Sınav kâğıdı elimde ve ben sınav başladığından beri hiçbir şey yazamadan öylece duruyorum. Sorulara nereden başlayacağımı kestiremiyorum. Zaman kavramını hepten yitirdim. Süremin ne kadarını harcadım, geriye daha ne kadar vaktim kaldı onu bile bilmiyorum.

 

Çok çalıştım oysa. Bugünlere gelmek için resmen gece, gündüz, hafta sonu demeden sürekli çalıştım. Kendiliğinden gelişen fırsatları ve elimdeki tüm imkânları değerlendirdim. Sonunda nihayet mezun olabileceğim, ama yapamıyorum. Ne hocanın özel olarak hazırladığı test şeklinde olan şıklı soruları yanıtlayabiliyorum ne de yazıyla anlatarak ifade etmem gerekenleri cümlelere dökebiliyorum. Bir anda bildiğim, öğrendiğim her şey birbirine karıştı.

 

Daha bu sabah ne kadar mutluydum oysa. Sanki diplomamı almışım gibi sevinçten havalara uçuyordum. Konuların hepsine o kadar iyi çalışmıştım, gelebilecek tüm sorulara karşı kendimi o kadar iyi hazırlamıştım ki; okula gelirken sınav ne kadar zor olursa olsun, altından kalkabileceğimi düşünüyordum.

 

Bu aşama bile inanılmaz bir başarıydı zaten benim için. O yüzden hayallerime ulaşmanın heyecanından günlerdir kıpır kıpırdı içim. Her şey doğal bir biçimde kendiliğinden ilerleyecek ve ben bir an önce muayenehanemi açıp doktor önlüğümü giyebilecektim. Neşemin beş yüz metre öteden okunduğuna eminim. Şimdi ise sabahki ışıltımı kapatan bulutlar var üzerimde.

 

Zaman acımasız biçimde ilerliyor. Başından beri hiçbir şey yapmadığım için artık bu son sınavımı veremeyeceğimi kabullenmeye başlasam iyi olacak.

 

Aklıma Ceylan geliyor. Onun olmayan çocuğuma bakarak, sınavdan dönmemi sevgi içinde evimizde bekleyen eşime ben ne cevap vereceğim? Yıllarca sabırla ve büyük bir saygıyla bana destek olmuş birine “Yapamadım, bu meslek bana göre değilmiş,” nasıl diyeceğim? Bu doğru mu, doktorluk gerçekten bana göre değil mi onu da bilmiyorum ayrıca.

 

Sınıfa ilk girdiğimde, sınavı başlatmak için öğrencilerin gelmesini kürsüsünde bekleyen hocamın yanına gitmiştim. Yeni traş olmuş yüzünün ışıltısından, güne erken başladığı belli oluyordu. Çalışarak geçirdiğim yorucu gecelerin ardından uzun zaman sonra ilk kez bu sabah ben de traş olmuştum. Sonuçta özel bir gündü. Günümü daha da güzelleştiren tatlı bir muhabbet olmuştu aramızda.

 

Bir insan hayatının tamamına bakıldığında çok sıradan sayılabilecek bir okul günüydü aslında. Yine de gün nasıl biterse bitsin, bana bir ömür boyu yetecek kadar beni güvende olma ve iyi hissetme duygusu ile dolduran bir başlangıcı vardı. Unutarak ya da yok sayarak o büyülü anlara haksızlık edecek değilim.

 

Çoğu öğrenci okulu bitirmek için girdiği son sınavındaki o saatleri hatırlamaz bile belki de. Yıllarca oturduğu sıralarda, son kez hangi ders için oturduğunu bulmak niyetiyle hafızasında anlamsız bir şekilde tarama yapar ama çıkan sonuçtan bir türlü emin olamaz. Hem gelecek zamanda yol almış biri için ne fark eder ki? Neticede bitmiştir okul, çoktan mezun olmuştur. Onun için aslolan budur.

