Mağaranın dışındakiler, gerçek gün ışığını, gerçek

varlığı olan şeyleri (idealar) görmüş olanlar, sonradan

mağarada iyi göremezler.

Platon, Devlet, akt. Schopenhauer

İnsan denen biyolojik ve kültürel fenomenin, düşündüğünü düşünen ve bir benliği olduğunu açımlayabilen türsel bir uğrak noktası olarak; tarihin ve kültürün doğurduğu veya bunları doğuran bir zihinsel kuruluma sahip bulunan biricik insanın, biyolojiden biliyoruz ki aslında yaşam gereksinimlerini doğadaki diğer türler gibi karşılamayla yazgılı sıradan-hayvansal bir mekanik gelişimi var. Bilimsel literatür, evrimsel biyoloji üzerinden, bize bunu söylüyor ve elimizde insan fenomenini mantıksal olarak en iyi açımlayan mekanik kuram şimdilik bu yani kısaca, insan bir primattır ve bu, gün geçtikçe yaygınlık ve seçkinlik kazanan bir kuramdır.

Milyon yıllık primat evrimi, bir biyolojik gereklilik olmanın ötesinde, tuhaf bir kültür fenomeni doğurmuştur. Dinsel kültürün onda tanrısal bir nüve olduğunu bulgulamaya çalışmasının temel sebebi de budur. İnsan, yaratmak edimine sahiptir ve onun bu çabası, işlevsel olmak kaygısından zamanla soyutlanmıştır. Dinsel kültür, yeryüzüyle neredeyse eşgüdümlü bir art dünya tasavvur eder ki, burada insandaki noksan; mükemmellikten uzak yaratma ediminin, asıl yurdunu tespit edebilsin. Ve bu yurdun emlak müdürünü de insanbiçimsel olmaktan bir türlü, negatif teolojinin çabalarına rağmen soyutlandırılamamış bir Tanrı olarak tayin eder.

Öncelikle Tanrı’nın mutlak biçimde olmadığı gibi bir kanaati paylaşmadığımı belirtmeliyim. Tanrı nosyonunu ham buluyorum, insanda ardışık inanç gereksinimleri doğuran; onu farklı farklı gelenek ve etnisitelere göre ölçülendiren, tanrıbilimsel olarak çelişmeye çok açık, yargılamak yönünde bir ilke tayin edip yaratım edimi gerçekleştirmiş; bu yönüyle de adalet terazisi şüphe veren bir yapısı olduğunu düşünüyorum. Tarihin genel görünümlerine baktığımızda, kuytularına indiğimizde; inanç ve din savaşlarının, kendi klanını ötekine üstün görmek isteyen kişinin primitif ahlakından çıktığını doğrularmış gibi ilerleyen dinsel kültürlerin dejeneratifleşen varlığını görürüz. Binyıllarca ne yargılar verilmiştir ki sırf Tanrı nosyonunun sorgulanamazlığı, insanların barsaklarını sökmeyi meşru görmeye yetmiştir ya da devlet yöneticisinin yönetme erkini yaratıcıdan alan teolojik siyasetbilimi, ruhbanlığın güdümünde haklılandırılmış bir çok savaş ve yıkım sahnelemesi serer gözlerimizin önüne.

Tüm bunlar, doğaüstünden ayıklandığında; saltık birer kültürel fenomen olarak çırılçıplak kalakalır onu seyrettiğimiz sahnede. Şimdi biz bu kültürle ne yapacağızdır, şartların meydana getirdiği; bazı tarihsel kararlarla güdülenen bu doğaüstü insan fenomeninin gerekliliği nedir?

Yeryüzünde olma hissi, insanda tinsel bir heyecan ve buradaki amacını tam kestirememesi yüzünden bir de kasavet doğurur. Yalnızca kendi benliğiyle, kendi yaşam amacı uğruna buraya sürüldüğünü tasarımlaması, altından kalkamayacağı kadar güçlü bir problemdir. Din ve felsefe düzeyinde varlığın kökeni binyıllardır tartışılagelmiştir. Hala bir problem olarak da orada beklemektedir. İster doğa fenomenleri tarafından tesadüfen kurgulanmış biyolojik bir mimari isterse yaratılmış bir şey olarak kabul edilsin, insanın buradaki amacının ne olduğu, muğlaklığını sürdüren bir şüphedir.

