Öncelikle, bir edebiyat tarihçesi üzerinden gitmektense, dekadan kavramını en basit şekliyle; eseriyle hastalık derecesinde bütünleşen yazarın uyandırdığı kötücül imge bakımından sunmak istediğimi ayrıca belirtmeliyim yani biraz özgün bir tarif geliştirmiş bulunmaktayım. Dekadanlık nesnel tanımıyla, yüzyıl hastalığına (19. Yüzyıl) kapılmış entelektüellerin tinsel çözülmeyi; yeni modern kentin ona henüz yabancı olan entelektüel öznede yarattığı yabancılık ve tiksintiyi, bunun üzerinden meydana getirilen ve geleneksel olanla kıyaslandığında yoz bulunabilecek sanatı ifade eder ki kelime anlamı da Fransızca çöküş demektir.

Kafka için ‘’Muhtemelen hastalık derecesinde bir evhamlıydı’’ derecesinde bir şey diyecek olsam onun edebiyatının güzelliğine zarar vermiş olur muyum? Deleuze-Guattari beni duysaydı, müzmin bir bekleyişle çoktan laflarını hazırlamış olurlardı. Zaten karşısında veya kritiğinde bulundukları, akıl hastalıklarının her türden bir tecrit ve linç-uzaklaştırma-rehabilitasyon kısırdöngüsüne sokulup erki elinde bulunduran hegemonik zihniyete pozitif değer katana dek psikanalize uğratma kültürünü kritik ederek, akıl hastalıklarına dair bir aşırılık ve profan bir herezi 1 imgesi sunan şizofreni tanımını bozarak şizoanalize dönüştürüldüğü şekliyle bunu Kafka’ya uygulamış ve onun benzersiz bir yazınsal deneyim olduğu kanaatini ‘’Biz, yorumsuz ve anlamsız bir Kafka deneyimine inanıyoruz yalnızca‘’ diyerek paylaşmışlardır. Ben ise herhangi bir taraf belirtmeden, ince bir şüpheye yer vererek; başlangıçta sorduğum soruya cevaben edebiyat çevrelerinde sıklıkla itibar gören bu görüşün gölgesinde, aşağıdaki metni sunacak ve yazımın sonunda da, çıkarsadığım düşüncenin Türkçe edebiyata nasıl uygulanabileceği yönünde kendimi ifade etmeyi deneyeceğim:

Edebiyatın akıl hastalıklarıyla olan bağı düşündürücüdür. Şizofreni, genel nevrozlar, duygu ve davranışlardaki aşırılık veya çekilmeler; beynin emosyonel (duygusal) yönünü yöneten ve belirleyen limbik sistemdeki dopamin artışına sebep olması bakımından bizi ilgilendiriyor. Çünkü sanatçı tipolojisi, duyguları bakımından oldukça aşırılaşmış örnekler sunabiliyor. Bu tür bozulmalara dair kesin bir öncül belirlenebilmiş değil yani yıkıcı davranışların, duyguların temelinin çevreye mi genetiğe mi; sonradan kazanılan alışkanlıklara mı yoksa kalıtıma mı dayalı olduğu konusunda ortak bir fikir yok gibi gözüküyor.

