‘’Sevgi gelmeye görsün insan kurtuluverir.’’

Ludwig von Ficker’e bir mektup. Trakl


Giriş

Augustine, zamanın yokluğunun eskil mucididir. Belli ki inatçı bir münzevilik ve derin düşünmenin ardından bu büyük keşfi yapmıştır. Ona göre zamanın olgusal bir karşılığı yoktur yani sözgelimi geçmiş veya gelecek ölçülebilir bir oyluma sahip değildirler ve bir yerlerde beklememektedirler. Aziz, zamanın zihnin tasavvur ettiği rasyonalist bir fenomen olduğunda karar kılar. Çağdaş fizikçiler için formüle edilebilir, pekala varolan zaman onun için yoktur, tasarım düzeyinde vardır, zihindedir.

Zihnin esrarlı bir mimarisi olduğu muhakkak, bir gününüzü yalnızca onu düşünmeye verseniz; kendisinin ne kadar çetin bir yapı olduğunu kavramanız güç olmayacaktır. Bir kere, düşünen akıl için bir lanet vardır zihinle beden arasındaki kaypak karşıtlıkta. Birbirinin tamlayıcısı gibi gözüken bu iki unsur, birbiriyle bitiştirilemeyecek kadar da ayrıksıdır. Zihnin dünyası ile bedenin dünyası arasındaki uğursuz zıtlık; yazında Montaigne, düşünde de Descartes gibileri tarafından bulgulanmıştır yani bahsettiğim şeyin bir literatür değeri vardır. Eskil bir sorundur bu.

Bedenin hiç bir amaç duygusu taşımadan şimdiki organik yapısına evrildiğini hesap eden bir akıl; tüm bu organik posanın tinsizliğini kabul edebilir de zihnin ereksel yapısının esrarını anlamakta güçlük çeker. Beden, toprağın üzerinde sürünen ve yaşamına oylum vermeye çalışan bilinçsiz bir yığınken; zihnin bilmek ve anlamak yönündeki bu inorganik tutkusu nereden, hangi kuytudan türemiştir. Kaynaklara; şeylerin özlerine dair duyduğumuz şüpheler, bizlerde uyandırdıkları belirsizlik duyumu açısından ürkütücü oldukları kadar kışkırtıcıdırlar da.

Zamanın yokluğunu kavramış veya tasarımlamış bir zihni ele alalım. Onun kendine dönme, öz yurdunu bulma yönündeki kadim çabaları; o eskil zihin-beden karşıtlığı üzerinden bir izlek sunacaktır. Bu tip bir zihin, bütün bir fiziksel doğayı-mekanı; sürekli bir şimdi’de devinen ve gerek bedensel duyumu, gerek ussal algıyı tümleyen bir şey olarak sezecektir. Zamanını yitirmiş bir zihnin organı da yaşam yüzeyi de, belirsizlik içinde devinen fiziksel doğadır; imgelem ve hafıza, tüm elementleriyle onu kendine katar. Schopenhauer bu keşiften değme bir biçimde bahseder: ‘’Salt bilen özne olarak var olmayı sürdürecek biçimde doğanın seyrine dalan biri, doğrudan şunun bilincine varır: Kendisi bu niteliği ile bir koşuldur, yani dünyanın bütün nesnel varoluşunun yükünü taşıyan biridir. Çünkü dünya artık kendini onun varlığına bağlı olarak gösterir. Böylece kişi kendini doğaya öyle bir kaptırır ki onu yalnızca kendi varlığının bir ilineği (ilinek, felsefe. Bir şeye zorunluluk sonucu bağlı olmayan, onun özünde bulunmayan, rastlantı ile olan nitelik, araz) olarak görür.‘’ (Schopenhauer, çev. 2009)

Şairlerin imgeleminin doğuşuna tanıklık etmiş oluruz onu okumakla; ozan, amacını; yerini yönünü kaybetmiş, bir bebek kadar dünyaya yabancı hale gelmiştir. Aşırılaşmış sinirsel hassasiyeti, hangi zamanda yaşarsa yaşasın ipliksi ağlar gibi fiziksel doğayı kuşatır ve hafızası onda erir. Artık sıradan insanın ‘’yaşamak’’ dediği şey, şairliğin düş gücünde bütün bir uzam ve belirsiz zamanın zihnin potasına bitiştiği zaman öncesi bir deneyime dönüşür.

(Bunca düşünsel nezaket gerektiren bir konuyu hayranlığa kapılmadan ve usun sınırlarına sadık kalıp retoriğe başvurmadan anlatmak oldukça güç, ayrıca belirtmeliyim.)

Ozanın kendine dair takınaklı bir tutkusu vardır. Bu bir çeşit hafıza problemini andırır, bu bağlamda şiir; zihninde eşelenen sayrıl birinin; iyileşmesi için aranacak nüvenin sorgulanması değerinde bir fenomendir.

Giacomo Leopardi

Kendini sorgulayan, zamanın koynunda uykuya dalmış, aylak ozanın zihni, elbette üzüntü doğurur çünkü aramaya dair çabası, sonucu öngörülebilir bir çabadan; otobiyografik bir didiklemeden çok ontolojik bir girdaba dalmaya benzer. Ve klasikler-romantikler ikiliminde anılan İtalyan ozan Leopardi (1798-1837); bu, avuntudan uzak zihin-beden zıtlığı içinde oldukça hırpalanmış kimselerden yalnızca biridir. Başlangıçta münzevi bir yaşamı vardır. Yedi yıl boyunca, doğduğu muhafazakar kasaba Recanati’de, babasının kütüphanesinde çalışarak zekasını inanılmaz parlatır. O sıralar katoliktir ve hatta ailesince de papaz olması istenmiştir. Yaşantısı Fransız Devrimine denk gelir. İlk başta, kapalı ev hayatı ve dinsel algılayışı yüzünden çağcıl fikirlere mesafeli, prensliği savunan muhafazakar bir tipoloji sunar, daha sonra mektuplaştığı bir yazın arkadaşı (babası Kont Monaldo’nun zihnince; oğlunun aklını çelen şeytani bir figür olarak tasvir edilen) Pietro Giordani’nin teşviki ve daha ilerlemeci düşünceleriyle muhatap olduktan sonra, fikirleri kendi tarihsel dönemine uygunluk kazanacaktır.

