Çağların birbirine girdiği; uzak gelecek ile uğursuz geçmişin aynı anda yaşandığı tuhaf zamanların çocuklarıyız.

Dünyanın bir yerinde yapılan deneyde “ışık hızı” aşılıyor, diğer bir yerinde ortaokul basılıp kız öğrenciler köle pazarında satılıyor. Bilimkurgu evreni ile Ortaçağ’ı aynı günde yaşayan bir çağın sancısı bu.

Artık bir den çok yaşamımız var; doğayla iç içe bir yaşam yerine teknolojiyi, hızı, tüketimi, ilerlemeyi seçmiş bir çağın çocuklarıyız.

Bedenimiz ve zihnimiz, topraktan çalıdan ağaçtan uzaklaşsa da;yaşadığımız şehirler ömrümüzün çocuğunu sıkışık trafiklerde, saçma sapan kuyruklarda, kıyametimsi kalabalıklarda kaplasa da biz “ikincil” yaşamlara sahip olma lüksüne sahip ilk kuşağız.

Artık yaşayamadığımız “gerçek” yaşamların telafisi olarak sanal hayatlar, deneyimler, iletişimler ile yaşamımızı takviye ediyor, elimizdeki oyuncağı çevirip çevirip duruyoruz. Sinema da izleyemediğimiz bir filmi torrent’ten indirerek, gidemediğimiz konserin videosunun youtube’a düşmesini bekleyerek, gidemediğimiz yörelerin sayfalarını çevirerek-çevirerek yaşıyoruz.

Dünyanın her yerinde çok kötü şeyler oluyor, petrol için savaşlar çıkarılıyor, doğasını bozduğumuz dünyanın doğal afetleri kentleri yıkıyor, dünyanın eğitimsiz geleceksiz çocukları sokaklara dökülüyor, üzerlerine resmi üniformalar dikilmiş yine geleceksiz başka çocuklar onların karşısına dikiliyor.

Biz; artık dünya da iyi ya da kötü, her ne oluyor bitiyorsa anında öğrenebilen, canlı izleyebilen bir çağın çocuklarıyız. Nasıl izliyorsak Oscar gecesinin şaşasını kırmızı halıda naklen, felaketleri detsunamiyi de iş savaşları da öyle paralize izliyoruz- yanmış bir dünya avuçlarımızda..Çeviriyoruz parmaklarımızla, parmaklarımızla kayıtsızca. Nasıl olsa evimizde okulumuzda işimiz de şimdilik akan haberin konusu değil, biz hala haberin tüketicisiyiz. Allaha şükür felaketler evimizden, ailemizden, bizden uzak- izliyoruz, izliyoruz.

Facebook’ta yüzlerce arkadaşımız var, gerçekte bir iki, belki de hiç yoksa da. İkinci yaşamımızdaki arkadaşlar sayesinde güzel sözler-alıntılar öğreniyoruz, içimizi okşuyor bu sözler biz de daha sonra paylaşıyoruz sayfalarımızdan. Çok az tanıdığımız ya da hiç tanımadığımız insanların yüklediği güzel anların fotoğrafları, gülen yüzleri ya da minnoş kedileri izlemek bizi mutlu ediyor.

Sanki bu yüzyılın yamasıyız bizler, yaşamadığımız anları birbirimizle sosyal medyada takas edip, tam’lanıyoruz.

Oysa zaman acımasız..

Biz izlerken sanal ya da gerçek akan hayatı, zaman da akıyor yaşamın söndüğü kör kuyulara. İnsanlar doğuyor ve ölüyor zaman da ve ölülerin profilleri kalıyor Facebook duvarlarında.

Facebook’tan aldığımız ölüm haberlerinin travmalarıyla büyüyoruz şimdi. Belki de ölen kişi çok yakınınızdaydı, bir dolmuş mesafesindeydi hâlbuki. Birkaç kez karşılaşmış, ayaküstü konuşmuşluğunuz vardı. Mutlaka görüşelim demiştik son gördüğümüzde, telefon numarası olmasa da Facebook mesajlarıyla nasıl olsa buluşulur rahatlığıyla. Ama zaman izin vermedi.

Şimdi; tanımasak ta paylaştığı fotoğraflardan, şarkılardan, cümlelerden ya da şarkılardan ruhlarını sevdiğimiz insanların yitimine kahır çektiğimiz, garip günlerdeyiz.

Biz; Amy Winehouse’ın ölümüne günlerce ağlamış bir kuşağın çocuklarıyız.

Hiç görmesen de hayran olduğun, sevgi ya da sempati duyduğun ve yahut empatikurduğun birinin yitimine üzülmek kadar insanca ne olabilir. İnsan evladı tanımadığı kişinin ölümüne de üzülür/üzülecektir ki bu onu doğadan değilse de nesneden, metadan ayıran; onu insan yapan en önemli özelliklerinden değil midir?

Ama sadece Facebook akışından sevgi duyduğun birinin elim bir hastalık ya da kaza sonucu ölümüne karşısında hissedilen karmaşık duygular yenidir; yaşadığımız sanal gerçeklik çağına ait yeni psiko-patolojilerin sinyalleridir.