Beynin uygun bölgelerine elektrotlar aracılığıyla elektrik verildiğinde istenen duygu ve davranışların elde edilebildiğine dair nörolojik araştırmalar mevcut. Tüm bu bilgiler ışığında emosyonel aşırılık içeren karakterlerin bir kurgu ögesi olarak yaratıldığı yazınsal örnekleri ve genel olarak aşırılık içeren eserlerin yaratıcılarının gerçek kimliklerini inceleyebilir ve bunların ne ölçüde akıl hastalığı ifade edebileceğine dair bir fikre sahip olabiliriz. Elbette bir aşırılık, sözgelimi genel ahlak kurallarına kasıtlı sosyolojik bir tepkiyi içeren bir metinde kurgu ögelerinin antipatik olması planlanmış söylemleri, ögenin denetçisi konumunda olan yazarı, akıl hastası düzeyine indirgemez. Yazar, bu tür bir ögeyi bir kurgu unsuru olarak yaratabilmesine karşılık güncel hayatında gayet ahlaklı ve saygı dolu bir insan olarak karşılanıyor veya tanınıyor olabilir. Bu duruma Sadık Hidayet’i örnek verebiliriz. Yazar arkadaşı Bozorg Alevi, onun Kör Baykuş’unda yarattığı karakterin yabanıllığı ve vahşeti hakkında, okurun bu karakteri üreten zihnin de benzeri bir emosyonel aşırılığa sahip olduğunu düşünmeye olan eğilimini öngörmüş olmalı ki ‘’Romanında bir kadını koyun gibi boğazlatan bir yazarın, kendi özel hayatında çok hayırsever bir insan olduğunu ve değil bir insandan, bir hayvandan bile kan akıtılmasına bakamadığını bilmek, önemli değil midir?’’ deme zahmetine girmiştir. Hidayet, kimseyi incitmemiştir belki ama yazdıklarına bakılacak olursa insanlığa oldukça öfkeli, kinci, aşırılıklar içeren kahramanlar yaratmada mahir bir karakterdir ve kendisi de şiddetli bir yıkım davranışı olan intiharı seçerek hayatını sonlandırmıştır, öyküleri müntehir insanlarla örülüdür: Diri Gömülen öyküsü, ‘’bir delinin notlarından‘’ yan başlığıyla açılır; Kör Baykuş müntehir bir duygu olan tecrit ve kapanmayla uçtan uca örülüdür –saydıklarım, intihara isteklendirici duygulardır evet, üstelik nicelerini kapanma altındayken kravatından, sütyeninden, ayakkabısının bağcığından medet umup ölüme kalkışacak kadar çaresiz bırakmıştır, Nefsini Öldüren Adam’da genç öğretmen Mirza, öykünün sonunda verilen gazete bilgisine göre intihar etmiştir vb.

Sadık Hidayet’in cesedi, Nisan 1951, Paris

Düşündürücü olan şudur, bir kurgu yazarı; bir edebiyatçı olarak Hidayet, yazdıklarını yaşayan biri olarak da ele alınmalı mıdır? Yarattığı akıl hastası karakterlere yakınsayan derin davranış ve duygusal bozulmalarla sekteye uğramış yıkıcı bir hayatı var mıdır? Bu düşüncemi doğrulanabilir veya yanlışlanabilir bir şey olarak değil; bir merak unsuru, bir şüphe olarak bir kenarda koruyacağım. Mesela, limbik sistem bozunumlarından biri şizofrenidir ve bazı vakalarda hasta, yoğun dinsel düşünce ve takıntılara sahiptir. Hidayet’in de Hayyam’a dair yazdığı eserde şairin dindar olup olmadığı düşüncesiyle alıp veremediği bir şey var gibidir. Ayrıca, öykü karakterlerinde de dinsel duygunun benimsenmesi ya da kökten reddedilmesi konularında derin çelişkiler ve keskin ayrılıklar mevcuttur. Dine dair hereziye varacak düşünceler olduğu gibi tasavvufa dair özümseme arzusu duyan gizil şiddetli içselleştirmeler de sezilmektedir. Nefsini Öldüren Adam’da şöyle bir pasaj vardır: ‘’Karşısındaki Gürcü kadın gülerken, eskiden okuduğu, şarabı öven tasavvufî şiirler canlandı gözünde. Bunların tümünü hissediyor ve karşısında oturan bu kadının yüzündeki tüm sırları açıkça okuyordu. Mutluydu şimdi; çünkü arzu ettiği şeye kavuşmuştu. Şarabın o hoş buharının ardında tasavvur bile edemediği şeyi gördü. Şeyh Ebulfazl’ın rüyasında bile göremeyeceği, diğer insanların anlayamayacağı bir şeydi bu. Gizem dolu bir başka dünya belirdi gözünde. Bu âlemi mahkûm edenlerin bunca sözcüğü, teşbihi, kinayeyi ondan aldıklarını anladı.’’ Anlatıcının bu ifadesi, hem vazgeçmişlikten ileri gelen özdeksel bir sevinci hem de her ne kadar sufi olsa da sofu tabiatını ayıklayamamış biri için küfür sayılacak, mutasavvıfane bir sezgi bırakacaktır okuyucuda. Kör Baykuş’da ise daha kesinleşen hatlarla, varlık yokluk çelişkisinin de ötesinde bir kayıtsızlık, ruhsal aleme dair bir feragat söz konusudur: ‘’Sıcak, nemli yatağımda yatarken bütün bu sorunlar önemini kaybediyordu. Tanrı gerçekten var mı, yoksa kutsal imtiyazlarının korunmasını gözeten bu yeryüzü güçlüleri tarafından, vatandaşlarını daha da rahat sömürebilmek için, kendi tasarılarına göre mi yaratılmıştır; yeryüzünün gökyüzüne bir yansıması mıdır; bu gibi şeyleri artık umursamıyor, ben yalnız sabaha çıkıp çıkmayacağımı bilmek istiyordum. Ölümün karşısında mezhebin, imanın, itikadın ne kadar gevşek ve çocukça olduğunu hissediyordum. Sağlığı yerinde ve mutlu olanlar için, eğlencelik şeylerdi bunlar. Ölümün ve çektiklerimin korkunç gerçeği karşısında, kıyamet günü üzerine, ruhun ahretteki mükâfatları üzerine bana telkin ettikleri şeyler, tatsız bir aldatmaca oluyordu. Bana öğrettikleri dualar, ölüm korkusu karşısında etkisizdiler.‘’

