Bir türlü harekete geçemeyen, düşüncesinde kararsız oturganlara,

Yazın tarihinde, bazı şeylerin aslında ne kadar eleştirilebilir ve sıradan olduğunu göstermiş birisi olarak Montaigne. Portrait of Michel de Montaigne’den bir kesit, Augustin de Saint-Aubin, 1774.


Sait Faik’in varoluşçu esintilerle serin serin uçuşan, hiç bir yere kapak atamamış olmanın mutsuzluğunu flanör bir yaşantıya dönüştürüp halkın; yaşantının arasında, kazanılmış hiç bir şeyden gelmemiş olan saltık neşesini sahiplenmek mi yoksa tam tersi yolda ıslık çalan, sefihliğin ve yaşamda olmanın felaket duygusunu üstün bir başarısızlık turnusolunda ölçecek şekilde, ablak kent kalabalığının içinde insanca yerlerinden çürüyüp dolaşarak yazarlık imgelemini kanatan Cioran’ın yerini yönünü taklit etmek mi yazmaya bir ölçü olabilir? Biliyorum cümlelerim zorlaşıyor, tamlamalar uzadıkça yardımcı gramer unsurlarının keskin ayrımı onları kurtarmaya yetmiyor. Barthes gibilerinin keskiyle daldığı ve ölçü birimlerine ayırdığı türden, tılsımları pul pul sökülebilecek, aslında öğrenilebilir ve açıklanabilir bir yazın tarzı mı, Orhan Veli’nin argonun ve kentli orta sınıfın yakınında fakat onlara ait olmayan istisnai bir kösnüllükle kımıldayan kent sokağı diliyle basitçe ve nazikçe esinleyen üslubu mu yoksa en uygun sözcüğü, kelime terkibini bulana kadar yıllarca bekleyen esinci ozanın, klasisistin kuralcı zor dili mi yazmak için daha elverişli yollar gösterir bize? Ece Ayhan’ın kör gözlere şifa, çağrışım kalıplarına parende attıran garip üslubu ya da Necatigil’in eşyalarla, evlerle konuşan, burçtan burca dereceli olarak yükselen diline ne demeli? Yazmak ne demektir? Neden ihtiyaç duyulur? Sadece sanatsal bir uğrak noktası mıdır yoksa bütün insanca disiplinlerin içinde özdeği eriyen multidisipliner bir verim midir?

Şüphelerimden doğmuş, sizlerin de tüm okuma ve yaşama deneyimlerine, yazma yetkinliklerine rağmen bir orta yolunu bulamadığını öngörebildiğim bu türden soruları yanıtlamayı deneyeceğim.

Yazmak, bir edim olarak oldukça primitiftir. En az emek gerektiren şeylerden biridir. Onunla kıyaslandığında; vinç operatörlüğü, sıhhi tesisat ustalığı, harç karıştırmak, bir yontu üzerinde uğraşan tutkulu heykeltraşın çabası emek yükü çok daha ağır uğraşlardır. Eğer emek ve fiziksel çabayı merkeze alacak olursak – bunu demekle Marksizm tarafından içselleştirilebilir bir emekten değil, malzemeyi yontup oradan bir yapı çıkartan bedenin antropolojik-yalnızca fiziksel değerinden bahsediyorum, söz konusu ettiğim şey, ideolojik değildir. Kol kasları, basit bir yazma edimine kıyasla, örneklediğim tüm bu işlerde daha fazla yorulur. Bu hem gözlem hem de mantıksal argümantasyon yoluyla bulgulanabilir, deneyebilirsiniz. Bunu demekle beynin kas faaliyetini küçümsemiş mi oluyorum. Elbette hayır. Yaratmak isteminin, erdemleri de yıkma cesaretiyle yazgılanmış menfur ve taşkın arzusu, bir primattan başka bir şey olmaması bakımından, her ne kadar doğadaki diğer türlere karşı kendisini tini, sanatı ve dinsel yüceliği ve amaç duygusunun onda çöreklenmesi açısından kayırsa da, insan zaten özdeksel olarak eşitsiz ve kör olan doğada, hayatta kalmaya çalışan diğerlerine kıyasla hiç bir ayrıcalığa sahip değildir. Bu yalancı bir türkü, bir maval gibi gelebilir sizlere fakat doğa diye tariflediğimiz mimarinin içinde her tür, bizimle birlikte, kendisine merhamet duyulası bir yaşam bilgeliğine sahiptir aslında. Taçyaprakları kanat gibi açılmış süsenlerin o nezaket dolu renklerine ulaşabilmek için kendi sınırlarını aşmadığını mı sanıyorsunuz ya da rakibine itkisel bir gaz göndererek onun avlanma yeteneklerini zayıflatan kokarcanın bu kaba tedbiri bir çeşit performans sanatı olarak görülemez mi? Güzel tüylere, estetik görünümlere kavuşmak zevkiyse kaygımız, kuyruğuna baktığımızda doğal bir hayret duygusu duymaktan kendimizi alamadığımız tavuskuşları doğa özdeğinin mayaladığı tinsel bir sanatçılığa, zanaatkarlığa sahip değil midir?