Ondaki bu muhafazakarlık-tanrıtanımazlık gerilimini açımlarsak; karşımıza evrensel pesimist veya tarihsel ilerlemeci bir adamın inatçı zıtlığı çıkacaktır. Baba evinde daha fazla durmak istemeyişine karşılık, Roma’ya ilk gidişinin; kent kalabalığıyla olan çirkin karşılaşmasının sonucu hayal kırıklığıdır: “Roma’ya gittim, insanlar arasında olmak, dış dünyaya açılmak, onu yaşamak beni şaşırttı, elim ayağım kesildi, içim sıkıldı” (Bontempelli, 1964: 203, akt. Adabağ, 1997)

Ne münzevi yaşam ne sosyal kaynaşma ona göre gibidir, ölçü tutturamaz. Roma’dan sonra sırasıyla Milano, Bologna, Floransa, Pisa gibi şehirlerde konaklar. Bir çok şehir değiştirir. Münzevi erginin olgun yetişkine evrilme aşamasıdır bu ancak tüm bu toplumsallaşma sürecinde olgusal olanla imgesel olan arasındaki zıtlığı pekiştiremediği için, uslanmaz bir acı doğacaktır içinde. Ozan, Yunan ve Latin klasiklerinin tedrisatından geçmiş biri olarak Antikiteye büyük bir hayranlık duyar; fakat içine doğduğu tarihsel periyot; imgeselliğe karşı aklı önceleyen bir çağdır. Leopardi’nin gözünde romantiklerin aklın uslamlamalarının karşısında durmayı vadeden hayal güçleri bile şaire, farazi gelecektir. Leopardi, dinsel ödünü; göksel krallığı reddetmiş, yaratılışı; tesadüfi devingenliğe değişmiş, böylece aklın soğuk ışığında; dünyadaki bütün zevk, mutluluk ve neşelere kör kalmıştır, oysa O, Antikler’in, yani hafızasında; zihninde öz yurduna denk gelen tarihsel-kültürel periyodun doğurduğu düş gücünün manevi mirasçısı olmak ister fakat us, dünyasını yıkmıştır bir kere; bedenin yanıltıcı devimleriyle uykuya yatamaz artık, bu uslanmaz bir elemin doğuşu anlamına gelir: ‘’Doğa şefkatli bir anne gibi davranarak bize hayaller verir. Bunlar sanki gözlerimizin önüne gerilmiş bantlar gibi, bizim gerçeği

tanımamıza engel olurlar. Ancak akıl, hayalleri yıkarak ortadan kaldırır ve bizim gerçek durumumuzu görmemizi, yani bazı yasalara bağlı maddeden başka bir şey olmadığımızı ve öldükten sonra evrenin madde potasına dönmeye mahkûm olduğumuzu anlamamızı sağlar.[…]’’ (Öncel, 1998: 115, akt. Balamir, 2020).

Bu mahkumiyetin ancak yanılsamaya; otobiyografik anlamda çocukluğa kültürel anlamda da eskil/antik zamanların doğallık içeren imgelemine dönmekle üstesinden gelmenin mümküm olacağını iddia eder. Geçmişi bir türlü unutamaz; hem kişisel geçmişini, hem toplumsal-mitik geçmişini: “Birkaç akşam önce uyumadan odamın camını açınca aydınlık bir gökyüzü ile karşılaştım. Hava ılıktı. Uzaklardan havlayan köpekler duyuluyordu. Antik dünyadan görüntüler belirdi gözlerimin önünde ve heyecan duydu yüreğim. Kudurmuş biri gibi bağırmaya başladım. Çok zaman sonra sesini duyduğum doğadan merhamet dilemeye başladım.” (6 Mart 1820 tarihli, Pietro Giordani’ye yazdığı cevap.)

Çağdaşı sanatçıları da saygı ve hayranlıkla okur. Bunlar içinde Manzoni, Alfieri, Chateaubriand, Foscolo ve elbette Goethe gibi önemli romantikler vardır. Foscolo’nun Jacobo Ortis’inde (özgün eser adı: Ultime lettere di Jacopo Ortis; Türkçe ismiyle: Jacopo Ortis’in Son Mektupları) ve Goethe’nin Werther’inde başkarakterler; yazgının örseleyici inadına karşı erdemli bir tutku duymalarına karşılık, ölümü tercih etmişlerdir çünkü bedenlerini sürüyecek, zihinlerinin heybesinde kendiliklerini bulmalarına yarayacak cömert bir hafıza kuyusuna sığınamamışlar ve yaşamın mutlak boşluğuna ikna olmuşlardır. İlkbahar şairde, eskil zamanın imgelerini, çocukluğun amaçsız neşesini uyandırır uyandırmasına ama imgelem yerini pesimist usçuluk tarafından işgal edilmiş bulduğu için kırgın ve tiksintiyle dolar; böylece, doğal ışığı küçümseyişi kozmik bir nefret ve boşluk hissine uzanır: ‘’niçin gün ışığına koymalı/ sonradan avuntuya gereksinim duyacak olanı? …neye yarar bunca ışık,/ bu hava ve bu derin sonsuz boşluk?/ Ne demek oluyor bu bitmeyen sessizlik? Ben neyim? Düşünür, düşünürüm. (Asya’da Başıboş Dolaşan Bir Çobanın Gece Türküsü’nden. Özgün eser adı: notturno di un pastore vegante dell’Asia)