Bir yazarın, yazdığı şeylere yakınsadığını, o şeyleri ahlaken özümsemese bile yarattığı şeylerin realizmini kendi içinde yaşadığını düşünen biri olarak, bu konu üzerine yeniden bir ünlem koyuyorum.

Sanrı uyandırıcı, uyarıcı, sedatif etki bırakan madde kullanımının da sanatçıları pozitif ve negatif yönde etkilediği, gene bu başlıkla alakalı bir başka düşüncenin konusu. Sözgelimi Burroughs bir eroinmandı, daha genel olarak bir ilaç bağımlısıydı. Bazı çalışmalar, kullanıcının kendinde hali hazırda bulunan öfke ve agresyon duygularının üstesinden gelmek için bağımlılık geliştirdiği yönünde bir literatür bilgisine sahiptir. Bu her ne kadar hipotetik bir düşüce olsa da konumuz açısından üzerine düşünmeye değerdir. Burroughs’un karısını öldürdüğünü biliyoruz. Kasıtlı bir cinayet değildir bu elbette ve zaten hukuk mercileri tarafından da bir kaza olarak yorumlanmıştır ama bir ‘’yeraltı edebiyatçısı’’, uyuşturucu merkezli bir hayat yaşayan birisi olarak okuyanda ironik bir etki bırakmaktadır. Yazar, oldukça riskli; sonu cinayete çıkacak bu edimi yapmaya nasıl cesaret edebilmiştir. Gene yazarı zan altında bırakmaksızın, eroinin ismen İngilizce kahraman anlamına gelen hero ile olan grotesk ilgisini okurun dikkatine sunmadan edemiyorum. İlgili araştırmacılar belirtir ki eroin alımı belli bir sedasyonla 2 birlikte, abartılı bir özgüven, sosyal kaynaşma hissi, öforiye 3 eşlik eden bir kahramanlık duygusu da uyandırır. Bunun yanısıra Burroughs, cinsel aşırılık içeren; kanibalizme (erotik bir yamyamlığa), bir çok suçun anlatımına varan hatta bunları çok çok aşan pasajların yazarıdır. Hayatı da metinleri gibi toplumca kabul görmüş tipolojilerin dışındadır. Otel odalarında, homoerotik 4 ilişkilerle süregelen deneyimleri olmuştur. Kendisi akıl sağlığını korumak, delirmemek için yazıyor gibidir. Bunca anti-edebiyat niteliği taşıyan bir yazını üreten birinin bu izlenimi bırakması (anti edebiyat, bir ahlak karşıtlığına da elbette yakınsar) bir düşünce bulanıklığı yaşayan, buna karşı yaratıcı bir refleks geliştirmiş bir hastanın söylemini düşündürtmesi bakımından dikkate değerdir. Junk deneyimlerini ve flanör yaşantısını, zihninin pek de kendinde olmadığı dönemlerde yazıya geçirmiş ve bu şekilde kendini kazanmış ilginç bir yazar imajına sahip olması hayret uyandırıcıdır. 5 Eserleri gerek ülkemizde gerek kendi ülkesinde muzır olarak da görülmüş, davalık edilmiştir. Fakat belirtmeli ki, burada bir ahlak karşıtlığı veya ahlakçılık davası gütmüyorum; hiç bir sanatçının özünde eğiliminin ne olduğunun da nesnel bir açıklamasının yapılabileceğine ihtimal vermiyorum tıpkı kesin bir sanat tanımı yapılamayacağı; alımlayıcısı, üreticisi ve içine doğduğu tarihsel döneme göre bu estetik olgunun tanım değiştireceği gibi.