Bir esincilik, insanmerkezcilik ya da yüceliğin verdiği kültürel ayrıcalık üzerinden gidilirse; yazmak özelinde aldığım, aslında sanatsal verim sağlayan farkındalıklı öznenin, ona hayatını kolaylaştıran veya zorlaştıran (zorlaşır da çünkü her icat, yapıcı olacak kadar talihli değildir) zanaatçı yönünün ihmal edildiği anlamı kendiliğinden çıkar. Nasıl ki doğumumuz salt yazgısal değil penetrasyona yani aracı bir eyleme dayalıdır işte yazı özelinde sanat da esasen zanaat temeline dayanır. Bahsetmek, biraz daha açımlamak istediğim konu tam da bu.

Zanaat, ihtiyaçlar piramidinin en alt ve geniş tabanındaki yaşamak ve eş bulmak; bir doğa malzemesi olarak kendini minimum hasarla çoğaltmak itkilerinin bir çeşitlemesidir. Bir düşünce deneyine gidecek olursak, mesela tekerleğin mucidi, hiç bu yukarda andığım nosyonlardan bağımsız hareket etmiş olabilir mi, fikrinize sunuyorum. Bu varsayımsal tekerlek icatcısı, tekerlek gibi daha önce hiç bir mucidin imgelemini sarsmadığı şekliyle, oldukça komplike bir aygıtı yaşam ihtiyaçlarını kolaylaştırmak, muhtemelen yurdunu barınağını aile veya arkadaşlarını, kendi klanını beslemesi; seyahati ve tarımsal geçimini basitleştirecek uygun aracı bulabilme motivasyonuyla yapmıştır – topraktan daha karlı faydalar sağlamanın, başlı başına cinsel bir yazgısı olan bedeni daha gürbüz kılacağını öngörmek güç değil. Oldukça dürtüsel fakat masum. Ancak, tekerlek örneğinden devam edeceksek, bu aracın; zaman içinde kültürel bir evrim yaşadığını göreceğiz. İşlemeler, nişler belki, zanaatkarın imzası anlamına gelecek, onun benlik duygusuna hitap eden, belki onda egoist bir haz ve saygınlık yaratacak detaylar. Küçük örneklerle, kültür antropolojisinin girift konularına dalmadan, işte insan kültürünün ilk bulgulanışına geldik sayılır. Dürtülerin maksimizasyonundan doğan, artık ihtiyaç fazlası bir şey olan kültürün doğuşu ve çeşitlenmesi olgusu. Artık bir tekerlek sanatçımız var. Ne kadar absürt öyle değil mi. Tıpkı kurgu unsurlarını titizlikle ören, metnin temel duygularını karakterler üzerinden eşelemeye çalışan; duygusal olduğu kadar bir bakıma, belagat ölçü birimlerine göre cetvel ve pergel kullanmasını gerektirecek kadar da mekanizme muhtaç usta romancı gibi, mucidimiz de; tasarladığı şeyin hareket yumuşaklığı ve sertliğini, aks gövde uyumunu, tüm yapı unsurlarıyla düşünmek zorunda olan, daha önce başka bir romancı tarafından keşfedilmemiş olan nadir duygu aktarımlarını farketmenin zorluğu ve neşesiyle ter döken yazar gibi o da, her yeni denemede belki küçücük buluşlar yapmanın epifanik mutluluğunu yaşıyor olmalı.