Ozanın ağırlık kazanan pesimizmi, ona erken yaşlılığı getirmiştir artık. Heybesi eskil ışıkların altın şatafatından yoksun, doğası neşeden çok, çetin bir yazgı vadeden boş; kösnül bir hafıza, iyiden iyiye hastalık kazanır: ‘’Gideceği yol kısadır mutsuz ölümlünün/ dilemek için ölümü;/ acılardan onu kurtaracak olan. (Düş isimli şarkıdan.) Ölümün eşiğine gelinmiş, beden artık organik posadan farksız olarak, gerili bir ipe hazırlanıp; boş yere sorgulamak istenci duyan zihnin fuzuli gürültüsünü dindirmek ister. Leopardi, böyle düşünmekle Werther ve Ortis’e yaklaşır: ‘’Ve birileri kızıp bu anlamsız yıllarına,/ saçarak öfkesini gün ışığına, bitirmek istemezse/ eğer yaşamını zamanından önce,/ geçirip ipi boğazına; sağa sola vurarak başını/ yollar arayacak boşuna, doymak bilmeyen/ arzunun yol açtığı yaraya; ne ki, doğanın/ insanlara sunduğu ilacın tutmaz hiçbir yol yerini. (Kont Carlo Pepoli’ye Mektup isimli şarkıdan. Eserin özgün ismi: Al conte Carlo Pepoli)

Son dizeye kadar, karamsarlığı onaylayan fikirler vardır fakat ozanın imgelemi son mısrada karar kılmıştır ki ölümden bir şey ummak da zihne çiledir. Şüpheci aklın çetinliğini, ancak unutmanın belirsizliği sağaltacaktır ki bu da doğada mevcuttur. Fakat sanılmasın ki bahsedilen doğa pastoral, lirik bir doğadır. Hayır, Leopardi’nin hafızasında eşelenen çocukluk yanılgılarını doğuran bir nevi otobiyografik, yapay bir doğadır. Ozan, belirsizliğin ve anıların şairidir. O, doğada kesin olanın tersine belirsiz olanın çeşitlemelerini seyretmekten büyük bir keyif almaktadır. Belli ki, usun katı yargılarıyla yorulmuş zihni; doğa elementlerinin belirsiz ve sonsuz hatlarında korkuya kapılmadan uyumak istemektedir. Leopardi, bu bağlamda, 3800 sayfayı aşan; filoloji, edebiyat eleştirisi, aforizma ve felsefi analizler içeren Zibaldone di pensieri’sinde şunları kayda geçirmiştir: ‘’… güneş ve ayın görünmediği ve ışıklarının kaynağının seçilemediği bir yerden görülen güneş ışığı ve ay ışığı; bu ışığın yalnızca kısmen aydınlattığı bir yer; söz konusu ışığın yansıması ve bundan kaynaklanan farklı maddi etkiler; bu ışığın, belli belirsiz seçildiği (tıpkı bir sazlıktan, bir ormanda, hafif aralık bırakılmış pancurlardan, vs. , vs. görüldüğünde olduğu gibi), belirsizleştiği, engellendiği yerlere nüfuz etmesi; bu ışığın doğrudan girip üzerine düşmediği, ancak üzerine düştüğü bir başka yer ya da nesneden, vs. yansıyıp yayıldığı bir yer ya da nesnede, vs. görülmesi; içeriden ya da dışarıdan görülen bir holde, benzeri biçimde bir locada, vs. ışığın gölgelerle karıştığı, vs., vs. yerlerde: Sözgelimi, bir revakın altında, yüksek, çıkıntılı bir locada, kayalarla uçurumlar arasında, bir vadide, gölgeli yamacından görüldüğü için dorukları hafif bir ışık hüzmesiyle kaplanmış tepelerde; örneğin, renkli bir cam panosuyla nesneler üzerinde oluşturulan yansıma: Bu camdan geçerek o nesnelerde yansıyan ışınlar; kısacası, çeşitli malzemeler ve en aza indirgenmiş çevresel unsurlar aracılığıyla, kesinlikten yoksun, belirsiz, tam olmayan ya da sıra dışı bir biçimde görüş, işitme, vs. alanımıza giren bütün nesneler.’’ (Leopardi akt. Calvino, çev. 1994, s. 79)

Sonsuzluk’un (Infinito’nun) şairi, ne kadar varlıkbilimsel belirsizliği imgeleminin sağlayacağı eskil yanılsamalarla astarlama tutkusuna sahip olsa da kozmolojik bir felaketi içinde duymanın derin evhamını da zevkle tasarımlamadan edemez. Evrenin sonsuz belirsizliği onun unutkanlığını filizlemek yerine, kaynağın; özün eşelenmesine dair dehşetli kurgular yaratmasına; zamanın karşısında yalnız, ıssız kalmış bir zihnin zamanöncesini bulgulamasına neden olur. Şairin apokrif (fr. apocryphe: Doğruluğuna güvenilmez söz veya yazı) bir Talmud metninin çevirisi olan Cantico del gallo silvestre’sinde, ‘’çıplak bir sessizlik ve derin bir sükunet kaplayacak uçsuz bucaksız uzayı. Böylece evrensel varoluşun bu muhteşem ve korkunç gizi -hiçbir şey açığa vurulmamış, hiçbir şey anlaşılmamışken henüz- dağılıp yok olacak.’’ şeklinde ifadelere yer verilir. (Leopardi akt. Calvino, çev. 1994, s. 88)