Cronenberg, D. Naked Lunch, 1991. Bill Lee rolündeki Peter Weller, eşine silah doğrultuyor. Burrougs, Çıplak Şölen’de bu ’’talihsiz kaza’’yı üzeri kapalı bir biçimde anlatmıştır.

Edebiyat tarihi; bir kültür antropologunun gözüyle incelendiğinde, üretilen yazınsal geleneğin ucunun ilahi olana kadar gittiği görülecektir. Zaten modern dönemde; geçmiş çağlarda veya halen aktivasyon gösteren kabilelerin birer dinsel esrime törenine dönüşen paganist-şamanist-primitif yapısını özellikle taklide soyunan, bunu bir edebiyat kanonuna, bir poetikaya dönüştürmeye çalışan sanatçılar olmuştur. Yukarda andığım yazarın da farklı kültürlerden bir çok tanrıyı melez bir estetikle metinlerine yedirdiği eserleri okunduğunda görülecektir. Hippi hareketinin, yeraltıcıların bir yaşam tarzı olarak psikedeliklerle olan ilgisi açıktır. Gene antropolojik olarak yaklaşırsak sürekli ve dejeneratif uyuşturucu kullanımının limbik sistemi bozunuma uğrattığını, beynin ilkel bölgelerinden olan bu yapının en çok duyguları idare etmeye yaradığını ve bu iki bilgiden hareketle; dinsel duygunun insanın primitif geçmişiyle yani aslında çocukluğuna denk düşen bilişsel geçmişiyle alakalı olduğunu iddia edebilir miyiz? Mesela Hölderlin, yaşamının sonlarına doğru şizofreniye yakalandığı söylenen bir şair olarak tanrılardan çok bahsederdi. Yaşantısına dair Zweig’ün hakkında yazdığı monografiden okuduğum detayları göz önüne alırsam, psikoza yakalanmasının ardından davranışlarında da çocukça bir gerileme olduğu aktarılıyor. Bir sembolden, idealizmden ayrı olarak Hölderlin’in tanrılardan sanki onlarla tanışmış, tedrisatını onlardan almış gibi bir çeşit vahiy duygusuyla bahsettiği görülür. [‘’İnsanlar öğretmedi, beni, sonsuz severek, kutsal bir kalp. Sürdü sonsuzluğa.‘’ Hölderlin] Sanki tanrısal olanı gözüyle seyreden, William Blake’de olduğu gibi, diğerlerinin, kuru kalabalığın öngöremediğini gören; bilmediğini bilen bir kahin tipini okuruz onun şiirlerindeki mısralarda gezinirken. Şairin biyografisinde sosyal çekilme ve dil psikozu yaşadığına dair aşırılıkların olduğu da dikkate değerdir.

Bir başka Alman ve özgün bir deha sahibi olan Nietzsche de garip bir yaşantıya sahiptir. Yalnız ve gezgindir. Güç istenci gibi bir belagat geliştirmiştir. Emosyonel bir yıkımla Torino’da o meşhur davranışsal aşırılığı yaşamış ve bir daha hiç konuşmamacasına içeri çekilmiştir: Bu olgusal bir göze göre nörolojik-zührevi bir tahribattan başka bir şey değildir: Ölüm nedeni, üçüncü derecede gizil frenginin yol açtığı atipik genel felç olarak kaydedilmiştir. Yazarın ahlaka dair müthiş agresif beyanları olduğunu biliyoruz: [‘’İnsan, çok yanlı yalancı, yapay ve kapalı kutu hayvan, diğer hayvanlara karşı pek kuvvetiyle değil de, hile ve kurnazlığıyla korkutucu olan, temiz bir vicdan icat etmiştir, ruhunun basitliğinin tadına varmak için; tüm ahlak uzun, korkusuz bir sahtekarlıktır, ruha bakışın keyfini tek olanaklı kılan. Bu açıdan “sanat” kavramında, genellikle inanılandan daha çok şey bulunur.‘’ İyinin ve Kötünün Ötesinde.] Söylemindeki aşırılık yanlış anlaşılmalara açıktır ki Nazizm tarafından ‘’übermensch’’ bağlamında suistimal edilmiştir -Nietzsche’nin köle ve efendi ahlak kategorizasyonu ile Nazilerin yönetici-üstün ırk/alt ırk sınıflandırması arasında bir ilişkiye imkan doğması güç değildir; Alman askerlerinin sırt çantalarında bulunması zorunlu iki kitaptan biri yazarın Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü; diğeriyse Aziz Yuhanna İncili’dir. Ruhban kökenli oluşu, klasik Hristiyan kültürü ve ahlakıyla arasında olan inatçı gerilim onun felsefe ve belagatini etkilemiş olmalı; gerek kültürel kalıtım gerek yalnız yaşayışı yani sonradan öğrendiği ve onun sonunu hazırlayan emosyonel aşırılıkların bir patoloji ifade edebileceği fikri şüpheye değerdir. Retorikçiler, şairler, filozoflar çağlarının delileri sayılırlar. Çoğunun şöhret kazanması ömürlerine sığmayan bir fenomendir. Yaşamlarında türlü zorluklarla cebelleştikleri, kiminin bu aksilikleri sineye çektiği kimininse tahammül etmekte zorlandığı görülmektedir.