Dinsel kültürün bu soruyu cevaplandırmaya gücünün yeteceğini düşünmüyorum. O, inanç ve inanç gereksinimi doğurur (inanç gereksinimi: kişinin inancını bütünleyen edimler; ibadet ve türevi tapınma adetleri). Soru, mantıksaldır: ‘’Neden?’’ Felsefe mantıksal yanıtlar aramaya daha elverişlidir bu açıdan ve Tanrı nosyonunu onun eşelemesi gerekir. Başlangıçta vadettiği özgürlük ortamının tersine, kültürel bir ayrılık ve bir çeşit çatışma-sürtüşme hukuku doğuran dinsellik ve inanç; kanımca insanın varlıkbilimsel şüphesini ego minyatürleri doğurarak tatmin etmekte oldukça başarılıdır. Tanrının ve inancının motivasyonuyla bir çok can yakmış politik liderlerin varlığına tarih boyunca tanıklık etmişizdir. İnanç gereksinimi duyup bir yeryüzü ekonomisi kurmuş, böylece yaşamak evhamını atlatmış yine bir çok dindara da tanıklık etmekteyiz. Dinsel kültür, onu içselleştirememiş olanları, elinde politik ve maddi bir erk de bulunduğundan ateşe atmaktan kendini hiç sakınmaz. Dinsel kültür, onu ister seçkince ister radikal bir şekilde eleştireni, ortadan kaldırma motivasyonuna da pekala sahiptir. Bu sadece dine has bir olgu olmayıp, erkleşmiş bütün kültür fenomenlerinde gözlemlenebilir evrensel bir sorundur. Zorbalıkta insan, kendi edimine hep bir kulp bulmakta maharetlidir.

Nicelik olarak daha fazla üyesi var diye, dinsellik; bu yapıyı içselleştirememiş birisinin eleştirisini haksız mı çıkarır? İnanç gereksinimi duymayana, eğer bu örnek kişi, dinsel kültürün niceliksel üstünlük kazandığı bir yerde yaşıyorsa, baskın kültüre illa da saygı duymak; onun suni gündelik formlarını taklit etmek; buna mecbur hissetmek, hangi kaynak tarafından türetilmiş bir ilkedir? Art dünyanın kökeni meçhul kuytularından insan imgelemini uyarmış bir kültür fenomeninin mutlaklığı ne ölçüdedir? Baskın dinsel kültür, bu kültürün içinde edilgenleşmiş birine kendine saygı duymayı mecbur kılmakla saygısızlık etmiyor mudur?

Tanrı, kanımca varlıkbilimsel bir problemdir ve kültür gereksinimleri doğurularak kendisine kapılanılabilir dünyevi bir kurum değildir. Bu varlıkbilimsel muğlaklığa ‘’Tanrı’’ demek bile mantık bakımından sakıncalıdır. Çünkü bu kavram erksel, hakimiyet belirten bir kavramdır. Bence o yalnızca düşünülür. İşte bu kadar ve bireysel imgelemi uyaran felsefi bir ilke olarak, kişinin tercihine göre; ya yaşanılır ya yaşanılmaz. Benim bu egzotik tanrı tasavvurum mümkün kılınabilseydi, hiç bir erksel ve kültürel sürtüşme içermediğinden; tamamen bireysel bir etik problem olarak kişinin kendi imgelemini ilgilendirdiğinden; kanımca büyük bir huzur duygusu zihnimizi temizlerdi. Benim ütopyam bu.

Bir kültür fenomeni olarak, milyon yıllık primat gelişimi Tanrı kavramına benzer bir çok başka kültür doğurmuştur. Kültür üretimi, insanın bilişsel gelişiminin sürekliliğini temsil eder. Bir kültür fenomeni de tıpkı insan gibi doğar, büyür ve ölür. Tarihin bizlere gösterdiği budur. Onun ölümü, insanlığın hafızasında bir anı düzeyinde yer edinir ve böylece tarihin konusu olur artık.

