Kızımla pencereden yağan yağmuru izliyorduk. Birden zihnimde bir şimşek çaktı ve karşı apartmanın penceresinde “Aşkımızın meyvesi Aytek” belirdi. Elinde sigarasıyla yağmuru seyreden Aytek, “Aklı olan bu havada dışarı çıkmaz” diye geçiriyordu içinden.

Ardından bütün Umut Sarıkaya severlerin en sık sorduğu sorulardan biri gelip takıldı zihnime: Umut Sarıkaya neredeydi?

Umut Sarıkaya’nın varlığının, onu yakaladığımızı sandığımız anda elimizden bu kadar sık kaçıp gittiğini görmek bizim için şaşırtıcı olmaktan çıkmıştır artık. Jean Baudrillard’ın geleneksel felsefi sorusu onun varlığına ilişkin endişemizi rahatlatabilir;

Hiçbir şey var olmamasındansa, neden bir şeyler var?”

Yine de Umut Sarıkaya söz vermese de, söz verip tutmasa da var olmayı tercih eder. Tıpkı Joseph Conrad gibi huzuru mücadele etmekte bulabilen bir sanatçıdır. Kendisinin de belirttiği üzere onun için çizmemek, çizmekten daha yorucudur.

2008 yılında “Naber” diye bir dergi çıkacağını okurlarına duyurduktan sonra bundan tam 7 yıl sonra, 2015 yılında ilk Naber Dergi ile okurların karşısına çıkacaktır.

Umut Sarıkaya’nın varlığı ve yokluğuna ilişkin süreksizliğini, dergi de tıpkı onun varoluşunun bir uzantısı gibi benimseyecektir.

Biz hiçbir şeyden emin olmayan, eğer emin olursak doğamıza aykırı hareket edecek olan bir dergiyiz ve açıkçası dergi miyiz değil miyiz ondan bile emin değiliz. “Naber” cevabını bildiğiniz ama yine de sorduğunuz bir sorudur. Naber sadece biz varız demektir, bir ses çıkarmaktır. Dergi ise bu sorunun sorulmasında sadece bir yöntem, bir araçtır.” (Naber sayı 5)

Evet, gerçekten de Naber soru sormanın bir yöntemi, yani bir felsefi bir deneyimdir.

Naber’in ilk sayısında onun varlığına ilişkin sorularımıza karşı şu şekilde serzenişte bulunur; “Dünya üzerinde hiçbir sanatçı yoktur ki ortadan kaybolduğunda ‘evlenmiştir herhalde’ diye düşünülsün. Manic Street Preachers’in gitaristi de ortadan kayboldu herkes intihar ettiğini düşündü. Elvis Presley ölmemiş, bir adada yaşıyormuş diye yıllarca konuşup duruldu. Kaybolmayan adam kayboldu zannedildi. Bana gelince neden işin içine düğün bohçası giriyor?”

Gerçekten de o yıllarda etrafta “Umut Sarıkaya evlenip Sivas’a yerleşmiş” diye dolanıyordum ortalıkta. Yine de sanki bu sözleri beni kontrol altında tutan bir gücün etkisiyle söylüyordum. Hiçbir dayanağım, kaynağım yoktu bilgiye dair. Sadece anlamsız öngörülerde bulunma ihtiyacı duyuyordum. Çünkü Umut Sarıkaya eserlerini okumak kadar, onun nerede olduğunu düşünmek de bir hazdır.

Umut Sarıkaya Evrenine Giriş: Titrek ve Islak Çizgiler

Bu hazzı ilk olarak nasıl tattığıma dair belli belirsiz bir hatıra var zihnimde. Daha önceki Leman ve Kemik dönemlerini yakalayamadığım Umut Sarıkaya ile çoğu insan gibi ben de Penguen’de karşılaştım: “İşimdeyim Gücümdeyim.” Düğmesi fırlayan pantolonlar, terlemiş koltukaltları, nemli bacak araları, biçimsiz montlar, dev düğün saçları, konuşurken saçılan tükürükler ve elbette çemçük ağızlar… Çizgilerindeki o titrek, ıslak, tekinsiz betimlemeler hızla başka bir sayfaya geçme isteği uyandırmıştı onu ilk gördüğümde. İçine girilmesi zor bir dünyaydı. Belli ki çok fazla hayal kırıklığı, pek adice umutlar, bolca normallik görecektim, ama buna hazır mıydım, bilemiyorum. Ta ki bir gün canım çok sıkılana kadar.

