede öyle değildi ” denebiliyor. Sanatçı, sanatı ile ilgili tüm bağlantıları kendisi oluşturur. Leonardo gibi. Başkaları bu ağları kurmaya çalıştığındaysa ortaya eklektik, anlamdan yoksun işler çıkabiliyor. Anlam dünyamızı aydınlatan değil, yıkan! Nussbaum bu noktada insanlara ne istemeleri gerektiğini söylemeden önce, ne ve kim olduklarının farkında olmalarının üzerinde durur. Adaletsizliğe, haksızlığa, sömürüye karşı da uyanık olmaları aynı zamanda. O halde bu konuları yeniden düşünme zamanı gelmemiş midir? Yeniden, hem de böylesi bir kritik dönemeçte!

Ve böylesi durumlarda ‘kaleme söz verenlerin’ ortaya çıkması ve münferit olmayan, organize, hedonist kitlelere bir çift laf söylemeleri beklenir, ellerini vicdanlarına koyarak! Söylemeliler ki, talihsiz söylemlerle önümüze boca edilen etkinliklerde, bir numaraya indirgenen, hızlarını alamayan insanların neredeyse geniş kitleler tarafından rengarenk tabutların üzerinde horon tepme performansı olarak algıladıkları gösteri, bir daha yaşanmasın! Çok katılımlı bu resmigeçit bir utanç olarak ‘hafıza odalarımıza’ kazınsın!

Oysa yakın çevremizden dışarıya açılarak, bütün bunlardan önce, en yakınımızdakilere anlatmamız gereken şeyler yok muydu? Tüm davetliler hazır oradayken! Yani iş insanı, politikacı, gazeteci, sanatçı, sanat yazarı, koleksiyoner vd. Yani emeğimiz, güvencesizliğimiz, görünmezliğimiz, gitgide insan oluşun anlamını yitirmemiz, doğduğumuz topraklara olan borcumuz falan…

Sadece şunu sormak istiyorum: bu sergi ile ilgili hedeflerine ulaştığını düşünüyor mu sanatçı? Bir zamanlar sanatçının ‘kendilik nesnesi’ sanattı. (1) Artık “tümüyle para mı oldu?” sorusunu da sorarak.

Her neyse konuyu dağıtmayayım. Yazıyı bilinçli olarak biraz geciktirmiş olmam, bu sergi ile ilgili farklı alanlara mensup kişilerin, olumlu, olumsuz eleştirilerini, itiraflarını görmemi sağladı. Bunlardan bazıları artık Diyarbakır ekolünün öldüğünü, orijinal işin aslında bir video olduğunu, ilgili galeri ile birlikte bu etkinlikteki birliktelik sonrasında böylesi bir sonucun ortaya çıktığına dair v.b. beyanatlar verdi. Birtakım siyasiler ve gazeteciler de sanattan anlamadıklarını söyledikten sonra, o ortamda bulunan diğer siyasetçilere laf attılar. Önümüzdeki zamanlarda belki daha çok itiraf gelecektir. Ama merak ediyorum, renkli tabutlarla karşılaşmadan önce, tüm bunları nasıl öngöremediniz? Daha ne yapılması gerekiyordu? Sınıf hegemonyasını görmezden gelen bir “eleştiri”, alelâde bir serzenişin ötesine geçebilir mi? Olay olup bittikten sonra panik havasında yapılan serzeniş!

Yazgısını seçemeyen, bizden daha az şanslı olan insanlarla duygudaşlık böyle mi kurulacak! Bunu pandemi sürecinde de yakından tanık olduğumuz yerelden ulusala ve globale, dünyanın dört bir yanında din, dil, ırk ayırımı yapmadan sağlık çalışanları yapıyor ise, kendisini “sanatçı” olarak tanımlayan, toplumun vicdanı olması gereken kişilerin de yapmasını, yapabilmesini beklemek doğal değil midir?.

Eski Yunan ve Roma’dan, Mezopotamya, Mısır, Çin’e ve tüm eski kültürlerden günümüze, cansız bedenler söz konusu olduğunda onun kamusal alana ne şekilde dahil olacağına kendisi karar veremediğine göre, ortak vicdan devreye girmelidir; bizi kim ve ne olduğumuz konusunda uyaran…

Sahte bir duygudaşlığa mı ihtiyaç duyuyoruz da, bunlar önümüze geliyor? Yoksa söylem ve eylemi örtüşen, dil duyarlılığını yeni bir ‘sanat dili’ ortaya koyarak pekiştiren, sanatsal, ekonomik, politik bir dönüşüm arzulayan, hiyerarşik yapılanmanın karşısında duran bir sanatçı özne mi var karşımızda? Biz mi yanlış anlıyoruz? Sanmıyorum. Ama bildiğim bir şey var; böylesi durumlarda ‘sanat’ kendi kaçış yollarını bulup, hızla uzaklaşıp gider ortamdan. Ne form kalır geriye, ne de içerik!

