GERÇEKLİK VE ANLAM

Edebiyatın kurgusal sınırları içerisinde konuşlanan herhangi türde bir metnin “gerçekliği” ya da “gerçek anlamı” üzerine düşünmenin yersizliğini/anlamsızlığını görmemek mümkün değildir. Yazarın zihninden taşan metnin dışsal niteliklerinden ve gerçeklikle somut ilişkilendirmelere girişilerek dile getirilen önermelerin içeriğinden yola çıkarak varsayımlarda bulunmak, kanıtlar üzerine akıl yürütmek, çoğu zaman maksadı aşan, “aşırı yorum”a varan sonuçlar doğurur.

Kurgunun sınırlarından içeri adım attığımız anda, asıl doğasından tam anlamıyla asla emin olamayacağımız unsurlarla örülmüş, yüksekçe bir duvara çarparız. Bu duvarı aşmak ya da ona tırmanıp arka tarafına geçmek imkânsızdır.

Metnin, anlamın, okur algısı dışında ve okurun alışkanlıkları, deneyimleri dışında bir uzamda yayılım gösterdiğini kabul etmek gerekir. Kurguya, gerçeklik arayışıyla yaklaşmanın yararsızlığını, amaçsızlığını, metnin anlamına her yaklaşma girişiminin hüsranla sonuçlanacağını idrak etmek yarar sağlayacaktır.

Mehmet Mümtaz Tuzcu’nun, içinde bulunduğu çağı yönlendiren “otorite”lerin güç pekiştirme araçlarından biri olan “hiper gerçeklik”in sonuçlarını gözlemleyerek, “gerçeklik” ve “hiper gerçeklik” arasında salınan, çoklu sarkaçlara benzetebileceğim bir teknikle sımsıkı ördüğü kendine özgü bir yaklaşımı benimsediği kesit öykülerini ve sesi/sözcüğü önemseyen, eksiltmelerle çoğalan şiirlerini, okurun tek bir noktaya yönelteceği bir bakış açısıyla değerlendirme ve anlamın metindeki yerini saptama çabası, bu anlamda başarısızlıkla sonuçlanacaktır.

Tuzcu’nun kesit öyküsüne ve belli bir ölçüde antiliriğe meyleden lirik şiire getirdiği özgün yorumu -gerçekliği olduğu gibi aktarırken okura bir kurgu uzamında bulunduğunu, kurguya dair unsurlarla sık sık hatırlatması ve eksiltmeler/boşluklarla yol alması- göz önünde bulundurduğumuzda, bu sonucun şiddeti çok daha fazla artacaktır.

TAM KARŞIMDA, TAM ORTADA

Daha çok şiirleriyle, şairliğiyle tanıdığımız Mehmet Mümtaz Tuzcu’nun “Tam Karşımda, Tam Ortada” başlığı altında bir araya topladığı öyküleri, Alakarga Yayınları tarafından Ekim ayı içerisinde yayımlandı. “Tam Karşımda, Tam Ortada”, Tuzcu’nun ilk “öykü” kitabı. Uzun bir zaman sürecine yayılarak yazılan öykülerin bir kısmı, kitapta yer almazdan evvel çeşitli edebiyat dergilerinde gün yüzü görmüştü. Kitaptaki öykülerin bir kısmı da daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış, ilk defa bu kitapta okur karşısına çıkan öykülerden oluşuyor.

Öykülerin tamamı, “otorite”nin toplumun gerçeklik algısıyla oynayarak gücüne güç katmasının, toplumsal yapıyı istediği yönde değiştirip dönüştürmesinin bireyler arası gündelik yaşam içerisindeki anlık karşılıklarına, sonuçlarına odaklanıyor. Her bir öyküde, sunduğu kişilerarası ilişkilere odaklı yaşantısal örneklem sınırları dahilinde, yanı başımızda şahit olduğumuz “an”lara işaret ediyor.

Ancak Tuzcu, bu anlara işaret ederken, kurgunun derecelerini zaman zaman kısıp zaman zaman açarak, okurdan azami dikkat talep ederek, ancak okurun da benzer araçlara maruz kaldığını, algılarıyla oynandığını görmezden gelmeden, “otorite”nin uyguladığı yöntemi metninde algısıyla oynanan okura, kurguya yaslı yeni bir algıyla oynama katmanı daha uygulayarak, yazar olarak kendi metninin ilk okuru olduğunu asla unutmadan, tüm bunları inceleyen bir tür “tanrı-göz”e dönüşüyor.