Dostoyevski, roman sanatının büyük bir ‘’kanon’’a dönüştürüldüğü bir örnek olarak önemlidir (ilgili kavram; edebiyat özelinde bir model, norm anlamında kullanılmıştır). Karamazov Kardeşleri’nde aşırı iyicil ve aşırı kötücül karakterler yaratmıştır. Hristiyan aziz ahlakıyla tanrısızlık arasında gidip gelen biri olarak; Alyoşa ve İvan karakterleri arasındaki gerilim, onun kişisel inanç bulanıklığı açısından kıymete değerdir. Dostoyevski üzerine düşünenler, yazarın suçun; en adi insan davranışlarına karşılık en yüksek insan erdemlerini ifade eden güzelliklerin tezadından faydalanarak bir roman gerilimi yarattığını, bunun da şahsi nevrozlarıyla alakalı olduğunu ima ederler (Thomas Mann, Dostoyevski’nin bir suçlu ve aziz kombinasyonundan ibaret olduğunu söyler.) Nihilizmle müthiş bir tanrı sevgisi ve keşişlik arasında sürüncemede olan emosyonel bir aşırılık yani anlayacağınız. Karamazov Kardeşler’de İvan’ın sanrı görüp şeytanla konuştuğu anlar, bir alegori veya başarılı bir edebi sahnelemeden ziyade ikna edici, yazarının sanrısal yanına imada bulunan bir realizm içerir gibidir.

Daha bir sürü örnek; klasikleşmiş, belagatte yüksek seviyelere ulaşmış bu edebiyatçıların duygusal-davranışsal aşırılıklarını sanatlarıyla birlikte yanlarında getirmekten kurtulamadıklarını gösterir gibidir. Cioran’ın her an acı çekmesi garip bir elem duygusu verir bize şayet onunla ortaklık kurabilmişsek, bir ressam adayı olarak Hitler’in akademi tarafından sanatının (hem de iki kez) reddedilişini onu kinci bir tipolojiye sürükleyen negatif bir biyografik detay olarak ele aldığımızda, bir dönemi yıkıma uğratan bu adamın belagatçiliği bir aşırılık örneği olarak; onaylanmamış, bastırılmış libidinal bir istenç derecesinde yaklaşılacak bir sanat ediminin kendine bir yüzey alanı bulamadığında nasıl bir üstünlük hezeyanına sebep olabileceğini düşündürür. Hristiyan belagatçisi Aziz Augustine, tanrı sevgisiyle donanmış eşsiz bir aziz midir yoksa suçluluk hissinin altında ezilen mutsuz bir itirafçı mı? Mersault, belki de sadece sosyopat/psikopattır ve Camus’nün patolojik fantezilerini doyurur. Provakasyonu, spekülasyonu bir film estetiğinin içine yedirebilen; özellikle son eserinde yarattığı karakterlerin diliyle retorik bir ifade ortaya koyan aykırı yönetmen Lars von Trier’in genel anlamda mizojinik, sadistik, nemfomanik temalara eğilirken aynı zamanda Yahudileri de öteleyecek şeyler söylemesi, onun özel hayatındaki bir aşırılığı işaretler belki de. Son filmi The Home That Jack Built’de de ima ettiği gibi sanat, dosdoğru ifade edemediğimiz cehennemi yanımızı estetik üzerinden servis ettiğimiz bir yalan pazarından başka bir şey değil midir? 6 Elbette sanat; erdemin ve iyiliğin sahası olarak, ruh gerilimini iyi bir estetik üzerinden tamamlamaya da çabalayabilir ama Bataille gibilerinin ve dekadan yazının kötülük üzerine geliştirdiği kuramlar bu bakımdan düşündürücü ve cezbedici olabilmektedir. 

