Fiziksel boyutta düşündüğümüzde ses; katı, sıvı veya gaz ortamlarda oluşan basit bir mekanik düzensizliktir ve bir maddedeki moleküllerin titreşmesi sonucunda oluşur. Ancak insan hayatında, onu kuşatan ve varoluşuna anlam katan fiziki doğanın bir parçası olarak ses, ayrıca insanın insanlaşma sürecinin bir ölçüsü olarak da değer kazanır. Bu anlamda sesin, insanın ontolojik ve semantik gelişimiyle ilgili bir fenomen olarak düşünülmesi gerekir. Bu izlek üzerinden ilerlediğimizde sese ilişkin hayati sorular sormamız gerekebilir: Örneğin, ses algılarının toplumsal ve bireysel tarihini yazabilir miyiz?Sesi bir olay olarak tanımlayıp, onu zamansallık dâhilinde sahiplenebilir ve tüm uzamsal çevresini algılayarak,bir seste parçamız olabilecek şeyleri saptayabilir miyiz?Sesi, tasarım halinde hareket eden bir doğa olarak görüp onu bir olayla özdeşleştirebilir miyiz? Bu ve benzeri sorulara verebileceğimiz yanıtlar, sesin bir soyutlama olarak bize sunduğu şeyler üzerinde düşünmemizin niteliğini ve içeriğini belirler. Ses, nesnesine kolayca erişime izin vermeyen semiyotik bir fenomen olarak duyum öznesine anlam alanı açsa da sesin nedenlerinden kopuk bir değerlendirmeye açık yapısı, bu anlamlandırmayı zorlu kılar. Sesin bizde tepki ve karşı tepki yaratan dinamik niteliği, onu bize bir etkinlik olarak sunmakta ve ona bir görünüş kazandırmakta. Dolayısıyla onu, sadece kulağımıza verilen bir şey olarak değil bir anlamı hedefleyen terminolojik bir seçim, bir olay ve maddi bir amacı olan bir eylem olarak algılamamıza neden olur.

Ses dendiğinde ilkin konuşma sesleri aklımıza gelir, çünkü konuşma seslerinin keşfi, icadı, insan olmaklığımızı kökten değiştiren bir seyir sağlar. Konuşma seslerimizdeki her sesbirim bir frekans spektrumundan oluşur. Konuşma sesleri fonemlerdir. Fonem ise minimum konuşma birimidir ve onu bölemeyiz, sadece birleştirebiliriz ve onu değiştirirsek kelimenin anlamının değiştiğini görürüz. Fonik duyumda yazıdaki gibi ayrı sözcükleri duymuyoruz, bir cümlenin anlamını ses gruplarıyla ve sessizliklerin kullanımıyla algılıyoruz. Murat Belge, Edebiyatta Ermeniler adlı kitabının bir yerinde Sait Faik’in yazarlığından bahsederken onun, Michelangelo’nun heykel için “taşın fazlasını atıyorum.” demesi gibi, sözün fazlasını attığını, anlatıyı olabildiğince kısa tutmaya çalıştığını anlatır. Yani anlatı sadece sesle sürdürülmez, sessizlikle de sürdürülür, demek ister sanırım. Bu pasajın bir yerinde Sait Faik’in, söz konusu öyküsünde, “denizin aslında ses olmayan sesini işittiğini” (1)söyler. Belge bunu belli bir bağlam için kullansa da “sesin ses olmayan sesi” metaforu oldukça çağrışımlara açık bir fikir alanı sunar. Nitekim Belge’nin bu ifadesinden yola çıkarak sesin, bir de ses olan sesi olmalı diye düşünülür ilk elden. Bir fonik görüntü elde etmeye çalışarak sesin maddesi üzerinde düşünmek gerekecektir, bu durumda. Ardından acaba Belge’nin ifadesinde ses olarak kabul ettiğimiz, estetize edilmiş, bir forma kavuşmuş ses maddesi ile biçimsiz, düzensiz, gürültüye dönüşmüş bir çeşit fonik çöp olan bir sesten mi bahsediliyor diye düşünülebilir. Burada gürültü kelimesi hoş olmayan, yüksek ve istenmeyen sesleri tanımlar. Murat Belge’nin “ses olmayan ses” olarak tarif ettiği gürültü de denizden gelen sesin temel tonları ve harmonikleri arasındaki uyumsuzluğu olsa gerekir. Ya da seslerin arasında saklı sessizliklerdir, kast ettiği.