Kritik dönemeçlerden geçtiğinizde referans aldığınız kişiler çok önemli, hatta hayati olabilmektedir. Martha Nussbaum da çoğu filozof gibi insanlığın bu temel sorunları üzerinde düşünür. Ona göre, “bütün insanlar haysiyet sahibidir” ve yaşam koşulları da bu haysiyete uygun olmalıdır. Ve refah devletlerinde toplumun tüm kesimine ait insanlar, fiziksel ve zihinsel olarak eşittir. Ama, adalet kavramının adil işleyip işlemediği noktası kafaları karıştırmaktadır. Özellikle dezavantajlı bedenler söz konusu olduğunda ortada bir sorun olduğunu biliyor, ama her ne hikmetse öteliyor ve daha önemli bir çözüm için geciktiriyoruz der.

Bu noktada adalet kavramının semtlerine uğramadığı, insan haysiyetine sahip olmayan koşullarda yaşamını sürdüren insanlarımızın hayatlarına dokunmak isteyen kişilerin de son derece dikkatli ve ‘sorumluluk ahlakına’ sahip olması beklenir. Ölçülü, bilgili, cesur ve adaletli.

Sanatçı dediğimiz kişi, kamusal alan ve özel alan söz konusu olduğunda bireysel alanında bağımsızdır kuşkusuz. Bu sınırsız özgürlük alanında kendisinin, yakınlarının, sevdiklerinin cansız bedenlerinin içinde olduğu rengarenk tabutları tahayyülünde nasıl görmek istiyorsa öyle canlandırıp, pratiğe geçirip, farklı kompozisyonlarla sonsuz çeşitlilikte enstalasyonlar kurgulayabilir. Lâkin toplumsal hafızanın son derece kırılgan olduğu Diyarbakır, Sur’da kamusal alanda, böylesi bir bağımsızlıktan, sınırsız özgürlükten söz edilemez. Yani genel iradeye uymayanların özgürlüğünden. Örneğin Hobbes bu noktada özgürlüğün bireyin değil, kolektivitenin özgürlüğü olduğunu dile getirerek, insan doğası karşısında kişinin çıkarı, genelin çıkarından daha önemli değildir der. Ve biz bir başkasının ahlâki, siyasal, kültürel, entelektüel olarak üzerimizde tasarrufta bulunabilme yetkisini geleneğimize, epigenetiğimize, genlerimize kodlanmış dahi olsa hiç kimseye vermiyoruz! Vermeyeceğiz! Bu bir tür kutsiyet atfedilebilen sanatçı” vd. dahi olsa! Tıpkı Robespierre’in Rousseau övgüsü gibi sanatçı” da bizim kendimizi tanımamızı ve kendi doğamızın onurunu takdir etmemizi” öğretmelidir bize. Rengarenk tabutlarla bir kez daha içimizi acıtarak değil! Hatıralarımızı, anılarımızı, hafızamızı biz ne zaman istersek, ne zaman hazır olursak bu güne getirir, hatırlar, yüzleşir, iyileşir veya iyileşmeyiz! Bunu biz biliriz! Kim olursa olsun, ister Aylan Bebeğin cansız bedeni üzerinden kendisini sanatçı” addeden şahıs(lar) veya buradaki gibi renkli tabutları korkunç bir hoyratlıkla, en ufak bir sanatsal dolayıma, süzgece başvurmadan, kafamızdan aşağı kaynar sular boca eder gibi, ortak vicdanımızı sızlatarak hiç ama hiç kimse yapmamalıdır! Biz burada terk edilmiş bir film setinin önünde değiliz! Karşımızda böylesi bir terk edilmiş dekor yok! İçinde halâ, her şeye rağmen, tüm acımasızlıklara rağmen insan var. Empati-sempati duymamız gereken. Bu noktada Batı kanonu v.d. bize uymaz! Bu kanonun dilini buralarda bilen hiç kimseye de rastlayamazsınız! Yaşadığımız büyük felaketlerde, bu coğrafyanın içinden gelmiş biri, eğer hemen oracıkta yakınınızda olamıyorsa, en azından susmalıdır. Ve sessizce yası tutulmalıdır gidenlerin. Yas yaşantısı tam olarak da böyledir; sessizdir, içe kapalıdır. Açıklanamazdır bu haliyle. Açıklanacak bir şey de yoktur zaten! Ne şimdi, ne de sonra… İnsan bedeninin ele geçiriliş hikayesi sanatçı” özne tarafından, sanatsal bir ifadeyle ortaya konulacaksa da öncelikle yapılması gereken, canlı veya cansız, o bedene saygı duyulmasıdır. Ve beden üzerindeki tek karar vericinin, o bedene sahip olan kişi, (hayatta değilse yasayla tanımlanmış olan yakını) olduğunu da asla akıldan çıkarmadan! Bu hikayeyi yani ‘bedeninin ele geçiriliş hikayesini’ yazan aklın amacı, sanatçıya arızalı” yaftayı yapıştırıp, en dengeli, güvenilir, en öngörülebilir olması gereken kesimi damgalayarak küresel sermayenin zavallı bir piyonuna dönüştürmek olabilir, bilerek veya bilmeyerek. İtaat- biat önce sanatçıdan beklendiği için. Çünkü sanatçının dejenerasyonu, bozulması, kokması halinde o toplumun son derece kırılgan ve manipülatif hale geleceğini bilir! İnsanlar doğruyu, hiyerarşik örgütlenmiş teşkilatlar içinden sivrilmiş siyasetçiden bekleyebilir! Duyumsayan, hisseden, yaşayanlar olarak ne yapmalıyız böylesi durumlarda? Nasıl yapmalıyız? Belki gerçek sanatçıların aranması, bulunması, bulunduğu yerden çıkartılarak, hatta pamuklara sarınarak korunup kollanması ile işe başlanabilir. Hafızalara kazınan aforizmaların bolca sarf edildiği bir maziye sahibiz ülke olarak. Ama her durumda, “yapmamayı tercih etme” hakkına da aynı zamanda… Örneğin, “Benim memurum işini bilir!” cümlesine bir başka kişi de şu katkıyı sağlayabilir: “Benim sanatçım da işini bilir!”. Bu durumda ise ortaya çıkan sonuçlara şaşırmamak lazım!