Bütün dergiyi tavaf etmiştim, geriye yalnızca Umut Sarıkaya karikatürleri kalmıştı. (İlginçtir, onu sevmeye başladıktan sonra da dergide en sona bıraktığım yer yine onun köşesi olacaktı.) Artık bu titrek çizgilerle yoğrulmuş çocuksu resimlere göz atmaktan başka çarem kalmamıştı. Bu karikatürde, sıraya girmiş lise öğrencilerinin boynuna dayadığı hortumu emerek sevişme morluğu çıkaran yardımsever bir dayıydı ana karakterimiz. Benim için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Detaylar ve “Tespitler”

Baskı altındaki bütün toplumlar delirmeye mahkumdur ve deli toplumlar psikolojik sorunlarını duyguları zannederler.” (Naber, sayı 7)

Bir Umut Sarıkaya okuyucusu bilir ki, Umut Sarıkaya demek tespit demektir. Öyle ki kendisi bile karikatürlerinde bazı karakterlerinin ağzına taşımıştır bu klişeyi “Yalnız tespitler çok iyi yaa.” Peki nedir bu tespit? Umut Sarıkaya neyi tespit etmektedir? Bizi böylesine coşturan tespitler nelerdir?

Bu tespitler ağırlıklı olarak mutsuzluk, normallik (düzlük), aile ve uyumsuzlukla ilgilidir. Tüm bu başlıklar nostaljik öğelere yerleştirilerek, kimi zaman fantastik bilim kurgu, kimi zaman sıradan gündelik yaşam sınırlarında gezinir. Anlattıklarını böylesine kapsayıcı bir temayla ele aldığı için de neyden bahsederse etsin onu hemen anlarız.

Bir Umut Sarıkaya Yasası: Umut Sarıkaya’nın bahsetmediği hiçbir olay yoktur.

Umut Sarıkaya felsefenin konusu yaşamın bütünüdür, insanı çevreleyen sınırsız evrendir. Söz konusu tespitlerin her birinde bütünleştirici bir tecrübe yer alır.

Aşağıda yer alan çizim, Sarıkaya’nın en klasikleşmiş aile tasvirlerinden biridir. Bu odadaki detaylar abiniz, babanız, anneniz ve kardeşinizle aranızdaki hiç konuşulmamış anıları bile gün yüzüne çıkarabilecek kadar kuvvetlidir.

Bu evrende tüm siyasi, toplumsal, edebi kalkışmalar bir anne kaygısı ile yerle bir olabilir, abi gerginliği ile kaskatı kesilebilir, nefesi içki kokan baba şefkati ile buharlaşabilir.

Yapmamayı tercih ederim” sözünü ilke edinmiş Katip Bartleby’a annesi “Oğlum seni işe koyduk, ne demek yapmamayı tercih ederim? Sen bizi millete güldürecek misin?” (Naber, sayı 3) diye serzenişte bulunmaktadır. Bütün anlamın yitirilmesi, bütün hevesin kaçması sadece bir çift anne öğüdüne bakar. Güçlü He-Man ise yanında abisi “Çetin” varken arkadaşlarıyla konuşmaya utanır. Abi enerjisi mahveder onu.

Düzlük ve normallik bu evrenin sarsılmaz yasalarını oluşturur. Her şey olması gerektiği gibidir, sürprize yer yoktur. Eğer bir sürpriz varsa anneniz o gün giymeyi planladığınız iyi donunuzu yıkamıştır, o kadar. Bir mekân “kızla gelinir, kızla gelinmez” olarak belirlenir, şarap ise “içimi kolay içimi kolay değil.” Kombinin iki düğmesi vardır, “Kökle, kökleme.” Daha büyük kararlar için de durum farklı değildir: “Dünyanın sonunu getir, getirme” şeklinde basit, tercih edilmesi kolay ikilemler karşımıza gelir.