Tanrı kavramı veya inancında olduğu gibi bir çok başka tarihsel görüş, kuram; etik-estetik anlayış vb. insan kültürüne katılmış ne kadar şey varsa, bunların her biri insan egosunun minyatür birer verimidir. Temelde tek bir kafanın nevroz ve arzularından doğar ve kültürel bir abiye ya da cüppeyi kuşanıp erkselleşir. Başta umut verici, masum ve özgürlükçüdür sonra dejeneratif bir hal alır. Bütün kültürel olguların kaderi budur. Hastalık ve huzursuzluk, ölümlü olan bu şeyleri birer tahakküm unsuruna dönüştürüp hayatı zindan etmektedir. Tanrı, bir özgürlük ve kurtuluş teolojisi sunması bakımından oldukça hassas ve seçkin bir nosyondur. Fakat kültürel yaptırıma dönüştüğünde ve insan egosunun dünyada hep kalacakmış, ondan sonsuza kadar gıdalanacakmış gibi bir algı eksikliği geliştirmiş dejeneratif yönü tarafından suistimal edildiğinde bir zorbalık içermeye başlar. Doğaüstü bir erkin minyatür ve motifleriyle dolar her taraf. Şairin şiiri, politikacının nutku, aile reisinin ahlakı, kişilerin cinsiyet rolleri etkilenir bundan. Tüm bu kültürel yaptırım; her şeyin özündeki saf ve değişmez ilkenin; masumiyete çağrı yapan mutlak özgürleşmenin temsilcisi olan bir Tanrı’nın vicdanının el vereceği bir şey midir? Sırf kültürel farklılaşmalar yüzünden savaşmak; rasyonalite inşa etmiş, bilişsel gelişimi seçkin bir noktaya gelmiş insana; insanlığa yaraşır bir iş midir? Teolojinin ilkelerini bir zırh ve kargı gibi kuşanıp düşman öldürmenin rasyonel hangi yanı vardır; yaşanılagelen her şey kişisel ahlakın doğurduğu noksanlıklardan ileri gelmez mi; eğer gelirse, niçin inançlar birbirine kırdırılır?

Keşke, benim keşfetmiş olduğum bu huzur anı başkalarınca da keşfedilse. Kültür ve insani tercihler birbirlerine kırdırılmasa. Umudum budur ve satirik dilimin sebebi de. Son zamanlarda yeryüzünün bütün verimlerine eş mesafede bakmaya gayret ediyor, noksanlıkları fazlaca görüyor ve hicvediyorum. Bir merhamet istenci duyuyor fakat bir kızgınlık anında, bu hoş duyguyu maalesef harcıyorum ama biliyorum benim bütün fikir ve tercihlerimin; bir başkasınınkine üstün olmadığını; gençliğin hararetiyle edilmiş lafların utanç doğurabileceğini; her şeye rağmen, tüm bu çelişik duygularımla bir bütün olduğumu; negasyonun da sevgi kadar değerli olduğunu. Edimsel bir zorbalığa dönüşmedikçe bütün eğreti fikirlerin masaya yatırılabileceğini. İnsanın dehşetli bir mağarası bulunduğunu ve buranın yargılarla değil itiraflarla söndürülebileceğini.

Venedikli, Grimani isimli patrisyen bir aile için (eski zamanlarda bu aileler sanat, din, politika gibi bir çok alanda söz ve miras sahibiydi) hazırlanmış bir dua kitabı. Rönesans’ın önemli yapıtlarından biri sayılıyor. Daha sonra Rothschild’ların koleksiyonuna eklenmiş. Birden fazla minyatür sanatçısı tarafından resim ve tezhiplenmiş (Tezhip: kenar süslemeleri). Sol parşömende dinsel bir figür seçiliyor. Eseri incelediğimde dindışı bir sanatın seyredilme cazibesine kapılıyorum neredeyse.

 