 

Hiçbir yere varmayan anlamsız düşüncelerle dolu kafamı, elimde cevapları bomboş duran kâğıttan kaldırıp varlığını çok sevdiğim hocama bakıyorum. Onun da gözü benim üzerimde olduğu için göz göze geliyoruz. Bakışlarından benimle ilgili bir şeylerin yolunda olmadığını hissettiğini ama konumu ve taşıdığı sorumluluk gereği müdahale edemediğini anlayabiliyorum. Zaten böyle bir beklentim de yok. Bu benim sınavım. Her şeyden önce kendim için buradayım. Sonuçta mezun etmek için heveslendiği tek öğrencisi olmadığımın da farkındayım. Dolayısıyla aklı sadece bende değil, aynı anda bir sürü kişide. Herkesi idare etmesi gerek. Kafası bir dünya şeyle dolu olmasına rağmen, yüzündeki ifadeden benim hâlime hüzünlendiğini görüyorum ve bu benim canımı daha fazla yakıyor.

 

Kimsenin benim için ya da benim yüzümden üzülmesini istemiyorum. Yıllar sonra, çıkan afla ikinci kez üniversitede okuma hakkını kazanmış biri olarak, evet bu son şansım, doğru. Öyle olmasa zaten çoktan sınav kâğıdını hocama teslim edip sınıftan ayrılmış olurdum. Ayrılamıyorum. İnsanın eline her zaman böyle fırsatlar geçmeyeceğini biliyorum.

 

Aşk gibi… Gençken sıklıkla âşık olacağımı sanırdım. Oysa aşk insanın başına gelebilecek en nadir şey. Ceylan’a âşık olduğumda; eğer onun da bende gönlü varsa, aşkımızın bizi götürdüğü yere kadar benimle olmasını arzuladığımı ona anlatmaya çalışmıştım o yüzden. Menopoza girdiği için hiçbir zaman ortak bir çocuğumuz olmayacağını bildiğim hâlde onunla birlikte olmak istemiştim.

 

Eskiden en kalıcı olanın dostluk olduğunu düşünürdüm. Âşık olup da duygularını paylaşamadığın biri ile değil de, her şeyi konuşabildiğin biri ile geçmeli ömür derdim. Oysa âşık olduğu kadın yerine dostu olan kadını seçtiğinde, hem kendine hem dostuna en büyük haksızlığı yapıyormuş insan. Tenini sarmalamak istediğin bedenden uzak kaldığın her an herkes için işkenceye dönüşüyormuş. Hem dostundan olunuyormuş hem aşkından.

 

Bazı duygular yaşamadan anlaşılmıyor. Birine yaşattığın duyguları anlaman için aynısını yaşaman gerekiyor bazen. Keşke hemen anlayabilsek ve herkes için en doğru olan seçimleri en başından yapabilsek ama öyle olmuyor işte. Sonuçta bu dünyaya yaşamaya geldik ve ne kadar güzel aşk kitapları okursan oku aşkı yaşamak gibisi yok. Biteceğini bilsen bile aşkını yaşamalısın ki aklında kalmasın.

 

Aşkın gerçek olmadığını, rüya olduğunu söyleyenlere çok şaşırıyorum. Ölümden sonra; sözlere sığdırabilmenin imkânsız olduğu, varlığını sırf düşündüğünde bile kalbinde ve bedeninde hissettiğin o tarifi eşsiz duygudan daha gerçek başka bir şey var mı? Evet bizim isteyerek seçtiğimiz bir şey olmadığı için bir kaza olduğu söylenebilir belki. Yine de yanlış olur.

 

Aşk, bizde -hepimizde- var olan; kaş, göz, el, ayak gibi doğuştan içimize bir uzuvmuşçasına yerleştirilmiş bir parçamız. Tam da bu sebeple bir savaş filminin içinde dahi olsa, hayatında fiziksel olarak hiç aşkı deneyimlememiş biri bile, aşk dolu bir sahne gördüğü zaman kalbinde hissettiği duyguya karşı koyamaz. O yalancı duygu bile ona müthiş bir haz verir. Belki de yazarlar bunu bildiği için en çok aşk hikâyeleri anlatır.

 

Aşk üzerine düşünmeyi bırakıp sınav kağıdına odaklanmam gerek biliyorum. Cevaplayamayacaksam da artık vazgeçip sınıftan çıksam iyi olacak ama bu durumda hocamın kürsüsüne bir daha gidebileceğimi sanmıyorum. O yüzden “Vakit doldu,” diyerek o elimden sınav kâğıdını kendi almaya gelene kadar bekleyeceğim mecburen.