Düz adam aynı zamanda vasat adamdır, vasat ise kurnazdır. Her şeyi bilendir, akıl verendir.

Dış güçlerin ikazlarına aldırmayan iki adam kendi sınırlarındaki toprağı kazarak petrol çıkarmaya çalışır. Bir dinozor fosiline denk gelirler ve mavi gözlü dış güçten “Olmamış dinozoru çıkardınız” diye azar işitirler. Yine de dış güç bu iki kurnaza bir kıyak geçer, dinozorun karnını yarmalarını söyler. İçinden petrol yerine selpaklar, şarj aletleri, Sıla CD’si gibi benzinci market ürünleri çıkınca çok sevinerek koşa koşa uzaklaşır iki adam. İşte düzlük, normallik ve kurnazlığın iç içe geçtiği mükemmel bir anlatıdır bu. (Naber, sayı 4)

Kimi zaman da bu kurnazlık kalkışmasının yarattığı öfkeyi izleriz Umut Sarıkaya’da;

Denyoluğa övgü: “Öyle bir çağda yaşıyoruz ki artık herkes çok zeki. Herkesin gözlerinden resmen zekâ fışkırıyor. Herkeste “Keşke şu işleri yapmadan önce bana bir sorsaydınız ifadesi saklı. (…) Dünya her geçen gün birbirinden zeki insanlarla dolup taşıyor ama ne yazık ki eskisinden daha y.rrak bir yer.” (Naber, sayı 4)

Zihnin derinliklerine kök salmış her tespitle hafızamızdaki bir ilmek daha sökülür. Bu sökülme anı bizi rahatlatır, güldürür, özdeşlik kurmamızı sağlar.

Yabancılaşma ve Özdeşlik

Peki Umut Sarıkaya’nın alabildiğine yabancılaşma sunduğu bir evrende nasıl oluyor da bunca imgeyle özdeşlik kurabiliyoruz? “Aaa aynı ben!” diye coşabiliyoruz?

Umut Sarıkaya’yı benim nezdimde eşsiz bir yetenek olarak niteleyen unsurlardan biri de ne ona sunulan dünyayı benimsemesi ne de onun dışında yer almasıdır. Tanpınar’ın dizelerindeki gibi, “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında…” Umut Sarıkaya hayatın her alanında hakikatin dışına sıvanmış olan gerçek balçığını sıyırarak bize bambaşka bir ölçü sunar.

Umut Sarıkaya’nın bize göstermek için özellikle çabalamadığı ama doğal olarak gösterdiği hakikat, gerçeğe benzerlik anlamında bizi tatmin eder ve özdeşlik kurmamızı sağlar.

Gerçeği şöyle tanımlar Umut Sarıkaya;

Gerçek nedir? Gerçek bakkaldır, gerçek minibüs şoförüdür, sevmediğiniz bir akrabanızdır, birine olan borcunuzdur, yarın gitmek üzere olduğunuz işinizdir, yaşadığınız ülkedir ya da vücudunuzdur. (…) eğer bu dünyaya bir kez geldiyseniz gerçeklerden kurtuluş yoktur.

Peki ne yapmalı? Yapacak tek şey, gerçek sana gelmeden gerçeğin peşine düşmek, gerçeği bulmak, yüzleşmek yetmez, rahatsızlık vermek lazım ona. (…) içine girmeden, ortasına düşmeden kıskıvrak yakalayıp kenardan gazını almak lazım gerçekliğin.” (Naber, sayı 6)

Peki gerçekliğin gazını almakla neyi kasteder? Ön tarafta bireysel handikaplar sürerken arka planda sürekli açık bir televizyon gibi uğultusunu duyduğumuz toplumsal olayların bir arada verilişi önemlidir. Örneğin su krizi kapıdadır, bir adam sevgilisinin son kalan limonlu detoks suyuyla kıçını yıkamaya çalışmakta, kız ise suyunu vermemektedir. (Naber, sayı 5) Böyle bir şeyin yaşanma olasılığı sıfıra yakın olsa da gerçekliğinden bir şey yitirmez. Umut Sarıkaya bütün bireysel heveslerimizin veya sadece yaşam mücadelemizin toplumsal olaylar yüzünden kursağımızda kaldığını bilir.

