Soğuk Savaş’a dâhil oluşla birlikte antikomünizm, Türkiye’de ekonomiden siyasete, ordunun yapılanmasından eğitim sistemine, istihbarat teşkilatlarının işleyiş biçiminden kültür sanat politikalarına uzanan bir genişlikte, devletin mimari yapısının ve devlet-toplum ilişkilerinin ana belirleyeni olmuştur. Bu durumun edebiyat alanına yansımaması elbette ki imkânsızdır. Söz konusu yansıma ise hem sağcı edebiyatçıların solun kültürel hegemonyasına karşı yazdıkları yazılar ve giriştikleri polemikler, hem de ortaya koydukları yapıtlar üzerinden gözlemlenebilir.

Türk sağının önemli ideologlarının aynı zamanda edebiyatçı kimliklerinin de olması antikomünizmle edebiyat arasındaki ilişkiyi daha da çarpıcı hale getirmiştir. Türkçü faşizmin baş ideoloğu Nihal Atsız ve Türkiye İslamcılığının baş ideoloğu Necip Fazıl, aynı zamanda birer romancı ve şairdirler. Romanları ve şiirlerinde doğrudan antikomünizme rastlanmasa da siyasi yazı ve polemiklerinin merkezinde hep antikomünizm olmuştur. Edebiyatçı kimliği ideolog kimliğinden daha baskın olan Peyami Safa da Atsız ve Necip Fazıl’a benzer bir şekilde edebi ürünlerinde değil ama gazete/dergi yazılarında ve polemiklerinde şiddetli bir antikomünizmin “has” örneklerini vermiştir.

Bu isimler 2. Dünya Savaşı’ndan Soğuk Savaş’a ve oradan 1960’lar Türkiye’sine uzanan geniş bir zaman dilimi boyunca antikomünizmin Türkiye’deki taşıyıcısı olmuşlar, antikomünist söylemin inşasına ve antikomünizmin popülerleşmesine ciddi katkılar yapmışlardır. Bunu yaparken, solun popüler figürleri olan Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Aziz Nesin gibi isimlerle polemiklere girişmişler, onlara yönelik hücumlarda bulunmuşlardır. Atsız, Kısakürek, Safa gibi isimlerin komünizm üzerine yazdıklarıyla, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali ya da Aziz Nesin gibi solcu isimlere dair sağ külliyat, bir bütün halinde antikomünist söylemin inşasının temelini oluşturmuştur. Yani Türkiye’de antikomünizm sadece devlet, siyasi parti ve örgütler ya da siyasetçiler tarafından değil, hatta onlardan daha çok, politik kimliğiyle edebiyatçı kimliğini birleştiren popüler Türkçü, İslamcı ya da muhafazakâr/milliyetçi-muhafazakâr figürler tarafından inşa edilmiş, onlar sayesinde geniş kitlelere ulaşma imkânı bulmuştur. Bu inşa sırasında kullanılan terimler ise doğrudan “komünizm” ve “komünistler”dir. Henüz solun ve sınıf mücadelesinin ete kemiğe bürünüp gözle görülür hale gelmediği bir konjonktürde “anarşi” ve “anarşistler”den söz edilmemektedir. Bunun için 1960’lı yılların ikinci yarısını ve öğrenci ve işçi hareketinin yükselişini, solun ilke ve değerleri üzerine kurulu bir toplumsal muhalefetin ortaya çıkışını beklemek gerekecektir.

Bu polemik ve hücum yazılarının dışında, antikomünizmin edebiyata yansımasının bir diğer boyutunu antikomünist edebiyatçılar tarafından ortaya konan yapıtlarda gözlemleyebiliriz. Antikomünist romanlarda Türkiye tarihi, özellikle 1965-80 arası dönem, Türk sağının perspektifinden ortaya konulurken, devletin ve Türk sağının söylemine uygun bir şekilde devleti ve düzeni yıkmaya çalışan “anarşi”den ve devletle Türk sağının “anarşiye karşı mücadelesinden” söz edilir. “Komünizm” ve “komünistler” söylemin içerisinde halen yer almaktadırlar ama artık buna “anarşi” ve “anarşistler” de eklenmiştir. Çünkü başta güvenlik aygıtı olmak üzere, devletin de Türk sağının da söyleminin merkezinde artık anarşi ve anarşistler vardır.

Büyük bir bölümü ülkücü yazarlar tarafından yazılan bu romanların hepsinde benzer temalara ve klişelere rastlamak mümkündür. Buna göre 12 Eylül öncesinde Sovyet emperyalizmi Türkiye’yi yutmak istemiş, bunun için de komünistleri kullanmış, “anarşi”yi beslemiş ve körüklemiştir; yani komünistler dış mihrakların bir uzantısıdırlar, anarşi de bunun bir sonucudur. Sovyetler Birliği’nden doğrudan talimat ve hem para hem silah yardımı alan komünistler/anarşistler zengin ailelerin sorunlu çocuklarıdırlar ve hepsi kişisel egolarını tatmin etmek için komünist/anarşist olmuşlardır. Komünistler/anarşistler yoksul çocuklarını para, güç, cinsellik gibi araçlarla kandırmakta ve onları kirli emelleri doğrultusunda kullanmaktadırlar. Ülkücüler ise komünistlerin/anarşistlerin tam tersine vatan savunması veren ve kendilerini müdafaa etmek için silaha başvurmak zorunda kalan, şiddeti hiçbir şekilde tasvip etmeyen, hür düşünceye sahip, okuyan ve sorgulayan karakterler olarak karşımıza çıkarlar bu romanlarda.