Tuzcu’nun niyeti, temelde, “otorite”nin sebep olduğu sonuçları incelemek, doğrudan “otorite”yi anlatmak değil. Hatta birincil düzlemde, “otorite”ye ilişkin kabul gören, “gerçek” olan doğrulardan, yanlışlıklardan toplumsal dokuya dair sonuçlara varmak da değil. Daha çok, “otorite”nin araçlarına maruz kalmış olan okuru -aynı zamanda katı gerçeklikten beslenen kurgusal metnin yazarı olarak kendisini de- benzeri ikincil kurgusal bir yöntemin etkilerine maruz bırakarak, öyküde öncelediği meramını, “an”ları anlatmak. Anlara olan düşkünlüğü, şairin kişisel hikâyesinde sinemaya olan ilgisini sekanslar ve planlar üzerinden geliştirmesi örneğine bakarak da anlaşılabilir.

Tuzcu, odaklandığı yaşamsal anlara dair örneklemlerine laboratuvar ortamında teşhis koymayı değil, bu anları odağa taşımak amacıyla inceleyip öncesi ve sonrası olmayan bir kurguyla anlatmayı benimsiyor. “An”a bakarak çağı, Zaman’ı anlamaya doğru yapıyor yürüyüşünü; ancak bu anlamanın, anlamlandırmanın, anlatımın eksik olacağının bilinciyle atıyor adımlarını.

***

OYARAK EKSİLTME

Tuzcu’nun anları anlatma edimini uygular gerçekleştirirken, metinde okura okuması için bırakmayı tercih ettikleri, öncesi ve sonrası, gereksiz detayları, fazlalıkları olan, çok daha oylumlu bir anlatıdan geriye kalanlar aslında.

Sevim Burak’ın gerçekten uyguladığı, metninin parçalarını perdelere iğneleme yoluyla kolajlardan anlatılara varma yönteminine tam ters istikamette yol alarak, ana gövdedeki bütün içerisinde sadece öyküde kalması gerektiğini düşündüklerini bırakıp geriye kalan tüm fazlalıkları, gereksiz ayrıntıları, beğenmediklerini, öyküye hizmet etmeyeceğini düşündüğü her türden unsuru, adeta metaforik bir maket bıçağıyla, oyup çıkarıyor Tuzcu.

Küçük metin parçacıklarından bir kolaj yapmak değil, bütünü oyarak eksiltmeye gitmek uygulamaya geçirdiği. Bu yöntemi bazen öyle ileri götürüyor ki (“Kübra”, “Şiir” ve “Tam Karşımda, Tam Ortada” başlıklı öykülerinde olduğu gibi) öykü kendini çok iyi anlatsa da okurun öykünün dolambaçlarında kaybolmaması, boşlukları tamamlamaya yeltenmemesi olanaksız hâle geliyor.

Kitaba da adını veren “Tam Karşımda, Tam Ortada” öyküsünde, Tuzcu’nun maket bıçağının etkisini göz önünde bulundurarak, “Evleri çok yakın ya, ekspres bir araştırma yaptırdım bu arada. Yeminli düşmanları olabilecek birisiymiş bu adam. Oyunbazın tekiymiş.” (TKTO, s. 51) diyen anlatıcı üzerine düşünelim örneğin. Anlatıcı, gerçeklik ve hiper gerçeklik üzerinden anlamlandırıyor gözlemlerini, demek mümkün. Anlatıcı, sadece araştırma yapmamış, “ekspres” araştırma yapmış; araştırma normal hızda değil, ekspres bir araştırma. Alıntıda bahsedilen oyunbaz adamın düşmanları var; ama “yeminli” düşmanlar bunlar. Üstünkörü dikkatsiz okumalar, öykünün net olarak anlamlandırılmasının önüne geçecektir.

Okurun kendisinin, yazarın kendisinin, zaman zaman her anlattığına güvenmememiz gereken bir anlatıcı özne aracılığıyla ikinci bir katman olarak yaptığı hiper gerçeklik müdahalelerinin eklenmesiyle, incelikle kurgulanan öykü, yabana gitme riskiyle karşı karşıya kalabilir. Kurgu ya da kurgu dışı, yazılan her metnin, gerçeklik, hiper gerçeklik ve gerçek dünyayla ilişkisi düşünüldüğünde, bu türden müdahaleler yapılmış olsun olmasın, “estetik zevk” beklentisinin de etkisiyle, benzer riskler taşıdığını söyleyebiliriz.