Ozan bütün bu huzursuzluğuna rağmen, hala eskil olanın yanılsatıcı neşesini aramayı sürdürecek, gerek kültür gerekse imgelem olarak yozlaştığını düşündüğü çağını ve erdemin tüm inadına rağmen eylemin içi boş dünyasında; duraksız bir aylaklığı, bir işsiz güçsüzlüğü anımsatan yeryüzü yaşamını lirik bir yücelikle seyretmeyi düşleyecektir: ‘’karbeyazı nymphalar mekan tutmuşlardı, bir zamanlar, ırmak kıyılarında; yaşıyorlardı huzur limanı gibi berrak sularda; taramışlardı saçlarını tarar gibi aynada’’, ‘’..kırlarda, gün ışığı daha canlı,/ doğa daha şen şakrak; belki de/mutlu eden sensin adında altın yazılı çağı. (Her iki alıntı da Kadınına isimli şarkıdan yapılmıştır. Şarkının özgün ismi, Alla sua donna’dır.)

Leopardi’deki geçmiş tutkusu, otobiyografik bir çocukluğun doğrudan imgesini taşımaz, onun takınaklı bir anılar şairi oluşu, daha çok ülküseldir:  ‘’Ey ünlü bulgucu, sürdüredur uğraşını; uyandır / ölüleri; uyuyor madem ki yaşayanlar ayakta; çözülsün atalarımızın susan dilleri o kadar ki / çamura bulanmış çağımız ya kendine gelir / yeniler kendini ya da kendinden utanır.’’ (Angelo Mai’a şarkısından. Şarkının özgün ismi: Ad Angelo Mai. Angelo Mai, İtalyan bir kardinal ve filolojist. 1782-1854.) Ondaki ülküsellik ideolojik olmaktan çok şairlik erdeminin muhafaza edilmesine, kültürel soyluluğun yaşatılmasına dair duyulan vefalı bir ilgidir; Leopardi’nin ataları olarak saydığı kimseler; Tasso ve Dante gibileridir ki zamanın karanlık huyunu hicvettiği mısralarında da kendilerinden övgüyle bahseder.

Leopardi, ölüm döşeğinde, 1837

Bilincin iflah olmaz zevk arayışına karşılık, arzunun amaçsızlığını kanıksamış ve bedenin bir anılar yığıntısıyla mezara girişini bulgulamış mısraların; bir türlü unutamamanın, anıların şairi olan Leopardi, daha fazla güç getiremeyecek ve bir yaz günü, 14 haziran 1837’de; henüz 39 yaşında, yazın ve mektup arkadaşı Ranieri’nin evinde ölecektir, vefatı veba salgını yıllarına denk geldiği için; cesedi toplu mezarlardan birine gömülmekten de son anda kurtulur.

Cesare Pavese

Şairlik imgeleminin anlam ve zevk arayışı, bir hafıza eşelenmesi olarak; bir başkasında kendi yaşamı ve huylarına erişme özlemi duymayı da beraberinde getirecektir. Hafızanın çölünde ter dökerek, estetik bir bütünlük kurarak; bir kaç yapıp etmenin ötesine geçmeyen sıradan insan yaşamını bir sanat yapıntısına dönüştürerek onore etmek kılgısına sahip bir başka İtalyan da Pavese’dir. Ozan, takıntılı bir üslupçudur. Şiirin tek tek dökülüşünden; bütünsel bir temaya uzanışına kadar olan sürecinin minyatür ustalığını yapmaktan neredeyse aşkınsal bir lezzet duymaya çabalar. O da Leopardi gibi güçlü bir imge şiiri kurmaya, bunu başarabilmiş ülküsel atalara düşkündür. Calvino, şair hakkında yazdığı bir metinde, onun eskil ozanlar gibi okunmak istediğine değinir: ‘’yani her ilişkide, dizelerinin her hareketinde içsel güdülenmelerden ve evrensel nedenlerden oluşan son derece bütünlüklü ve kesin bir anlamı yoğunlaştıran büyük tragedya yazarları gibi okunmak istiyor.’’ (Calvino, çev. 1997) ve şair de günlüğünde bu değinmeyi onaylarcasına yazmıştır: ‘’Kısacası, İlahi Komedya’da olduğu gibi (oraya ulaşmak gerekiyordu), senin simgenin alegoriye değil, Dantegil imgeye karşılık gelmesi gerektiği yolunda bir uyarı bu.’’ (Pavese akt. Calvino, çev. 1997)

Yine Calvino, şairin üslupçuluğunda ve yaşam algısında; insana dair iki temel izleği ayıklamış bir yapıcılığı olduğunu tespit eder. Bunlardan biri zevk düşkünü yaşama biçimidir. Pavese’nin tetkik ettiği bu yaşam, kendi olma merakına; bu tip bir şiirsel kaygıya sahip olmaktansa, olguların tatminiyle yetinip subjektif bir yaşamın koynunda uykuya dalmayı tercih eden, sıradan insanın ahlakını temsil eder. Oysa ozan, zevkten çok acı kavramına çevirdiği için odağını; bu tür bir hedonizmi olumlamaz.   