Antikomünist romanların hepsinde, komünizm dış güçlerin bir oyunu olarak görülür ama komünizmin bu topraklarda nasıl zemin bulduğu da bir sorunsal olarak okurun önüne getirilir. Buna göre, “yanlış modernleşme” ve ondan kaynaklı Batıcı/materyalist eğitim sistemi özellikle gençleri milletin değerlerine yabancılaştırmış ve “sapık ideolojilere” açık hale getirmiş, bu da anarşiyle sonuçlanmıştır. Bu sapık ideolojilerden en çok etkilenenler ise “saf Anadolu çocukları” değil, orta sınıf ve modern ailelerin çocuklarıdırlar. Yani solcu gençler Türkiye modernleşmesinin değerlerini içselleştirmiş anne babalar tarafından yetiştirilmiş ve sözü edilen eğitim sistemi tarafından biçimlendirilmişlerdir.

Bu ailelerin çocukları büyüdüklerinde komünizmi aileleriyle ve yaşamla hesaplaşmanın bir aracı olarak görmeye başlamış, kişiliklerini ve karakterlerini belirleyen temel unsur bu olmuştur. Sorunlu çocuklar olduklarından politik faaliyetlerinden cinsel hazza benzeyen bir haz alırlar, şiddete ve anarşiye bu kadar tutkun olmalarının gerisinde de bu vardır. Aynı şekilde, şiddete yönelik tutkuları cinselliklerini de belirler ve “sapkın” bir karakter taşır; örneğin sado-mazo ilişkilerden zevk alırlar, erkek devrimciler kadın devrimcilere gözünü kırpmadan tecavüz edebilir, kadın devrimciler ise kadınlıklarını ancak erkek devrimcilere cinsellik hizmeti vererek tatmin edebilirler.

Antikomünist romanlarda hakikat bütünüyle baş aşağı çevrilmiştir. Aslında komünistler emperyalizmin maşalarıdırlar, yaptıklarıyla dış güçlere ve düzene hizmet etmekte, ülkenin altına dinamit döşemektedirler. Örgütlerinden aldıkları emirlere sorgulamaksızın itaat ederler, benimsedikleri ideolojiye dair pek bir şey okumamışlardır, sürekli ezber ve klişe cümlelerle konuşurlar. Şiddet yaşamlarının ayrılmaz bir biçimini oluşturur ve durmaksızın cinayet işlerler, pusu kurarlar, kaçırdıkları ülkücülere işkence yaparlar, provokasyona yol açmak için siyasi cinayetler işlerler ve kitle katliamlarına başvururlar.

Ülkücüler söz konusu olduğunda ise durum bunun tam tersidir. Onların arkalarında hiçbir güç yoktur, imkânsızlıklar içerisinde vatan savunması verirler, şiddete sadece mecbur kaldıklarında başvururlar, mertçe dövüşürler, solcuları alıkoyduklarında onlara insanca davranırlar, komünistlerin yazdıkları da dâhil olmak üzere her şeyi okurlar, düşünürler ve sorgularlar. Düzen güçleriyle hiçbir ilişkileri bulunmaz, yargı, polis, bürokrasi çoğu zaman komünistlerin yanında yer alır ama buna rağmen ülkücüler “devlet için, devlete rağmen” diyebileceğimiz bir tutum sergilerler. Mecbur olmadıkça şiddete başvurmadıkları için siyasi cinayetler ve kitle katliamlarıyla ülkücülerin doğrudan hiçbir ilgileri yoktur. Bu cinayet ve katliamlar ya “karanlık güçler” tarafından ya da komünistler tarafından gerçekleştirilmiş ve suç ülkücülerin üzerine atılmıştır.

Elinizdeki çalışma antikomünizmin edebiyattaki yansımalarını iki boyutuyla incelemektedir. İlk boyutta Türk sağının edebiyatçı kimlikleriyle politik kimliklerini birleştiren isimlerinin aynı birliğin vücut bulduğu solcu isimlere yönelik polemik ve hücumları, ikinci boyutta ise antikomünist romanlar vardır ve bu nedenle de çalışma iki ana kısımdan oluşmaktadır. İlk dört bölümden oluşan birinci kısımda sözünü ettiğim polemik ve hücumlar bulunmakta, ikinci kısımdaki sekiz bölümde ise antikomünist romanlar incelenmektedir. Böylelikle hem Soğuk Savaşla birlikte antikomünist söylemin inşasında edebiyatçıların rolü hem de antikomünist edebi yapıtlarda solcuların, komünistlerin ve 1965-80 arası Türkiye tarihinin nasıl anlatıldığının ortaya konulması hedeflenmektedir.