Sesin de bir çeşit manzara sunduğu varsayıldığında, o peyzajı kavramak yine de sözlüksel görüş alanı gerektirecektir. Yani sesin mekânsallaştırılmasından da söz edebiliriz bu durumda. O manzarayı algılamak, sessel uzamı görselleştirmek ve niteliğini kavramak, ses ortamının algısal modlarının yeni bir analizini de gerektirecektir. Bu noktada işimizi zorlaştıracak olan şey ise maddi uzamda görselleştirme içeriden dışarıya bir seyir izlerken, ses algısı için tersinden işlemesi ve dışarıdan içeriye hareket eder olması. Kulağa dışarıdan ses gelir ve anlam merkezine ulaşır. Kulak sesi algısal olarak ayrıştıramayacağı için de ses bütün maddesiyle kulağa dolar. Buradan ses olan sesi ve olmayan sesi ayrıştırmak başka bir mekanizma gerektirecektir. Belge’nin, ses olmayan ses, dediği durumu kavramak için de algılanabilir ses düzlemlerinin dinamik yapısını anlamaya ve tanımlamaya; hangi sesi, neden ses olanın dışına taşırız, hangisini ses olarak tanıtırız, anlamlandırırız sorusunun cevabını aramak ve sesle ilişkimizin tarihsel, anlamsal boyutunu irdelemeye çalışmak gerekmektedir. Genel olarak insanlık tarihini veya kendi bireysel tarihimizi, salt görünür maddi bir olgu olarak değil de fonik bir olgu olarak da düşündüğümüzde, sesimizin-seslerin bizi yansıtmasının, yaratmasının, bireysel ve toplumsal kimlik inşamıza katkısının tarihini de farkındalığa taşımış oluruz.

İnsanın ses fenomenlerine olan ilgisi, ilk ses kaydının 1857’de yapıldığını düşündüğümüzde, bilimsel olmasa da insan olmaya başlamanın ufkuna dek uzanır. Yüzlerce, binlerce yılı ses kaydetme yeteneğimiz olmadan geçirsek de işitsel kültürümüzün ağırlığı, kulağımıza dolmuş yüzlerce yılın seslerinden meydana gelir. Fransa’da her yıl Ocak ayı boyunca düzenlenen bir festival olan Ses Haftası da sesin duyarlık alanından duygu ve bilinç alanına geçişinin bir göstergesi sayılabilir. Yüzlerce yıl koku, tat, dokunma, görme gibi duyarlık alanları bilginin, incelemenin, anlamanın ve ifade etmenin konusu edilse de sesin tarihi ve üzerimizdeki etkisi, bizi temsil etmedeki rolü üzerinde bilimsel metotlarla çok durulmamıştır, denebilir. Bugün dahi ses tarihi ile ilgili yeterli veri olduğunu söyleyemeyiz. Duyularımızın doğal olgusal yapılar olmaları dışında, sosyo-kültürel prizmalar tarafından inşa edildiğini de düşündüğümüzde “ses”in varoluşsal bütünlüğümüz ve niteliğimiz üzerindeki etkisinin önemini daha iyi anlamış oluruz.

Duyularımızın sosyal kullanımı ve algısal davranışlarımızın niteliği üzerine hassas düşünme süreçleri gerçekleştirildiğinde, duyusal hiyerarşilerin toplumsal inşaya, duyusal algı sistemlerinin politik, sosyal ve kültürel boyutlarına-niteliğine etkileri daha iyi anlaşılmış olur. Bu bağlamda sesin de politik-sosyolojik ve kültürel bir boyutunun da olduğu görülecektir. Nitekim kulağımıza gün içinde dolan bir ezan sesinin, polis sireninin, acı bir fren sesinin, bedenimize yönelmiş bir silahın sesinin, bir ağıtın, ilenmenin, yalvarının, sert bir uyarının, televizyon ekranlarından yükselen buyurgan-nobran bir aşağılama ve azarın, bir darbecinin ulusa sesleniş sesinin; şefkatli bir anne sesinin, aşk ve tutku dolu bir sevgili fısıltısının, pastoral bir doğa sesinin ve nihayetinde sessizliğin sesinin benliğimiz üzerindeki türlü etkilerini yadsıyamayız.