Geriye durumun çıplak komikliği kalır.

Sanatın klasik şema tezinden bir tanesi hoşa gitmektir. Hoşa gitmek hakikat değildir. Hoşa gitmek, bir hakikatten özdeşleşme düzenlemesini çekip çıkaran şeye sımsıkı bağlıdır. (…) Hakiki olana benzerlik, sanatın izleyicisini özdeşleşmeye dahil ettiği ölçüde gereklidir; ihtirasların aktarımını ve dolayısıyla bertaraf edilmesine zemin hazırlayan şey özdeşleşmedir.” (Alain Badiou, Başka Bir Estetik, Çev. Aziz Ufuk Kılıç sf. 14)

Diğer yandan bu kadar güçlü bir özdeşlemenin ancak yabancılaşma ile mümkün olabileceğini düşünüyorum.

Umut Sarıkaya gündelik hareketliliğin içinde sürüp giden sıradanlığı sabitler. Sabitten belirli anlar koparırız ve yabancılaşma başlar. Parçalar tek tek saçmadır, uyumsuzdur. Umut Sarıkaya evreninde saçmanın boyutları öngörülemezdir. Ben’den koparılmış bir Ben’e dönüş söz konusudur.

Bu “Saçma” içinde, Heidegger’in bahsettiği dünyaya fırlatılmış karakterler (çemçük ağızlılar gerçekten fırlatılmış gibidir) Kafka’nın K’sı böceğe dönüşürken, Umut Sarıkaya bir sabah uyandığında Kıvanç Tatlıtuğ’a dönüşmüş bulur kendini. Metaforlar farklı bile olsa bilincin kimlik çabası aynıdır. Nitekim Umut, Kıvanç Tatlıtuğ bedeninin tadını çıkarır ancak saçlarını kiloluk şampuanla yıkayacak, kötü beslenecek, bu mükemmel biçimi hor kullanmaya devam edecektir. (Benim de Söyleyeceklerim Var – 3, sf. 12)

Yolda öylece yürüyen bir adam her şeyin aslında bir yıldız tozundan ibaret olduğunu düşünürken “Tavuk dönerci formuna girmiş bir yıldız tozu, dilenen bir yıldız tozu, kedi şeklinde bir yıldız tozu ve başkasının yıldız tozu götüne bakan bir yıldız tozu.” (Naber, sayı 9) görecektir baktığı yerde. Her düşünce daha zihinde filizlendiği anda yabancılaşmaya mahkumdur.

Gördüğünüz ya da okuduğunuz karakter az sonra kendinizi içine yerleştireceğiniz bir yabancıdır; sevecenlik ve şefkat beslediğiniz bir yabancı.

Umut Sarıkaya sanatında kavramlar, zaman, statüko, ideolojiler iç içe geçmiştir. Freud bir köşede “Keşke ego yerine murat deseydim (süpermurat, altermurat)” diye kendini eleştirirken, diğer yanda elinde kil tabletle kanepeye uzanmış birasını içen Sümerlerin günlük dertlerine şahit oluruz. (Naber, sayı 5) Bir başka karede sürekli kötü haberler veren Stephan Hawking’e ceza olarak televizyonda arka sokaklar dizisi açar düz adam. (Naber, sayı 3)

Siyasi Görüş, Anarşist: Aman Başımıza İş Almayalım

Başımıza iş gelecek”, “Alemin tek kerizi ben miyim?” “Yine yaktım kendimi” diye düşüne düşüne yazıp çizen bir anarşisttir Umut Sarıkaya. Savaşa giderken “Onlar kendini kurtarır olan sana olur” diyen anası aklına gelen Ernesto Che Guavera gibi sürekli kıllanır ama diyeceğini demekten vazgeçmez.

Benim için Umut Sarıkaya’nın anarşistliği gülücüğe odaklanarak mastürbasyon yapan ayı bir karakterde olduğu kadar (Yalnız ve Ayı), Darwin’e “Keşke maymundan değil de aslandan geldiğimizi söyleseydin, halkın suyuna gideceksin biraz” diye akıl veren amcaya kadar birçok yerde kendini gösterir. Ötekiler, kurnazlar, dışlanmışlar, istenmeyenler ve Aytek! Hepsi sadece var oluşlarıyla bile anarşisttir.