Uzunca bir süredir bu kadim topraklar bana şunu fısıldıyor: Hayır! Bu ben değilim! Peki yarınları mümkün kılmayan nedir? diye sorduğumda da, bilmiyorum yanıtı alıyorum sıklıkla. Ve yakınlıklar, uzaklıklar ve tunç bir hale ile çevrili kutsiyet. Ve devam ediyor… Bir levhanın önünde ve antik bir lâhdin arkasında. Aynı anda hepsi bize bakıyor ve diyorlar: Onursuzluğu bırak! Bizden izin almadan, bize ait olanları asla paylaşma! Acılarımıza saygı göster! Sana göre hiç kimseye ait olmayan, bize göre tutunabileceğimiz anılarımız. Anlam dünyamız. Biricik, tek ve özel olan. Kırılgan. Etrafa saçılmadan, öylece kalmak istiyorlar. Anılarımızı çalma! Çünkü şairin dediği gibi: “Biz dünyalılar yemin içtik”. Çünkü “Ezilenden yana olmak, “içgüdüseldir”.

Bitirelim burada. “Sen zor bir sorunsun!” deniyor, filmin sonunda Sefiller’de. Evet! Zor bir sorunla karşı karşıyayız! Toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla, yatay bir eksende, hep birlikte çözmemiz gereken bir sorun.

  1. Yıldırım Tankut, “Ahmet Güneştekin Vakası: Ölümü Rengarenk Görmek”, Ek Dergi, 18 Ekim 2021. https://www.ekdergi.com/ahmet-gunestekin-vakasi-olumu-rengarenk-gormek/

(2) Jale Gökçe, Kendilik Nesnesi Olarak Sanat Yapıtı”, idil, Sayı 24, 2016, Sayfa 1227-1236.

https://www.idildergisi.com/makale/pdf/1466245154.pdf

Jale İris Gökçe ile Kendiliğin Renkleri

Gökkuşağı Meleğinin Anatomisi

TEILEN
Önceki İçerik“ZAMANLARIN EN İYİSİYDİ, ZAMANLARIN EN KÖTÜSÜYDÜ”
Sonraki İçerikSERVER TANİLLİ AYDINLIĞI
Jale İris Gökçe
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Tarih, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi’nde Resim okudu. Yüksek Lisansını Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yaptı. Sanatta doktorasını Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde ‘Kendilik Öyküsü Olarak Resim: Gökkuşağı Meleği’nin Anatomisi’ adlı tez çalışmasıyla tamamladı. Yurt içi ve yurt dışı birçok karma sergide yapıtlarıyla yer aldı. ’İris : Sergilerin Bugünü Uzaktır’ (Ankara 2013), ‘Angel Rainbow’ (Selanik 2017), ‘Kaos’ (İstanbul 2019) ve ‘Pandemi! Sorun Acaba Self de mi?’ (İstanbul 2020), son yıllardaki kişisel sergileridir. Sanat ve sanat yapıtı konusundaki görüşlerini, ‘Kendilik Nesnesi Olarak Sanat Yapıtı’ adlı makalede somutlaştırdı. Sanatsal çalışmalarını İstanbul ve Ankara’daki atölyesinde sürdürmektedir.