 

Bu süre zarfında içine girdiğim ruh hâlinden kurtulup soruları cevaplayabilirsem ne âlâ…

 

Aslında sınav öncesi tuvalete gitmeseydim belki de bunların hiçbiri olmayacaktı ama ben de gerçeklerle yüzleşmemiş olacak, hâlâ kendimi kandırdığım bir hayal dünyasında yaşayacaktım.

 

Hâlâ… Ne acayip bir kelime. Tınısında hüzünlü bir yalnızlık barındırmasına rağmen ne kadar umut dolu.

 

Gitmeseydim…

 

Evet, gitmeseydim, kadınlar tuvaletinde yere boylu boyunca yatmış birinin olduğunu görmeyecektim ve her şey yolunda olarak sınava girebilecektim. Oysa gittim ve tam erkekler tuvaletinin kapısına uzanırken hemen yanındaki açık kapıdan, kafasından beline kadar yerde yüzüstü yatan birini gördüm. Hiç düşünmeden içeri daldım. Nabzının atmadığını anlayınca, büyük bir soğukkanlılıkla kalp masajı yaptım. Suni teneffüs için yüzüne eğildiğimde, bir kadınlar tuvaletinde olduğum aklıma geldi ve bir anda kendimi sapık gibi hissettim. İnsanın olur olmaz zamanlarda aklına üşüşen düşünceler beni hep ürkütmüştür. İçinde olduğum sahne ve aklıma gelen düşünceler işte yine beni ürkütmüştü. Herhalde şu an içeri giren biri benim sapık olduğumu düşünecek kadar da insafsız olmaz, diyerek savdım aklımdaki aptalca düşünceleri. Bir doktor gibi yapmam gerekenleri yapmaya devam ettim. Kadının giderek soğuk olan bedeni, ambulansa yerleştirilip ölülere karşı artık iyice duyarsızlaşmış ambulans şoförü tarafından kampüsten uzaklaştırılana kadar vazgeçmeden çabaladım.

 

Bugünkü sınavı geçsem bile, daha ilk denemesinde hastasını kaybetmiş bir doktor olarak başlayacağım meslek hayatıma.

 

Arkamdaki sırada oturan benden yaşça çok küçük olan kızcağız “Sen iyi misin?” diye seslenince üzerime alınmadım önce. Sorusunu daha yüksek sesle tekrar edince, bana mı söylediğini anlamak için etrafıma bakındım. Bütün öğrenciler gitmişti. Sınıfta sadece ikimiz kalmıştık. Hoca da ortalıkta görünmüyordu. Sanki bu genç kız sınavda bana yardım etsin diye ikimizi bilerek yalnız bırakmıştı.

 

O an elimdeki kâğıdı bir yana bırakıp, bugüne kadar hiç arkadaş olarak vakit geçirmediğim kıza sarılmak istedim. Oturduğum yerden yüzünün gördüğüm tarafına dokunmayı aklımdan geçirdiysem de yapamadım.

 

İyi olduğumu göstermek istercesine başımı sallayıp önüme döndüm. Sorusu, “Canın sağ olsun, sen yeter ki iyi ol,” der gibiydi.

 

Onun kâğıdından değil ama sözlere dökmese de bana hissettirebildiklerinden kopya çekerek kendime gelmeye karar verdim. Önümde bitirmem gereken önemli bir sınav vardı. Şimdi vazgeçemezdim.

 

Daha fazla vakit kaybetmeden sınav sorularına hızlıca cevap vermeye başladım.

 

 

 

 

_____

 

 

 

NOT

 

ELEŞTİREL KÜLTÜR (EK Dergi) sitesinin edebiyat editörü Erkan Karakiraz’ın seçtiği eserler, sitenin edebiyat bölümü Litera’da yayımlanıyor. Matbu ya da dijital herhangi bir ortamda yayımlanmamış öykü ve şiirlerinizi, literaoykusiir@gmail.com e-posta adresine gönderebilirsini