‘’Pavese’nin ahlakı.. Acıyı bir ocağın ateşi gibi içinde tutabilmek için demirden bir içsel çekirdek olmuştur.’’ (Calvino, çev. 1997)

Pavese’nin Torino Üniversitesi arşivindeki bir elyazması. Openedition web sitesinden çevrimiçi olarak erişildi. https://journals.openedition.org/genesis/1791?lang=en

İlk şiir kitabı Çalışmak Yorar’ın (Lavorare Stanca, 1936) ana izleği de acı ve yalnızlık duyumunu, olguların doğal aktarımı üzerinden, bir yapıntıya çevirmek yönündeki çileci girişime uzanmaktadır. Eserde ergenlik çağında; bir İtalyan köyünde yaşayan bir genç, ulaşamamanın erotik izlenimleriyle devinip; şehrin yabancılığı ve hafızasızlığına karşılık, köyünün kültürel anılarını derleyerek öz yurdunu bulmaya çalışan; bu edimiyle de şairin olumladığı ikinci tip yaşam düzeyine yani trajik olana erişip yalnızlaşan bir erkek merkeze alınır. Pavese, eser üzerinden sağlayacağı trajik yaşam düzeyini kurarak; bireysel bir soluktan, öylesine devinen bir şey olmaktan çıkıp insanlık anlağına eklemlenen, tarihselleşen bir şair olmak ister.

Onda da Leopardi’de de olduğu gibi çağ, zaman, hatırlama imgeleri yoğundur. Şair, romanlarını da bu hafıza eşelemesi üzerine kurar ve böylece ontolojik bir bütünlüğe varmak ister: “Yıllar bir anı birimidir, saatler ve günlerse yaşantı birimi.’’ Yaşama Uğraşı, 10 Aralık 1938’den. (Pavese akt. Atakay, 1995)

Sağlamaya çalıştığı trajik yaşam düzeyi; yeryüzünde yalnızlığını, ıstıraplılığını farkeden bilincin; kendinden taşıp başka başka anı ve olguların ateşi içinde erimesi kavrayışını sağlamlaştırır. Şair, kendilik algısının bütünlük ve şairane bir dokunuş sağlaması için sadece orada olmanın, içselleştirilmemiş mekanların yabancı bilgisinin yetersiz kalacağını vurgular: ‘’Ancak zamanla zihninde biçim alan, duyarlığında belirginleşen durumlar ve kişiler ruhunun bir parçası olmayı başarmış ve sanat eserlerine kan ve can veren o sayısız kökleri salmışlardır. Kısacası, sadece istediğin için belli bir doğa parçasına ya da belli bir çevreye şiirsel bir ilgi duyamazsın; olsa olsa, bunları çocukluk ve yeniyetmelik yıllarının (yetersiz) kalıplarına uydurabilirsin.’’ Yaşama Uğraşı, 10 Şubat 1942’den. (Pavese akt. Atakay, 1995) Ay ve Şenlik Ateşleri’nde Anguilla’nın belirttiği manidardır: ‘’Bir yurt yalnız olmamak demektir, insanlarda, ağaçlarda, toprakta, sen orada olmadığında bile seni bir şeylerin beklediğini bilmektir”. (Pavese akt. Atakay, 1995)

Pavese’de erotik yoksunluğa, yer yer oturaklı; estet bir mizojiniye varan bir bütünleşme arzusu kolaylıkla seçilir. Sanatçı, ilk yapıtına erişmeden önce; tıpkı Leopardi’de olduğu gibi duyarlı bir geçmiş bilinci taşıyacak ve Piomente ağzıyla yazılmış öykülerden –burası, Çalışmak Yorar’daki ergin erkeğin yaşam mekanıdır – hemen hepsi eski Yunan şairi Sotades tarzında -M. Ö. IV. yy.de yaşamış, Yunanlı bir şair. Kaba saba ve açık saçık yergileriyle bilinir- yazılmış amatör bir porno koleksiyonu; arkadaşları arasında bir çeşit eğlence duygusu da taşınarak, bu yapıtının ilk verimlerini oluşturmuştur. Pavese’nin bu eserindeki erotik imgelem; haklılandırılmaya çalışılmaktan çok zevkli bir biçimde içselleştirilmiş bir kadın düşmanlığı veya kadını bir kurtuluş düzeyinde lirikleştiren, anılaştıran bir birleşme arzusu şeklinde gelişir. Piomente’nin münzevisi olan gencin gün içindeki cinsel arayışını çok uygun bir biçimde sahnelemekte olan dizelere sahiptir Çalışmak Yorar şiiri: ‘’Oysa bir kadın durdurmalı/ konuşup da birlikte yaşamaya inandırmalı,/ yoksa hep kendisiyle konuşur insan.’’ (Pavese, çev. 1997)

Kadına bir türlü erişilemez. Bu sefer de gündelik yaşamın içinde Leopardi’de görülen ülküsel mitselliğin tersine biyografik bir mitsellik üzerinden olguların çekirdeğine yaklaşılmaya çalışılır (Ozanın mitleri ‘’kanın anıları’’ olarak imgelediğini de belirtmeden geçmemeli.) Atakay, şairin başlangıçta bunu bir kronik ve psikolojik tahlil şeklinde aktardığını, sonra sonra şiirselleşmeyi başardığını belirtir. ‘’Şafakta başlıyor çalışmalar. Ama biz şafaktan biraz önce başlıyoruz, kendimize rastlamak için sokaktan geçen insanlarda.’’ (Disiplin isimli şiirden, s. 55.)