Siyasal rejim ve toplumsal sistemlerin her birinin kendine has sembolik bir politik “düzen sesi” icat ettiğini, düzen temsilcilerinin de o sesi iştahla miras edindiğini ve yeri geldikçe bonkörce kullandığını biliriz. Nitekim Hitler’in kürsülerden sert hareketler eşliğinde yankılanan korkutucu sesinin, nasıl da onun tarihsel kimliğine eklendiğini unutamayız. Keza 12 Eylül 1980 Darbesi generallerinin televizyonlardan dört bir yana yayılan mekanik, duygusuz ve kötücül çağrışımlar taşıyan seslerini de uzun yıllar unutamamışızdır. Bu tür tarihsel süreçlerde bizi sinmeye, çatışmaya, kavgaya, işkenceye çağıran seslerinin üzerimizde nasıl bir tahakküm nesnesi olduğunu çok kez deneyimlemişizdir. Sesin bir toplumsal, siyasal, sosyolojik ve duyusal hiyerarşi için bir araç olarak kullanımı, onun ne tür bir algı ve yönetim nesnesi/aracı olduğunu gösterir. Nitekim Türkiye özelinde son yüz yılın da karakteristik bir “despotik ses” tarafından otokratik bir biçimde dizayn edildiği, bu sesin ayrıştırıcı, tahkir edici niteliğinin, güçlü bir rejim enstrümanı/aparatı olarak işlevsel kılındığı da deneyimlemiş olduk. Bu süreçte sesin, salt havanın salınımıyla boşluktaki titreşimlerle sınırlı bir fiziksel fenomen olmadığı; insan algısını yönetme, biçimlendirme, bastırma, baskılama, engelleri aşma, kaynağından her yöne yayılma; insan psikolojisine müdahale etme yeteneğine ilişkin niteliğinin bilgisi de bu deneyimlere eklenmiş oldu. Bu yönüyle, Belge’nin söylediği anlamda hiç değil ama başka anlamlarda, sesin sadece ses olmayan niteliği de görülmüş oldu.

Bir yerin, toplumun, ulusun kimliğini oluşturan dinamik birçok bileşenden bahsedilirken nedense “ses kimliği” göz ardı edilmiştir. O yerin, “şimdi” seslerinin bir de geçmişten gelen arka plan sesleri vardır. Yazı gibi kayda geçmemiş, kayıt altında bir tarihi olmamış olsa da bilince, hafızaya, kültürel genlere sinmiş antik bir ses arka plandan durmadan yankılanır. O yerin ses kimliği belirlenirken gizli işaretlere sahip bu arka plan sesin de hesaba katılması gerekir. Tarihçileri, sosyologları, psikologları bu “ses işaretleri”nin de ilgilendirmesi, toplumun geçmiş seslerinin kayıtlarına da ulaşmaya çalışmaları, belki de hiçbir kaydı olmayan bu antik ses manzaralarının haritalarını oluşturmaya çalışmaları gerekir. Elbette, sesli olmayan bir arşivden ses işaretlerine, ses kimliğine ulaşmak zor olacaktır. MichelFoucault’un Cinselliğin Tarihi ve Deliliğin Tarihi için tarihin tozu içinde unutulmuş raflarda nasıl bir titiz, meşakkatli bilimsel hafiyeliğe kalkıştığı bilinir. Buna benzer biçimde ses kimliğine ulaşmak için de geçmişin, eski-yeni rejimlerin; yargı-polis, hastane, yetimhane, sorgu, işkence arşivlerine; o yerin en ücra köşelerinin en sahipsiz kişilerine, sürgün edilmiş, kıyımdan geçirilmiş etnik-dini toplulukların anılarına, ezgilerine, anlatılarına sinmiş seslerine ulaşmaları gerekir. Yalnız insan sesleri de değil; hayvan sesleri, nefesli-telli çalgıların, evlerden yükselen araç-gereç seslerinin, kahvehanelerden, barlardan, kerhanelerden, çınar altı sohbetlerinden yükselen seslere; nehirdeki değirmenin gürültüsüne, kuyudan çıkan kovanın ritmik gürültüsüne, pınarların çağıldayan seslerine de kulak kabartmaları ve bütün bu seslerden yapılma “ses çömleği”nin nasıl restore edildiğini anlamaları gerekir.