Zanaatkar ve sanatçı arasındaki bu ilgi düşünüldüğünde, tekerlek sanatçımız çok sırıtmamış olsa gerek. Tekerlekler gibi, yaşamsal alanımıza dahil olan ve binyıllardır evrilen bir çok kültür ürününün entegrasyonundan başka bir şey değil yaşantımız. Bardak altlığındaki ince zambak işlemelerini, iğne deliğinden geçecek kadar ince çelenkleri porselene yedirerek tasarımlayan kişiyi sanatçı kabul etmeye eğilimli değilken bu motifleri kelimelerle resimleyen ve hatta kendisi de o altlıktan bir tane tasarımlayabilme tutkusu duymaya oldukça yatkın, sözgelimi bir romancının yazma edimini sanat kabul ederiz. Elbette ilki zanaatkar ikincisi sanatçıdır çünkü ilkinde estetik, insanın binlerce yıllık bilişsel evrimi boyunca onda tedricen gelişen tinsel yöne tümden hitap etmez. Bir detay, bir örge olarak yerleştirir zanaatkar porselenin yanaklarına o desenleri. Niyeti kahve içici ve tiryakilerinin göz zevki ve ürünlerinin pazarlanma ya da tercih edilme cazibesidir; sadece estetik zevke hitap etme, bu yönde egoist bir tatmine ulaşma değildir. Yani mine ustasının, kaligrafın, romancının yaptığı gibi değildir bu edim.

Fakat işte, yazmak işi özelinde sanatçının performatif yani edime dayalı bir geçmişi olduğunu, antropolojik olarak bu kesin bir bulgu değilse bile, performans ve estetiğin birbirleriyle at başı gittiği yönündeki güçlü sezgimi paylaşmadan edemiyorum. Bence yazmak gibi bir sanatsal edimin hırçın kökleri, o ilk kurgusal kılıç ustasının kabzaya yerleştirdiği işlenmiş demire çekmek için tutuştuğu zarif fakat korkutucu hattın cazibesine kadar geriye gider. Bir ihtiyaçtan, hayattaki bir problemden doğmuş olan kültürün ta sadece estetik zevki doyurmaya kadar sürdürülüşünün, milyon yıllık primat davranışbiliminin şimdiye uğramış zarif bir biçimi.