Sokaktaki insanlar, sıradan birer eşya konumundan; hayatlarında bir esrar taşımaları, onları seyreden kişinin anısal hassasiyetlerini ihtiva etmesi muhtemel birer imge olarak tasarımlanıyor böylece. ‘’Her koku bir anı’’ (Gece Zevkleri, s. 58) diye girizgahı yapan şair, tüm doğa nesnelerinin insanın trajik deneyimiyle eş koşumlu birer öznellik ifade edebileceğinin; bu, kafatasının dar kalıplarından çıkıp Piomente kırları, bahçeleri, pencere küpeşteleri, sokakları ve oradan da; bütün bir yeryüzü sahasına doğru genişleyen trajik duyumun tek bir insanda genelleşip kimlik kazanabileceğinin hermetik bilgisine ulaşır gibi; Montaigne’in yazınsal ahlakı ve çok çok daha öncesinde Platon’un şair-filozofunun keşfettiği gibi, hafızanın bahçesini gezegenin tüm organlarına yayarak sürdürüyor. Artık gözün seçtiği her nesne, benliğe dahil: ‘’Uzaktan karanlıktan çıkageldi şehirde çırpınan/ bu rüzgâr: orada çayırlarla tepelerde,/ güneşin ısıttığı bir otun,/ nemlerle kararmış bir toprağın bulunduğu. Anımız/ keskin bir koku, kışa/ diplerin kokusunu yayan deşilmiş toprağın küçük tatlılığı.’’

Yalnızlaşmış, münzevi bir benliğin yeryüzünün katışıksız çilesi karşısında; şayet sevgiye mazhar olamamışsa, bu tür bir buluşla arınmasından daha yetkin bir haz var mıdır! Yalnızlık, şairin keşfettiği gibi, işte bu yüzden oldukça kalabalıktır ki yalnızlık kümesi, bütün bir varlığın devimi, sevinci ve özlemlerini kapsar.

Derin soyutlamalara gidiyor bu sefer Pavese: ‘’Ama rüzgârlı gece, berrak gece/ belleğin belli belirsiz anımsadığı, uzaktır,/ bir anıdır.’’ Bu üslubuyla belirsizlik ve sonsuzluk temalarının şairi Leopardi’nin kımıldanışlarında neşe duyduğu eskil yanılsamaların hazzına da kavuşabilir, şiirin kan damarı artık böyle bir imkanı doğurmaktadır: ‘’Karanlıkta hışırdayan/ yapraklar arasında, tepeler belirirdi,/

orada güne ait her şey, yamaçlar/ ve ağaçlar ve üzümbağları apaçık ve ölüydü/ ve yaşam bir başka yaşamdı.’’ (Her iki alıntı da Gece şiirinden yapılmıştır, s. 43.) Kavuşulan bir başka yaşam, şairlik imgeleminin içinde eşelendiği bir zamanöncesi’nden başka bir şey değildir.

Pavese, Leopardi’den ne ölçüde etkilenmiştir, bilmiyorum ancak ozanın ‘’koku’’ vurgusu da Leopardi’nin hoşnutlukla kullandığı bir şeydir: ‘’Soluk verir, esin katar mı bu kokulu ilkbahar…’’ (Leopardi, İlkbahar şarkısından. Özgün ismi: Alla primavera.) Çevrede bu tepelerin kokusu vardı/ gölgeden daha derin, ve ansızın bir ses yükseldi,/ sanki bu tepelerden çıkıyormuş gibi, hem daha duru/ hem daha buruk bir ses, yitmiş zamanlardan bir ses. (Pavese, Buluşma şiirinden, s. 44.) Az önce alıntıladığım Pavese mısralarının, Leopardi’nin kullanmaktan zihinsel bir hoşluk duyduğunu ifade ettiği eski, uzak sözcüklerinin ‘’Lontano [uzak], antico [eski, antik] ve benzeri sözcükler, bizde uçsuz bucaksız ve belirsiz fikirler uyandırdıkları için son derece şiirsel ve hoş sözcüklerdir… Zibaldone di pensieri, 25 Eylül 1821’’. (Leopardi akt. Calvino, çev. 1994, sayfa 77.) tema karşılığını çok değme bir biçimde verdiği fikrindeyim. Kokular, anımsamalar; doğanın yitirilmiş, kasvetli bir belleğini yansıtmaya yarıyor gibidir. Biri biyografik, diğeri ülküsel çocukluğun güneş körlüğüyle yıkanmış bu iki İtalyan şair, olgular tarafından sakatlanmakta ortak bir yazgıyı paylaşır gibidir. Leopardi’nin her şeye rağmen insan iletişiminin değerini yadsımayan yaşam felsefesinin toplumsallığının tersine Pavese, tarihselleşme konusunda öykündüğü eskil ozanlar kadar başarılı olamayacaktır, ilk şiir kitabı onda başarısızlık hissini pekiştirir.

Yazın yaşamının baskın bir noktasında, ödül de almış bir yazar olarak, Nietzsche’nin davranışsal aşırılığa kapıldığı Torino’da; Roma Oteli’nde, 26 Ağustos 1950’de, aldığı uyku haplarıyla yaşamına son verecektir ki özellikle bu şehrin fiziksel mekanın kendini yok etme istencine olan etkisini pekiştiren güçlü bir yanı olduğunu ayrıca belirtmeli, Calvino şair hakkında yazmış olduğu denemesinde ‘’Doğduğu aşağı Piemonte’nin tepelik bölgesi ‘Langa’ yalnızca şarapları ve mantarlarıyla değil, aynı zamanda köylü ailelerin salgın halinde tutuldukları umutsuz bunalımlarıyla da ünlüdür. Diyebiliriz ki, hemen her hafta Torino gazetelerinde, kendini asan ya da kendini hayvanları ve aileleri de içindeyken çiftlik evini ateşe veren bir çiftçi haberi yer alır.’’ diye yazmıştır. (Calvino, çev. 2014, s. 283) Ölümün kararı konusunda, müntehirliğe dair güncesel tutkusuna rağmen, onun ‘’1935 yılında yazmaya başladığı, ölümünden (27 Ağustos 1950) sekiz gün öncesine kadar yazmaya devam ettiği ve ölümünden sonra 1952 yılında yayınlanan’’ (Ayyıldız, 2015, s. 34) günlüklerinden Pavese’nin ne kadar kararsız olduğunu biliriz. Bu arada kalmışlık bakımından ozan, bir kez daha Leopardi’yi andırır; o da, yaşamın boşluğunu mutlak bir biçimde bilmesine karşılık, Fuscolo’nun Ortis’i; Goethe’nin Werther’i gibi müntehirlere şimşek hızıyla karışamamış, tereddüdü yüzünden yazgısını geciktirmiş, 41 sene beklemesi gerekmiştir.