Bir toplumun ses kimliği, yalnız estetize bir forma kavuşmuş, ses olan sesin niteliğiyle değil; sessizliğinin ve gürültüsünün de niteliğiyle belirlenir.Gürültü davranışlarının ritüelleri; dinsel çağrıların sonik dışavurumu, düğün dernek koşuşturmaları, şenlik-karnaval coşkuları, kızgın ve öfkeli homurdanmalar, isyan ve savaş çığlıkları,anlamsız şamatalar, taziye mırıltıları, taşkın, karmaşık ayaklanmalar- gösteriler, pazar yeri halk gürültüleri, belediye anonsları ve esnaf çığlıkları gibi kamusal alandaki tüm ses tezahürleri ses kimliğinin nüvelerini içerir. Gürültü davranışlarının tarihsel-güncel anlamlandırılma çalışmaları, sesin kamusal alanda sosyal kullanımlarını anlamayı da mümkün kılıyor. Nitekim tarih ve toplum üzerine yapılan çalışmalar, zaman içinde sözlü toplumların giderek yazılı toplumlara dönüştüğünde nasıl bir ses kaymasının gerçekleştiğini de göstermektedir. Organik, doğal, çoğu kez kontrolsüz, içten gelen, sağlıklı yankılanan bir sesin, zamanla nasıl ve neden içe kapanık, şizofrenik, güvensiz, korkak ve hastalıklı bir sese dönüştüğü “sesin tarihi” izlenerek anlaşılıp anlamlandırılabilinir.

Duyularımızın yalnızca bir geçmişi olmadığını aynı zamanda yüzyıllar boyunca standart hale gelen duyusal ortamlarda da çalışır halde kaldıklarını da hatırlamak gerekiyor. Bu anlamda, bir toplumsal düzenin inşasına katkıda bulunan idari, ahlaki, kültürel ve siyasi araçlar tanımlanırken “ses”in de ayrı bir inşa aracı olarak değerlendirilmesi gerekir. Bir inşa aracı olarak ses maddesi, geçmişin ve bugünün işitsel duyarlılıklarına karşı ne tür bir nitelik-nicelik değişimine uğramıştır; günümüzün görüntü ve yazı toplumunda ses kamusal alandan elimine edilirken sesin yerini dolduran sayısız akışkan görüntünün kimlik ve kişilik dejenerasyonunda ne tür bir etkisi vardır, türü sorular irdelenmeyi ve analiz edilmeyi bekler. Kendi özgün işaretleriyle bir sembolik düzenin merkezine yerleşmiş sesin, günümüzde büyük oranda bu sembolik düzenin yitimiyle, ses olmayan bir sesin anlamsız boşluğuna itildiğini ve bütün sesleri bastıran tekçi, şedit, ceberut bir sesin her yeri ve tüm duyarlıkları kuşatan, ölümcül gürültüsüne maruz bırakılmış, nefessiz bırakılmış milyonlarca sesin yok edilmeye çalışıldığını, bu tür süreçlerde,  kimliğimizin bir parçası olan seslerimize ilişkin farkındalığımızın artması gereğini de vurgulamak ihtiyacı vardır.

Sesten bahsetmek, ses ile ilgili düşünceler üretmek,insanın kendi hakkında “sonik bir benlik gerçekliğinden”  söz etmesini gerektirir.Ancak her ne kadar ses maddesinden, onun mekânsallaştırılmasından bahsetsek de nihayetinde ele geçirilemez bir madde olarak “ses benliğimiz” görünmez olduğu için verili, görünür kimliklerin kalın çizgilerine uymak zorunda değildir ve mümkün olduğu oranda da uymaz. Ancak, birey ve toplum yine de baskın, muktedir bir ses türünün/kimliğinin egemenliğini, onun güç ve dil mantığının görünmez bir akışkanlık ve belirsizlik ile kendi sonikkimliğinin kimyasına karıştığını anlar, hisseder.