Bizler oldukça yırtıcı kişilikleriz. Sevgiyi dahi agresif savunmaya eğilimliyiz. Ve iyi kötü duygular arasındaki bu kutupluluk ise akıl sağlığımız ve davranışsal mimarimiz açısından kaçınılmaz. Bir yazar, zarif bir dokunuş yapmayı, Şekspiryen şiirler yazmayı tercih edebilir. Olumlamacı hislerin beşiğinde, klasik okul-öğretmen-öğrenci geleneğinin günlük izdüşümlerini takip ederek bir cemiyete karışma istenciyle yazabilir, bir yazar bir çırağın hamlığıyla hocasına saygı duyabilir ve bu onu hiç olmadığı kadar kalkındırabilir de. Fakat Nabokov’un yüz kızartıcı yollarını, Joyce’un dışardan öldüresiye antipatik gözüken çokbilmişliğini de tercih edebilir. Flanörler gibi gezebilir ancak bazıları vardır, sıradanlık olarak tanıladığı olguların içinde olmak ona -mübalağasız bir biçimde diyorum- davranışsal ve nörolojik bir işkence gibi gelebilir. Orhan Veli, Sait Faik; varoluşçu esintilerle, bir çeşit kış dinginliği ve bahar neşesiyle hoş bir aylaklık yaşıyor olabilirler. Ama Flaubert ve Huysmans gibi oturgan, kımıltısız olanları da vardır- dil fetişi ve üslup takıntıları farklı boyutlardadır Fransızların, Fransızca yazanların. Pascal, Taşra Mektupları’nı tam on yedi kez yeniden yazmış, Flaubert ise üslupçuluk konusunda yine epey ileri gitmiştir. Tüm bunlar bir masa başında saatlerce oturmayı ve yazarkenki çabanın ruhsal geriliminin hiperaktivitesine karşılık, bedensel hareketi en aza çekmeyi gerektirir- keşke tekerlek icatcısının hareket biliminden bir parça esinlenebilseydi. Mesela bir çoğu şair olup çeşitli mahlaslara da sahip bulunan Osmanlı padişahları da oldukça oturgan izlenimler bırakır, kendilerinin şayet nakkaşları veya ressamları tarafından grotesk bir mizah duygusuna kapılıp da gövdeleri şişirilmemişse, portre ve minyatürlerinde oldukça besili duran vücutları yüzünden. Yeri gelmişken, Türk’ün estetik algısında karın altı yağlanmasının özel bir yeri olduğunu, seyreden kişi düşünmeden edemiyor. Zira aynı sultanlar batılı imgelem tarafından zarif bir estetikle sunulmuştur. Bazı nakkaşların, kadın figürlerinde de özellikle karın bölgesini yağlı resmettikleri gözlemleniyor.

Sultan II. Mustafa’nın minyatürü, görüldüğü gibi gövde imparatorluk kadar besili. Padişah portreleri çizen saray nakkaşlarının da sultanları oturur vaziyette resimlemeleri, farkında olmadan oturganlığa dair yapılmış bir iltifat izlenimi bırakıyor. II. Mustafa’nın şairliği de var elbette, İkbalî ve Meftunî mahlaslarını kullanmayı seçmiş.

Yazmanın doğallık karşıtı, artık insanın bilişsel evriminde faydacı bir karşılığı bulunmayan bir şey olduğunun en güçlü bulgusu, sürekli oturganlığın; oturarak yazma işinin bir sonucu olarak hareketsiz gövdenin karın altında yağ yapmasıdır. Bunlar ihtiyaç fazlasıdır. Orhan pamuk’da da, Flaubert’de de Stendhal’de de ve eğer çok yanılmıyor da gözlerim fikirlerime uygunluk sağlayacak şekilde serap doğurmuyorsa, Perec gibi şehir günlüğü tutabilen gezgin tabiatlı kimselerde bile keşfettim bu karın altı yağların varlığını. Her biri saygınlığı olan yazarlardır, bir kinayede bulunmuyor, bir garipliği dillendiriyorum.

Yazmanın ağırlaştırıcı ve yaşamdan alınan hazzı bölüp sözün içinde perdeleyen, eylemi sınırlayan bir yönü vardır ama yazar, bu edimi eylemeye öncelikli kılmıştır ki yazarlık sıfatını haketmiştir. Bir yazarın belki de meslek yaşantısının başındaki en oylumlu çelişkisi yaşamının olgusallığı ile imgeleminin tinselliği arasındaki derin uçurumu nasıl örtebileceği şüphesidir. Bazıları politikayı tercih eder veya buna mecbur hisseder. İlk dönem tanzimatçıların, modern dönemde toplumcu gerçekçilerin yaptığı gibi. Ya da ruhbanlığın da politik bir şey olduğunu ele alacak olursak aslında yazı geleneği, genelde kurumsaldır. Modern döneme kadar özellikle ruhbanlığın cetveli pergeliyle çizilmiştir. Ben burada küçültücü bir yan görmek yerine, Kafka, Proust gibilerini yaratacak bilişsel evrimin derece derece din duygusu üzerinden çeşitlenip şimdiye uğramasına aracı olduğunu düşünüyorum. Fakat artık bu tip dinsel bir sanata, hiperlinklerle örülü, yeni yeni siber bir teoloji inşa ettiğimiz bu dünyada muhtaç değiliz, görevlerini tamamladılar tüm bu oluşumlar.