George Trakl

Fakat Trakl, bu bağlamda Rimbaud veya Hölderlin tipi esinci bir şair, bir çeşit ilk modern olarak ömrünü yakmasını fazlasıyla bilmiştir. Avusturyalı dışavurumcu ozanın şairlik yaşantısı, sayrıl mavi bir şimşekle çakmış ve süratle ortadan kaybolmuş bir fenomeni andırır.

Tren kompartımanında sırf duyusal hassasiyete sahip olması yüzünden karşısındaki yolcunun suratıyla saatlerce muhatap olmaktansa ayakta dikilmeyi tercih eden; diyalogta ve mesleksel yetkinliklerde, bir işte çalışmayı sürdürmekte (Trakl’ın, I. Dünya Savaşı sırasında Galiçya cephesinde görevli olması manidardır, mısraları zihinsel ve fiziksel yıkım hissini çok güçlü bir biçimde vermektedir) en az Hölderlin kadar başarısız olan ozan, şiirini de monolog üzerine kurar, kendisiyle konuşur gibi yazmaktadır. Yeryüzünde bir yer bulamamanın, uğursuz bir yazgının sonucu olarak dilin kendi içine dönüp suskunlaşması ve diyalogu iyiden iyiye yitirmesi de; son sınırı ya delilik ya şairlik olan bir akılsal bozulmadır.

Şairin çocukluğu Salzburg’da geçer. Leopardi için Recanati; Pavese için Piomente neyse Trakl için de bu Avusturya kenti odur. Bu şehrin, ozanın hastalıklı yaşamının fiziksel mekanını kurduğunu söylersek, çok abartılı bir çıkarımda bulunmuş olmayız, andığım diğer iki sanatçının da çocukluk yaşamlarını geçirdikleri yerlerde olduğu gibi, beddualı bir yerdir burası da. Yurdunu içinde arayan Trakl, davranışsal sapmalar da gösterecektir; kız kardeşi Grete’ye karşı bir aşk ilgisi duymaya başlar. Kadınların doğurganlıklarını kıskanır çünkü ona göre yaşam bir ölü doğumdur, cennetin zevk bahçesindeki nöbetçi meleği aşıp dünyaya düşen günahkar insanın yeryüzündeki çilesinin sebebi, gebeliktir. Kadınları doğurma yetenekleri yüzünden hem kıskanır hem de onlarla arasına mizojinik bir mesafe koyar. Yalnızdır, şairlik yazgısı gereği; yalnız olmayan, toplumsal kaynaşma yaşayan var mıdır! Adı tarihselleşmiş bir yığın ozanın en değme erdemlerinden birisi şüphe yok ki yalnızlıktır. Şayet bugün şiir olsaydı, yalnızlık da olacaktı. Ancak yoktur. Trakl’ın distopik savaş çağında tekbaşınalık katatonik bir durumdu; depresyonun, stresin evcil hastalıklarından daha inatçı bir patolojiye sahipti. Geçmişteki tinin hastalıklarını şimdiyle kıyaslarsak, geçmişin hastalıkbiliminin daha seçkin hastalar doğurduğunu söyleyebiliriz. Şimdiyse hastalık, hepi topu, iyileştirilebilen bir şeydir, o kadar. Ozanın yalnızlığı, kendini tümden vererek içselleştirene kadar okuduğu yazar ve şairlerin isim ve varlıklarıyla çaresiz özdeşleşme girişimlerinde bulunmasına sebep olacaktır; bu lanetli sanatçılar kafilesinde yer alanlardan bir kaçı; Rimbaud, Dostoyevski, Baudelaire, belki Nietzsche, belki Oscar Wilde gibi isimlerdir. Bu adlara ek olarak Trakl, Weininger’in kuramlarından da etkilenmiştir. (Federmair, çev. 1995)

İyileşmeyen Trakl şiirleri karanlık, boğuntulu; bir bakıma mavi ve tunç renginin, yalazlı gölgelerin ve elbette zamanöncesini keşfetmek isteyen, dünyadan bezmiş bir zihnin araştırmalarını içerir. Annesi afyon bağımlısı olan Trakl’ın kendisi de yaşama karşı bir çözüm geliştiremediğinden biricik çare olarak uyuşturucu deneyimlerine sığınacaktır. Hatta o kadar ki, bu menfur deneyimler yüzünden bazen günlerce uyuya kalır ve bu haldeyken başkalarınca ölü sanılıp gömülmekten de, beyinsel acılarla dolu Poe karakterleri gibi korkar. [Amerikalı yazarın katalepsi nöbetlerine giren bir karakteri anlattığı Diri Diri Gömülüş (ing. The Premature Burial) öyküsü, diri gömülme korkusunu çok tatmin edici bir biçimde vermektedir, ayrıca belirtmeli.] Beyinsel acının en kıymetli denek taşlarından biri olan Dostoyevski’nin de benzer korkular duyduğu bilinir.