Varoluş, Bilinç ve Hafıza

Umut Sarıkaya sık sık bilinçten bahseder. Genellikle ele aldığı bilinç “arada kalmışlığın” bilincidir. Kendisinin de mensubu olduğu için hakkında kolayca atıp tutabildiğini belirttiği orta sınıf bilinci, insana “nereden bulaştım bu işe, yarım bilinç tam bilinçsizlikten de kötü” dedirten bir bilinçtir. Türkiye’nin bu arada kalmış bilincini “Adam gibi bot” metninde kısaca özetler;

Hiçbir şey okumadıkları, hiçbir şey merak etmedikleri hâlde herkes her şeyi biliyordu. Bu gözlerinden belliydi hepsinin. Sonra internet bağlattı bu ülke kendisine (…) İnternet, sokaktaki kavgaya açılan bir pencereydi. (…)

Herkes birbirine hava atmak için yaşardı ve başkalarına ibret olmak için ölürdü bu ülkede. Yaşamanın tek amacı düşman çatlatmaktı ama ölünce de ibret olmak kaçınılmazdı. (…) herkes herkesle ilgilenir, herkes herkese karışırdı ama aslında kimse kimsenin s.kinde değildi. Her birey bir başkasının potansiyel ibretiydi bu ülkede.” (Naber, sayı 9)

Hafızasız bir bilinç vardır ortada. Durmadan yok olan ve yeniden doğan bir bilinç… Bir dayanak noktası olmayan, o anki toplumsal beklenti neyi gerektiriyorsa ona göre şekillenen bir bilinç…

Beyler sakin! Anladığım kadarıyla ikiniz de bazı konularda götü atmış, bazı konularda cesur davranmışsınız. Cesaret de sizde, korkaklık da… Ki ben bu iki terimi de sevmem. Şartlar dostlar, şartlar… Şartlar bizim kim olduğumuzu belirler. Belki öyle biriyiz, belki böyle. Nereden bilebiliriz bunu? Sadece denk geldi diye övünmek niye, yerinmek niye? Ha mutluluk mu? O da şartlara bağlı. Mutsuzum diye ağlayanın da .mına koyim, mutluyum diye sevinenin de.” (Naber, sayı 3)

Diyerek duygularımızı yalnızca öyle denk geldiği için öyle yaşadığımızı, kişiliğimizle bir ilgisi olmadığını vurgular. Mutsuzluk da mutluluk da ancak böyle alaşağı edilebilirdi…

Peki varoluşu o melun karanlıktan, can sıkıntısından ayrı düşünebilir miyiz? Umut Sarıkaya’nın da çocukluğunu pek çoğumuz gibi sıkıntı deryasında yüzerek geçirdiği aşikardır.

Anlam ve anlamsız arasında ayrım yoktur. Her şey benzer şekilde ilginç hâle gelir ve dolayısıyla her şey eşit derecede sıkıcı olur.” (Sıkıntının Felsefesi Lars Svendsen, çev. Murat Erşen, sf.74)

Beckett, tanrı kavramının yok olmasıyla oluşan “uyumsuzluk” ortamında insanoğlunun yaşama serüvenini nedensiz ve sonuçsuz bir yolculuğa benzetiyor. Bu yolculuk, Umut Sarıkaya evreninde genellikle can sıkıntısının körüklediği birtakım yanlışlıklar dizisidir.