Dinsel sanatçılar dışında Nazım Hikmet gibi, olguyla tin arasındaki farkı ideolojiyle kapatmayı tercih etmiş ozanlar vardır. Kimiyse, Zebercet gibi ayrıksı ve davranış bozukluklarıyla dolu bir kahramanı yazabilmiş olması bakımından, Yusuf Atılgan gibi bu farkın gerilimini çeşitli kültürel aygıtlarla çözmek yerine tüm sefihliğiyle aktarmıştır. Zebercet, ne ulusal ne dinsel değerlerle ne de çağdaş insanın hukuksal güvencesiyle uzlaşabilmiş; kendi yargısını kendisi vermiş, boşluk duyumuyla yıkanan Türkçedeki ayrıksı kahraman tipolojilerinden biridir. Ya da Orhan Pamuk, özellikle Kara Kitap’da, gençliğinin buhranı ve tılsımının mazotunun henüz tükenmemesiyle müthiş bir ilgisi olsa gerek, çözülmez, kriptik bir yabancılaşma ve merkez bulamama duygusuyla yazması bakımından bu olgu-zihin karşıtlığını kırmaya cüret edebilmiş bir yazarlığa sahiptir.

Buraya kadar örneklediğim gibi, yazmak antropolojik açıdan, şayet bir toplumsal amaç güdüsü yoksa, saltık bir zevke uzanan aslında oldukça konvansiyonel bir geçmişe sahip, kültürel bir edimdir. Her yaşama göre farklı bir uğrağı, zevki olabildiği görülen; ve bireyselleştikçe ayrıksı verimler doğurabilen bir uğraştır. Yazarın yüceliği ya da dahiliği, yazmak ediminin tam olarak kavranamamasından doğan bir entelektüel kültüdür ve bu kesimden insanlar, aslında inatçı bir şüphenin huzursuzluğunu içinde taşıdıklarını bile bile, bir dehanın tartışılmaz varlığına inandırmak isterler kendilerini. Yazar, sıradan; tercihlerinin farklılığıyla kültür nesneleri üretmeye başlamış bir öznedir. Sözgelimi, Montaigne’de uyanan, Pascal gibilerinde takınaklı bir yeniden yazma arzusuyla katmerlenen ve yakın geçmişte, kendisinde çağdaş bulgu ve zevklerini verip dönüşen, deneme diyebileceğim bir türün yazarı olan Cioran; bu yazınsal türün yaratıcısının ‘’kendini bul’’ cinsinden bir ahlak felsefesine indirgeyerek özetleyebileceğim; yazılı olmayan manevi geleneğinin takipçisi olduğunu unutmuşçasına, Camus’nun zamanında onu hoşnutsuz eden bir lafının anısıyla ‘’beni taşralı zannetti herhalde’’ anlamında bir şeyler diyecek kadar, bir düşünür veya retorikçiye yakıştıramayacağımız türden bir bayağılık sergileme gafletine düşmüş, sıradan bir insan gibi kompleksif davranmıştır ki bu insan genelinde oldukça doğal bir davranıştır. Bilgeliklerini aklımızdan düşürmediğimiz isimlerin, sözgelimi Cicero gibi Latin büyüklerinin şatafatlı söylevciler olmalarının yanında, kültürel bazı ağ tabakalara doğmuş veya yerleşmiş sıradan insanlar oldukları da akıldan çıkarılmamalıdır.

İlgili Cioran röportajı: https://www.youtube.com/watch?v=4PBEha4SaLM