Minerva şairler çevresi, Trakl; solda oturuyor, bacak bacak üstüne atmış. 1906 dolayları, Salzburg. Literaturnische web sitesinden erişildi. https://www.literaturnische.de/Trakl/english/material/gal-1901-10-e.htm

Katilliğin ve küntlüğün uğursuz fizyonomisiyle dolu yabanıl bir surata sahip Trakl, tüm zihinsel sapmalarına karşılık şiir yazan ve kendi yargısını kendi veren seçkin bir kişiliktir. 3 Kasım 1914, akşam saat 9’da bir kokain zehirlenmesi sonucu, orduda, görev başındayken henüz 27’sinde ölünceye dek yazdığı şiirlerde anılardan kurtulamamanın ve anısallığı bir artzamanda, zamandışılıkta aramanın hastalıklı sevinçleri vardır:

‘’Anıların, gömülmüş umutların

Barınağıdır bu kahverengi kirişler, eskiden

Üzerlerinden sarkan yıldız çiçekleriyle,

Şimdi hep daha sessizleşen dönüşler,

Geçmiş yılların karanlık parıltısı

Harap bahçede,

Mavi göz kapaklarında ise

Hiç dinmeyen yaşlar..’’ (akt. Federmair, çev. 1995)

Bu tek Trakl alıntısı bile, kendisinin kanımca zaten şimşek gibi parlayıp zihni kömür ederek geldiği yere geri dönmüş hazin poetikasını kavramaya yetecektir. Ozan, diğer örneklediğim kişilerden farkı olarak; hatırlamaya çalışmanın değil bir türlü unutamamanın lanetiyle bağlanmışa benzer fakat şiir yazmaktaki tutkusu, unutmayı reddetmek yönündeki sayrıl inadını da pekala açık etmektedir. *

Sonuç

Yazımda öncelikle, hafızayla kuvvetli bir ilgisi olduğu için zaman kavramını merkeze aldım ve girişte, bu nosyonu derin bir biçimde sorgulayan zihnin hangi yönleri keşfedeceğini anlatmak istedim. Daha sonra bu tip bir zihnin şairlik imgelemi doğurabileceğini belirttim ve daha çok anıları hesap eden şairleri, hafızanın ve zihnin ne denli girdaplı bir arayışı olduğunu ispat etmek ister gibi, mısraları üzerinden örnekledim. Leopardi’yi tarihsel pesimizmi, Pavese’yi daha çok çocukluk ve anılar imgesi, Trakl’ı ise; istese de unutamamanın aşırılığı üzerinden anmak, ayrıca fiziksel çevrenin; yaşanılan, içinde yetişilen mekanın da bilincin durumunu nasıl etkilediğini ima etmek istedim. Tüm bu örneklemelerimin şiir yazmanın da kuyu kazmak kadar güç olduğunu sezdirmesini umdum. Yazmanın yaşamakla olan ilgisini de sunmak adına, sanatçıların biyografilerinden kesitler aktarmaya çalıştım. Seçtiğim isimler, akılsal yetkinliklerini yitirme sınırına erişmiş, zorlu yaşamlara sahip kimselerdi. Bu tip bir zihnin eziyet ve zevklerini de iletmeye çabaladım. Sonuç olarak, yaşamanın üstesinden gelemeyen böyle bir zihnin kendi benliğine erişme çabası içinde olduğunu, geçmişinden kurtulmakta zahmet çektiğini ve onu düşünsel-davranışsal zorluklara sokan bu hafıza derdinin üstesinden gelebilmek için de imgeleme sığınma ihtiyacı duyduğunu, ifade etmek isterim.

 

Ana Fotoğraf: Mario Giacomelli. Archive web sitesinden erişildi. https://archive.org/details/original_giacomelli-1991-953-000-jpg

 

Dipnot

*Bu bağlamda, Schopenhauer’in delilik ve hafıza üzerine yaptığı felsefi analizler dikkate değerdir: ‘’Delilerde geçmişin düzgünce bağlanmış anımsanması olanaklı değildir. Geçmişten belli sahneler tıpkı şimdikiler gibi doğru biçimde öne çıkar. Ama onların toparlanmasında, anımsanmasında uçurumlar vardır; bu uçurumlar kurgularla doldurulur. Bunlar ya her zaman aynıdır ya da her zaman değişiktir. Hep aynı olduklarında sabit fikir olurlar. Ortaya çıkan deliliğe sabit mani ya da melankoli denir.’’ (Schopenhauer, çev. 2009)

Yararlandığım Kaynaklar

Adabağ, N. (1997). Şarkıları üstüne. Ankara, Gündoğan Yayınları.

Atakay, K. (1995). Pavese’nin şiiri. İstanbul, Kavram.

Ayyıldız, B. (2015). Cesare Pavese, Italo Svevo ve Tezer Özlü’de intihar kavramı. Erdem insan ve toplum bilimleri dergisi. 69: s. 22-40.

Balamir, Ebru. (2020). Klasisizm ve Romantizm arasında kalan aydınlanmacı bir şair: Giacomo Leopardi. İdil, 65: s. 1-9.

Calvino, I. (1994). Amerika dersleri: gelecek binyıl için altı öneri. (çev. Kemal Atakay). İstanbul, Can Yayınları.

Calvino, I. (1997). Pavese: olmak ve yapmak. (çev. Kemal Atakay.) İstanbul, Kavram.

Calvino, I. (2014). Klasikleri niçin okumalı?. İstanbul, Yky.

Federmair, L. (1995). Georg Trakl. (çev. Ahmet Cemal). İstanbul, Kavram.

Leopardi, G. (1997). Şarkılar. (çev. Necdet Adabağ). Ankara, Gündoğan Yayınları.

Pavese, C. (1997). Bütün şiirlerinden seçmeler. İstanbul, Kavram.

Schopenhauer, A. (2009). İsteme ve tasarım olarak dünya. (çev. 2009, Levent Özşar). Bursa, Biblos.

Trakl, G. (1995). Georg Trakl, bütün şiirlerinden seçmeler. (çev. Ahmet Cemal). İstanbul, Kavram.