Ses ile ilgili düşünmeler gerçekleştiğinde, bizim için sesin bir muhataba seslenme ve muhatap tarafından da dinlenme içerdiğini biliriz. Nitekim bir kaynaktan seslenme gerçekleştiriliyorsa, bir diğer uçta da “dinleme”nin gerçekleşmesi gerekir. Yani ses-lenme, dinle-me ve dinlen-meyi de içerir. Londra’da yaşayan İsviçre kökenli sanatçı, öğretmen, yazar SaloméVoegelin, araştırmalarını sosyo-politik ve estetik bakış açılarından dinleme pratiğine ayırır.Voegelin, seslenme ve dinleme pratiğinin işleyişinin kimliğimiz ve benliğimiz üzerindeki etkisi için şunları söyler: “Dinlemek, görmekten farklı olarak benim varlığımı gerektirir ve ben her zaman duyduklarımın bir parçasıyım. Ses alanının merkezinde değilim ama “ortadayım”. Ben…dinlediklerimin ve duyduklarımın bir parçasıyım ve bu nedenle bu mümkün koşulun bir parçasıyım. Bu anlamda ses, bir katılım ve sorumluluk politikası gerektirir. Dinleme, ürettiği sosyal ilişkilerden asla ayrılmaz. Dinlemenin sosyal ve dolayısıyla politik bir karakteri vardır.”(2) Voegel’in duyduklarımızın ve dinlediklerimizin bir parçası olduğumuzu söyleyişindeki hakikat payı, bizi dinlediklerimizden veya dinlemeye maruz bırakıldığımız seslerden ve onun sonuçlarından sorumlu tutar. Bu yüzden ses, bir katılım ve sorumluluk politikası gerektirir, der.Öyleyse, sistemin ve egemenin bize taşıdığı sesin, görünür ve işitilir kıldığı ses maddesinin bir politik sürecin işletilmesi olduğunu kavramam ve buna karşı bir direnç geliştirerek beklentilerime, arzularıma, amaçlarıma uygun, mevcut standartların ötesine geçmeyi hedefleyen sesler dinlemeyi başarmam gerekiyor. Böyle bir sorumluluğun bilincini edinmem, beni duyduklarımın bir parçası olmak konusunda bilinçli ve iradi bir özne durumuna taşıyacaktır.

Bu bağlamda ses ve seste olmak, onun maddi süreçlerinin bir parçası olmak, kendi özgül konumumuzu tanımladığını/belirlediğini unutmamak gerekiyor. Maruz bırakıldığımız veya seçili olarak işittiğimiz seslerin niteliği üzerine düşünmek, meseleye kafa yormak, mevcut statükoyu bozmak, yerinden etmek için bir olanaklılık alanı açar. Bizim için, bize rağmen isimlendirilenlerin kesinliğini yıkar, düzenini alt üst eder. Bizi kuşatan dünyanın sesinde nasıl yer bulduğumuzu ve o dünyaya hangi sesle katıldığımızı bilince katmak, politik bir süreçtir. Bu bağlamda pasif birer dinleyici olarak sadece egemenin sesine maruz kalmak, yalnızca duymayı beklemek, bu çeşit bir katılım eksikliği-kusuru, dinleyici için nihayetinde tehlikeli bir suç ortaklığıdır. Egemenin gürültülü sesinin ve yönetilenin derin sessizliğinin diyalektiğine terk edilemeyecek; önyargılardan, korkulardan, cehaletten arınmış yeni seslerin duyulmasına olan ihtiyaç, tarihsel bir sorumluluğun ve bireysel varoluşun gereği olarak düşünülmelidir. Ses-lenme ve dinle-me pratiğinin sosyo-politik bir süreç olduğu unutulmamalıdır.En nihayetinde çevremizde algılamaya alıştığımızın ötesinde bir dünya bilgisine ulaşmak için alışkanlıklarımızı bir kenara koymayı ve gördüklerimizi sorgulamayı çağrıştıran seslere ihtiyacımız olduğunu anlamak zorundayız. Sesin sözcüklerde, nesnelerde ve öznelerde sabitlenemeyen ancak kendi sürecinin hareketliliğinde anlamlandırılabilen, kavranabilen görünmez yapısı, yeni anlamlar formüle etmek için bize olanaklılıklar sunacaktır.

  • Murat Belge, Edebiyatta Ermeniler, İletişim yay. İstanbul, 2013: 150
  • SyntoneACTUALITÉ& CRITIQUE DE L’ART RADIOPHONIQUE, Bağlantı: SaloméVoegelin, pouruneapprochephilosophiquedu sonhttp://syntone.fr