Düşünün; çağlar geçmiş uygarlıklar alt üst olmuş, şehirler yıkılmış, şimdi bir göçükte ya da höyükte kalmış izleriyle zamanı ve insanı anlamaya çalışıyor bilim insanları. Peki, bizlerden ne kalıyor geriye, World’e yazılan yüz binlerce vuruş doküman, link’ler boyunca gezen milyonlarca jpg, Youtube’a gömülen milyonlarca kare video ve ölmüş insanların Facebook profilleri..

Yeniçağın metafiziği buradan çıkacak. Fiber optik ağlar boyunca döktüğümüz sahte ya da “gerçeğimsi” yaşam kalıntılarından.

Peki, ama neden üzülüyoruz ki sadece Facebook profillerinden tanıdığımız kişilerin yitimine. Ya da soruyu doğrultalım, neden sadece kendi sevdiklerimizin ölümüne üzülüyoruz?

Tek bir can’ın var oluşunun kutsallığını hissetmeyi ne zaman yitirdik?

Düşünsenize dünyanın bir yerinde afet oluyor, tek bir insanın göçük altında çıkması için seferber oluyoruz, o canın kurtarılması için çırpınıyoruz; sonra başka bir gün bombalar patlıyor 100 kişi ölüyor- bizler hissizce izlemekteyiz.

Düşünün kara kış geldiğinde sokakta doğuran kedinin dört yavrusunu yaşatmak için verdiğimiz gayreti ve bahara iki yavrunun hayatta kalmasına yardımcı olmaktan aldığımız keyfi, oysa aynı çetin kış gecelerinde sokaklarda yüzlerce insan yaşam mücadelesi verdi ve birçoğu bu mücadeleden geçemedi- bizler hissizce izlemekteydik.

Düşünün dünyanın her köşesinde engelli doğan binlerce insanı topluma kazanmaya, insanca yaşaması için bir adım ileri götürmeye binlerce saat ve milyonlarca para harcıyoruz; sonra bir gün bir savaş çıkarıyoruz binlercesi ölüyor anında- bizler hissizce izlemekteyiz.

Düşünsenize dün 400 yıllık sömürgecilik vahameti için özür dileyen Batı uygarlığı, şimdi rüşvet karşılığı ya da polis zoruyla kovmaya çalışıyor topraklarından binlerce mülteciyi- bizler sessizce izlemekteydik.

O zaman bırakalım bu kötü tiyatroyu ve yüzleşelim: Ölüme alışkanlık, ölümün normalleşmesi, yaşamın değersizleştirilmesi olarakinsan uygarlığı; evet acı gerçek bu.

Tarih sayfalarının, jeopolitik yalanların, devlet hafızalarının, yüce davaların, şirket amaçlarının arasında birer birer yitip giden insan hayatlarının tek ve çıplak gerçeği: İnsan yaşamında en büyük düşman her zaman çırılçıplak ve az ötede bekleyen ölümdür.

Peki, bizler ne yaptık, nasıl kaybettik tek bir can’ın kutsallığını?

Önce ağaçları kestik, binlerce hayvan popülasyonunu yuvalarından ettik şehirler dikelim diye. Sonra kalan hayvanları kafeslere, çiftliklere koyduk, ehlileştirdik etini, derisini tüketelim ya da üzerinde deneyler yapalım diye.

Her şey penisilinin bulunması, insan türünün doğal seleksiyonu bozması ile başladı; o yüzden savaşları/kıyımları normalleştiriyor ve 7,5 milyar insan bu gezegene fazla diyoruz. Gezegen de bu kadar insana yetecek kaynak yok diyoruz, dünyanın en fakir 3,5 milyar nüfusunun toplam geliri dünyanın en zengin 62 kişisinin gelirine eş gelirken- utanmazca.

İlerleme adına vicdanı, akılcılık adına ruhu, gelişme adınaempatiyi yitirmiş bir türün son nesilleriyiz.

Şimdi, olanca ikiyüzlülüğümüzle, idrakten uzaklığımız, vicdansızlığımız, sürüleşmemiz, aptallığımız ve evrensel yalanlarımızla; kıyamet sayacının işaret fişekleriyiz anca.

Okuduğumuz ya da düşündüğümüz bu gerçeklerin ağırlığı bizi boğduğunda yenidenparmaklarımızla yaptığımız sanal yolculuklara dönüyoruz. İçimiz kararıyor gerçekliğimizden, üç günlük dünya hali canımızı sıkmaya değmez deyip çevirmeye başlıyoruz küçük ekranları.

Oysa zaman acımasız..

Yaşarken ölünün canının kıymetini bilemeyen bizler, yitip gittikten sonra onlarla geçiremediğimiz her bir anın ıstırabını, eksikliğini, travmasını yaşıyoruz; Facebook sayfalarında.

Gerçek; bu kadar basit ve çıplak.

Mart 2016-İstanbul