***

DÖNÜŞSÜZÜN SELİNDE

Maket bıçağıyla oyarak eksiltme” adını verdiğim bu yöntemi, yalnızca öykülerinde değil, şiirlerinde de kullanıyor Tuzcu. Şiirlerini incelediğimde, bu türden, eksilterek “minör”e varmanın en yetkin örneğini, şairin “Dönüşsüzün Selinde” şiir kitabının ilk bölümünü oluşturan aynı adlı uzun şiirinde gözlemliyorum.

Şair, “Dönüşsüzün Selinde”de, “Zaman, Zaman’la konuşma, Zaman’a yaklaşımdaki çelişkiler ve ikilemler, ölüm, sevgili, sevgiliyle konuşma, insan, insanoğluyla konuşma, günlerin ayların acımasız akışı karşısında insanın duyduğu dehşet, eş, eş arama, eşini arama, eşini suçlama, kadın, kadın karşısında erkeğin zayıflıkları ve kıvranışları, ardında bir şey bırakamadan silinmek, yok olmak” izlekleri eşliğinde düşünerek şiirini inşa ediyor.

Öykülerinde olduğu gibi, şiir dilini kurarken de gözettiği, her bir şiir özelinde o şiire girmeyecek hiçbir unsurun orada bulunmaması ilkesi ile metinde okur tarafından tamamlanması arzulanan boşluklar. Sözcüklerin sesi önemseyen bir biçimde bir araya gelmesi, boşluklara/eksiltmelere rağmen Tuzcu’nun izleklerini şiirinde sivrilterek ifade etme gücünün önünde durmuyor. Gerçeklikten besleniyor olduklarını sezdiren kesif bir tonu var şiirde dile getirilenlerin.

Zaman’la yaptığı konuşma; iç sesi, şairin şiire katıldığı ses ve Zaman’ın sesiyle, söyleşiden söyleşime dönüşüyor. “‘Bekle!’ diyor kendine, ‘bekleme! Durma sakın!’” (DS, s. 13) dizesi, hem Zaman’ın sesini, hem bu dize özelinde açıklamalara girişme misyonuna soyunan şairin hem de iç sesin çelişkiyi aktaran yorumunu yansıtması açısından okurun kendini bir söyleşim içinde bulmasına yol açıyor. Şiir boyunca da sürüyor şairin bu seçimi.

Nasıl ki ben her akşam öncesiz geçişin durmazlığıyla/ bitkin, taşkınca taşıyorum uçsuz beklemezlikle/ tüketilmez olanı” (DS, s. 21) dizeleri, günlerin, ayların acımasız akışı karşısında insanın duyduğu dehşeti, ardında bir şey bırakamadan silinme/yok olma korkusunu yansıtıyor.

Gökten mi süzüyorsun sürüngen sandığını/ Öyle yüksek ki süre! Süre öyle yengin ki/ Alçaklığı kabuğa karatören o indi” (DS, s. 28) dizelerinde ise Ölüm’ün “süzmüş gibi davrananı paylamasına” şahit oluyor okur.

***

KURGU UZAMINDA OKUR

Mehmet Mümtaz Tuzcu’nun şiirlerinin bölümleri, dizeleri, sesleri arasındaki ilgileri kurmak ya da öykülerinin boşluklarının sırrını çözmek ve onları eksik parçaların varlığına rağmen anlamlandırma çabasına girişmek, kendi tecrübelerinin tüm engellemelerine, çağın “hiper gerçeklik” ayartmalarının sürekli ayak bağı olmasına karşın okura bırakılmıştır. Elbette, Tuzcu metinleri, yapısı, kurgusu, içeriği, izlekleriyle tek yönde ilerleyen bir düzenek olarak karşımıza çıkmaz. Yüzeyi de dibi de kazımak, deşmek gerekir.

_____

METİNDE ADI GEÇEN KİTAPLAR

1) TKTO: Mehmet Mümtaz Tuzcu, Tam Karşımda, Tam Ortada, Alakarga Yayınları, 1. Baskı: Ekim 2020, İstanbul, 112 sayfa, öykü.

2) DS: Mehmet Mümtaz Tuzcu, Dönüşsüzün Selinde, Heterotopya Yayınları, 1. Baskı: Mart 2017, Konya, 72 sayfa, şiir.