(…) Can sıkıntısı insanı çürütür, maymun eder. Yaşam mücadelesi veren insanların gözünde komik duruma düşürür, t.şşak oğlanı yapar. Can sıkıntısı doğaya terstir. Oysaki yaşam mücadelesi insanı diri tutar. Hayatla ve gerçeklikle insanın bağını koparmaz. Toplum bu yüzden yaşam mücadelesini tercih eder. (…) Çünkü yaşam mücadelesi doğaya aittir, olması gerekendir.” (Naber, sayı 5)

Sınıf Sınıf Köşesi: Orta Sınıf

Peki bu ülkeden neden bir Sartre çıkmıyor, neden bir Freud, bir Çehov çıkmıyor? Umut Sarıkaya kafayı takmış olduğu “orta sınıf” kavramıyla bunu sıklıkla açıklama çabasına girişiyor:

Sınıf Sınıf Köşesi:

(…) Kapitalizm yerine gudik diyeceğim. – Toplumsal olaylar üzerine düşünen herkesin kalem oynattığı ve en nihayetinde eleştirdiği, kızdığı bir sınıftır orta sınıf. Orta sınıf eleştirisi öyle bir şeydir ki yazanı da okuyanı da orta sınıfa mensuptur. Orta sınıf bile eleştirilen kişilerin kendilerinden başka insanları olduklarını sanarlar, eleştiriye hak verirler. Sınıf bilinci yoktur orta sınıfın, bireycidir.

Mensuplarından biri olduğum için sanırım rahatlıkla konuşabilirim; orta sınıfta ince bir y.rraklık, garip bir zalimlik, sebepsiz bir huzursuzluk ve sonsuza kadar haklılık vardır. — gudik sistem devam ettiği sürece bilirler kendilerini her an alt sınıfta bulabileceklerini…

Orta sınıf, birbirlerine hava ata ata yaşar dururlar. (…) Ne yapacağını, nereye gideceklerini bilemeyen bir insan topluluğudur. —- onlar gudik tarafından lanetlenmiş, yeryüzünün belki de tek lanetlileridir. Mutsuz olmaya, mutsuz etmeye ve her zaman haklı olmaya mahkumdurlar. — ama neyse ki orta sınıfın yetiştirdiği en zeki çocuklar internet devrimi yaptı. Gudik’i onlar ele geçirdi (bizimkiler değil, yabancılar). Artık kim alt sınıf, kim üst sınıf kimse bilmiyor. Artık herkes orta sınıf değil belki ama herkes ortada kaldı. Orta sınıf, lanetini, huzursuzluğunu, bireyciliğini ve her zaman haklılığını bütün dünyaya bulaştırmak için bir an bile şüphe etmeyecektir.” (Naber, sayı 5)

Karl Max da ölüm döşeğinden doğrularak son bir tahlil yapacaktır, “Orta sınıfta henüz çözemediğim bir y.rraklık var!” – Abi zorlama kendini artık…

Toplumun iflah olmazlığını Jean Baudrillard’ın Sessiz Yığınların Gölgesinde kitabındaki şu sözlerle izleyebiliriz:

Toplumsal adlı boşluk loş bir beynin içinde durmadan dönen, çakışan, boşlukları dolduran nesneler ve kristal kümeler tarafından işlenip geçilmektedir, isterseniz havası alınmış bireysel taneciklerin, toplumsal artıkların ve kitle iletişim araçlarına ait içtepilerin bir araya getirilmişine “kitle” diyebilirsiniz. Giderek artan yoğunluğuyla çevresindeki tüm enerji ve ışık demetini emen karabulut sonunda kendi ağırlığı altında ezilecektir. Kitle: Toplumsalın içinde kaybolduğu karanlık bir deliktir.” (Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde, çev. Oğuz Adanır, sf. 9)

Jean Baudrillard’ın burada kitle olarak bahsettiği şey doğrudan Umut Sarıkaya’nın orta sınıf eleştirisini içerir.

Benim de Söyleyeceklerim Var’dan Dünya Klasiklerine

Kendisini “Yazıları çizimlerinden daha iyi olan karikatürist” olarak tanımlayan Umut Sarıkaya, sahip olduğu kimlikle bile çelişen, ona yabancı kalabilen, onu saran bedenin dışına çıkıp bir “Öz” olarak dolaşabilen bir kimsedir. Bu anlamda klasik eserleri çizgiye uyarlama biçimi özgünlüğüyle, birazcık kurnazlığıyla ve sabrıyla doruk noktasına ulaşmıştır.