Sonuç olarak hem klasik hem de çağdaş Türkçe edebiyatta, buraya kadar irdelemeye çalıştığım şekliyle; sanatçının eseriyle kendini kaybedercesine, akılsal yetkinliğini yitirme ve içselleşmiş bir yalnızlık pahasına güçlü ilişkiler kurduğu bir örnek göremiyorum [her ne kadar böylesi bir bağı örnekleyen araştırmalar mevcut ise de (sözgelimi, Yakup Kadri’nin bazı romanları), bunlar kavramın bahsi geçen kültürün içselleştirilmesinden ziyade alıntılanması düzeyinde olup esere ve sanatçıya dair bir ana unsur olmaktan çok bir yan öge kıvamındadır. Türkçe edebiyatta dekadanlık, Servet-i Fünun sanatçılarının kelime bireşimlerinde; biçim ve içerikte ufak dönüşümler gerçekleştirmelerinin eleştirisi şeklinde, bir edebiyat sözlükçesini işgal eden mikro bir kültür fenomeni olup istenmeyen, ötelenen kötü bir unsur olarak ahlaki bir normativite bağlamında algılanmaktadır.]

Sufiyane edebiyat geleneğinde de yine, yerleşmiş bazı mazmunlardaki ufak kırılmaların ötesine geçebilmiş değil bu durum. Oysa, buraya dek verdiğim/vermediğim örneklerde görüldüğü üzere (Sade, Huysmans, Baudelaire, Lautreamont, Mallarme, Verlain, Rimbaud, Joyce, Wilde, Poe gibi aşırılık ifade eden; kendi kültür ekolojilerinin modern klasikleri haline gelmiş; içinde bulundukları edebiyatın şahikalarını yaratabilmiş yazarları hiç saymadım bile) bilhassa modern Batı edebiyatında dekadan figürlerin varlığı, yazar kimliğinin eserin içinde erimesi, eser üzerinden bir kişilik kazanması bakımından oldukça seçilir durumda olmasa bile, şiddetli bir görünürlük ifade ediyor. Fanzin, zine, yeraltı ya da tam sınıflandırılamayan çağdaş Türkçe yazınsal eserlerin bu yozlaşma estetiğinin başrolde olduğu güçlü bir örneği karşılamaya yetmediğini, bu yönde yeni bir edebiyat kanonu eksikliği çekildiğini zannediyorum. Buna yaklaşan yapıtlar, yazarlar mevcut olmakla birlikte, gösterişli bir dekadanlıktan ziyade; egzotik-otantik, taklitçi bir izlenim uyandırıyor. Çağımızın klasik- modern estetiğin biçimleşmiş yönünü bozan sürati de düşünüldüğünde Türkçe edebiyatın; kendi geleneğindeki verimleri yeniden işleyen, bahsettiğim tipte bir yazara oldukça muhtaç olduğunu düşünüyorum.

DİPNOTLAR

1. İng. heresy. ‘’Hakim olan siyasi veya daha genelleşmiş doktrinlere karşı gelen düşünce’’ anlamında kullanıldı.

2. İng. sedation. Medikal-psikolojik bağlamlarda (ilaçla) yatışma, sakinlik anlamları verir. Eroin ya da genel olarak uyuşturucu tiryakileri arasında bu çerçevede kullanılan bir diğer kavram da rush’dır. Kullanıcılar, kullanım sonrası gelen yoğun keyif hissini bu kavram üzerinden yorumlarlar.

3. İng. Euphoria, euphory. Gene kullanımla birlikte gelen aşırı duygulanım ve neşeyi ifade ediyor.

4. Homoerotizm. Tanım olarak, eşcinselliği değil hemcinse karşı duyulan ve ilgi düzeyinde kalan cinsel isteği, eğilimi ifade eder. Burroughs metinleri pornografik denecek eşcinsel sahneler içermekle birlikte erotik, homoerotik bölümlere de sahiptir.

5. Çıplak Şölen’in ‘’tanıklık üzerine sonradan akla gelenler’’ kısmında yazar -bu kısım Altıkırkbeş’in 98 basımında yer alıyor, diğer basımlarda isimler farklı, ‘’Çıplak Şölen’i yazışımla ilgili hiç anım olmadığını söylediğimde bu tabii ki bir abartmadır’’ diyerek sanki bu kendinde olmayışı, hafıza kuvvetine dair bu belirsiz motifi kullanarak parodisel bir hale getirmeye çalışmaktadır.

6. Verge’ün –filmdeki bu karakter, İlahi Komedya’sında Dante’ye eşlik eden şair Vergilius’un birazcık manipüle edilmiş bir modülasyonundan başka bir şey değildir. Jack’e ‘’Hümanizm, haysiyet, kültür ve iyilik gibi değerler kaderin cilvesidir ki, beklenmedik şekilde insanlık tarihindeki en büyük günahın tam ortasında can bulup ortaya çıkmıştı.’’ demesine karşılık seri katilimiz ‘’Bazılarımız için hayal dünyamızda işlenen suçlar toplum tarafından baskı altında tutulan içsel hırslarımızın bir ürünüdür ve ortaya çıkışları sanat üzerinden gerçekleşir.’’ diye karşı çıkacaktır.

KAYNAKÇA

Deleuze, G. ve Guattari, F. (2000). Kafka / minör bir edebiyat için. (Ö. Uçkan ve I. Ergüden, Çev.) İstanbul: YKY

Ertuğrul, A. (2005). Şizofreni etiyolojisi. Turkiye Klinikleri J Int Med Sci. 1/12 (s. 6-14).

Dr. Ali Doruk ve Dr. Özcan Uzun. (1997). Limbik sistem. Klinik Psikofarmakoloji Bülteni. 7: (s. 1-4). (s. 17-29).

Hidayet, S. (2019). Kör baykuş. (B. Necatigil, Çev.) İstanbul: YKY

Hidayet, S. (2019). Diri gömülen. (M. Kanar, Çev.) İstanbul: YKY

Hidayet, S. (2019). Üç damla kan. (M. Kanar, Çev.) İstanbul: YKY

Hidayet, S. (2019). Hayyam’ın teraneleri. (M. Kanar, Çev.) İstanbul: YKY

Hidayet, S. (1951). Bbc sitesinden erişildi: https://www.bbc.com/persian/iran/2011/04/110408_l13_pics_sadegh_hedayat_album.shtml

Evren, E. C., Er, F. O., Erkıran, M. ve Çakmak, D. (2002). Tedavi Arayışında Olan Eroin Bağımlılarında I. Eksen Psikiyatrik Komorbidite: Sosyodemografik ve Madde Kullanım Özellikleri İle İlişkisi. Klinik Psikiyatri. 5:92-104 (s.100).

Burroughs, W. S. (2014). Çıplak şölen (Algan Sezgintüredi, Çev.) İstanbul: Sel Yayıncılık.

Cronenberg, D. Naked Lunch by William Burroughs (1991). Recorded Picture Company.

Zweig, S. (2019). Kendileriyle savaşanlar. (Nafer Ermiş, Çev.) İstanbul:Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Cogito’dan-Nietzsche: Trajik esinli yalvaç. (2019). Cogito. Sayı 25. Nietzsche: Kayıp Bir Kıta. İstanbul: YKY

Nietzsche, F. (2018). İyi ve kötünün ötesinde (Ahmet İnam, Çev.) İstanbul: Say Yayınları.

Wellek, R. (2018). Dostoyevski eleştirisinin tarihsel seyri (Barış Özkul, Çev.) Oggito web sitesinden erişildi: https://oggito.com/icerikler/dostoyevski-elestirisinin-tarihsel-seyri/326.

Skopbülten. Nazi Almanya’sında avangard düşmanlığı. (2014). e-Skop web sitesinden erişildi: https://www.e-skop.com/skopbulten/nazi-almanyasinda-avangard-dusmanligi/1855.

Trier, L. V. (2011). Lars von Trier, Cannes’dan men edildi. Bbc sitesinden erişildi: https://www.bbc.com/turkce/haberler/2011/05/110519_trier_cannes.

Trier, L. V. The House That Jack Built. (2018). IFC Films.