 

Umut Sarıkaya Dostoyevski’yi, kitabın önsözünü atlayınca bir sürü sayfa okumuş gibi olduğu için ‘ehe ehe’ diye sevinen dümdüz bir karakter olarak çizer. Onu gören bir adam içinden şöyle geçirecektir “Sen de yalanmışsın Dostoyevski…” İşte, diğer birçok yücelik gibi edebiyat da bütün heybetiyle Umut Sarıkaya’nın titrek kalemine teslim olmuş durumdadır artık.

Dostoyevski’nin meşhur “Hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık” sözü üzerine şunları söyler: “Aman Umutcuğum, Gogol palto yerine dar mont diye bir öykü yazsa, palto yerine dar mont giyse o zaman başta Dostoyevski olmak üzere nice yazarlar nasıl çıkacaktı daracık monttan? (…) Bulmuşsunuz zavallı deli bir adam, onun paltosundan medet umuyorsunuz. Ben Gogol ün hakkını kimseye yedirtmem, o artık bana emanet’ derim.” (Naber, sayı 2)

İnsanımızın olası sanatsal yaratım sürecinin nasıl bir çıkmazda olduğu böylece açıklanmış olur. Gogol’ün paltosu, bizde dar monttur. Çıkamayız, sıkışıp kalmışızdır dar montun içinde. Umut Sarıkaya’nın evrenindeki Dostoyevski de, Gogol de, Conrad da, Guy de Maupassant da bizim gibi davranır.

Normallikle kuşatılmış bir dünyadan nasıl çığır açan eserler, yetkin düşünceler, felsefi teoremler oraya çıkabilir? Sartre “Üçüncü dünya ülkesinde yazar olmaktansa öğretmen olmayı tercih ederim.” (Naber, sayı 3) derken belki de bunu kastediyordu.

Sonsuz Bekleyiş

Umut Sarıkaya, Naber 7. sayının sonunda şöyle diyor: “2017 için söz veremeyiz ama 2022 yılı tam anlamıyla Naber yılı olacak sevgili okurlar. Karşınıza o kadar sık çıkacağız ki artık bizi görmekten sıkılır hâle geleceksiniz.”

Daha önce de dediğim gibi, bu sözün doğru olup olmamasının bir önemi yok. Naber’in biz okurlar üzerindeki etkisi tüm yok oluşların, bekleyişlerin, sessizliğin üzerine örtebilecek güzellikte dev bir haza dönüşmüştür çoktan. Bunun tadını alan “zırtlanlar” olarak artık eserden bağımsız mutlak bir hazza sahibiz. Biz dergiyi “Yarın kapanacakmış gibi özümseyerek okuyacak, hiç kapanmayacakmış gibi önemsemeyeceğiz.” (Naber, sayı 3)

Sanatın iyi özü, sanat eserleriyle değil, eserin halk üzerindeki etkileriyle hasıl olur. Rousseau şöyle yazacaktır: Gösteriler halk için yapılır. Mutlak nitelikleri de ancak halk üzerindeki etkilerine göre belirlenebilir.” (Başka Bir Estetik, sf. 13)

Ve aniden karşı pencerede yağmuru izleyen adamın Aytek olmadığını fark ediyorum: “Pencereden bakan adam niye hüzünlü gelmiştir hep? Oysaki maldır belki de?” (Naber, sayı 1)

 

TEILEN
Önceki İçerikGöbeğini Kaşıyan Tepe #karikatür
Sonraki İçerikGeleceğin Anahtarı Varoşlarda Kitli
Ayşenur Tanrıverdi
23 Temmuz 1988'de K.Maraş'ta doğdu, 1990'dan itibaren Eskişehir'de büyüdü. İstanbul Üniversitesi Biyoloji/Mikrobiyoloji Bölümü'nde eğitim gördü. Çeşitli laboratuvarlar ve özel ilaç firmalarında görev aldı. Küçük yaştan beri içinde olan yazmak isteği ağır basınca meslek olarak editörlüğe yöneldi. Öykü, deneme ve inceleme yazıları çeşitli edebiyat dergilerinde ve internet platformlarında yayınlandı. Üniversite ile başlayan İstanbul macerası 2017 Mayıs ayında Gümüşlük'e yerleşmesiyle son buldu. Hâlen özel bir firmaya bağlı olarak freelance editörlük yapmakta, kurgu öyküler ve denemeler yazmaya devam etmektedir.