İddiam o ki, yeryüzündeki hiç bir kültür; inanış ve kuram mutlak değildir ve çağlar geçtikçe doğup ölecek birer kültürel verimdir. Mesela Rönesans’ın humanistik; modernliği önceleyen söylemi, bir retoriktir. Bu söylevi üreten Petrarca ve Erasmus gibi seçkinlerin ahlakını yansıtan geçici birer kültürel fenomen olarak algılanabilir. Sözgelimi, Orta Çağ kastedilerek, ‘’karanlık’’ denen dinsel kültürlerin sanatı teşvik ettiği ve tarihsel ilerlemeci kurama göre düşünecek olursak, Rönesans’ın skolastisizmi daha klasik ve bireysel bir dinsel reformasyona tabi tuttuğu değerli periyotlar vardır. Lütfen inceleyiniz, din salt zorbalık ve karanlık değildir. Rönesans ve Aydınlanma retoriği veya başka başka tarihsel okumalar; alıcısına bazı mutlak kültürel ilkeleri endoktrine ettiğinde (sözgelimi Petrarca gibi tarihsel ilerlemeci humanistlerin gözünde, Orta Çağ’ın dinin tekelinde buhranlı ve karanlık, Yunan ve Roma’nın yetkin kültürüyle kıyaslandığında primitif ve verimsiz kalan bir görünümü vardır); bugüne dek kendi yaşam sahnını kurmuş ve kendi tarihsel kabullerini öncelemiştir. Rönesans veya Aydınlanma retoriğine itibar etmeyen, bu belagatin tasarımcısının gözünde; aslında özgün kültürel verimleri hesaba katıldığında salt karanlık olmadığı kavranabilecek Orta Çağ’ın kuyusunda yaşayan, köktenci bir kafa olduğu önkabulünü doğurabilir. Ya da doğaüstü esinin neredeyse mutlak reddine kadar dinsel imgelemi sarsabilir bu retorik ki Aydınlanma periyoduna girildiğinde doğa bilimlerini esas alan düşünürlerin kuramlarının çeşitlenmesiyle böyle de olmuştur. Bu tarihçi ve kuramcı tipine göre, inanç; rasyonel ve humanistik bir şey olmakta zahmet çeker. Oysa doğaüstü esine kapılan inançlı-inançsız esinci şairleri hangi kefeye koyacağımızı şaşırtan çarpık bir şüpheye sürükler bizi bu Batı merkezci retorik. Hafız’ı, Hayyam’ı, Blake’i; belagatteki zarafetleri pek az şeyde görülür derviş ve azizleri ne yapacağızdır? Antik Yunan’ın Pre-Sokratik düşünürlerinde, sözgelimi Empedokles’de tanrısal bir esin yok mudur ve dinsel bir tedrisattan geçen, bir hristiyan esinci kimliğine sahip romantik şair Hölderlin’in aynı zamanda Empedokles’in Ölümü tragedyasını kaleme alacak denli klasik kültüre sezgisini çevirmiş eklektik yanını bu tür tarihselci kuramlar zedeleyip muğlaklaştırmaz mı; karanlık mıdır bu insanlar? Kötü ve zorba mıdır? Dinsel duyguyla zarifleşmiş nice ozanın lirik şiirlerini ne yapacağız, hangi kefeye koyacağız. Mesela Rönesans ve Reform’un çok değme kültürel dönüşümler olduğu öğretilir bize, bu kültürel bir endoktrinasyondur; bu mutlaklığın, mezhep imamlarının veya skolastisizmin dogmatik fetvalarından farkı nedir? Alın, ikisi de dogma üretmektedir işte. Şu şundan üstündür, şunu yapmalıyız, ötekini öldürün gitsin. Sözgelimi Reformasyon karşıtı ressamlar vardır ve buradaki karşıtlık mızraklarla, barutla değil resim planlarının hangi ikonografik örgeleri kullanması gerektiğini tartışan bir sanat estetiği problemi üzerinedir. Yakın dönem sinema sanatının özgün iki ismi; biri Avrupalı diğeriyse Rus olan, Bergman ve Tarkovski’nin sanatının en yeğin ögelerinin kalifiye bir dinsellik içerdiğinin ve tüm bu estetik sunumların dindışı zevk arayan bir izleyiciyi de cezbedecek kadar ontolojik anlatımlara kavuşabildiğinin tuhaf bilgisine ne demeli peki. Özellikle Sovyet materyalizmiyle çelişen sanat eseri örnekleri yaratmış Tarkovski, mevcut profan kültürü bir nevi karşısına alma cesareti de göstererek, sanatın yolunun dinsel-dindışı/bireysel-toplumsal zıtlığından çok; hali hazırdaki baskın yapıya eleştiri getiren reformist bir yanı olduğunu kısmen de olsa ispatlamaz mı? Örneklediğim üzere, sınırlar sanıldığı ve insani bilimlerce kesin olarak ayrımlandırılmaya çalışıldığı kadar net değil, ne kadar muğlak görebiliyor musunuz. İnançla inançsızlık, ahlakla ahlaksızlık, sanatla vandallık ve elbette sevgiyle nefret ne kadar katışık; ne kadar iç içe.

Elbette bu türden evrensel bir muğlaklığı sıradan insanın zihninin kaldırabileceğini sanmıyorum. O, dünya elinden kaçıyor gibi Tanrı’sına, politikasına, maaşına, cinselliğine, ailesine sımsıkı sarılmak isteyecektir. Son tahlilde kültürel ve etik dejenerasyon ve cehalet doğuran bu kendinin farkında olmayış, politik bir eşitsizliği de imler. Tüm bu zorbalık, kaynakların eşit dağıtımı ütopyasının bir türlü gerçekleştirilemeyecek olmasındandır.

Bu türden evrensel bir muğlaklığı yalnızca sanatçı kaldırabilir, yalnızca o kafatasının içindeki yalnızlıkla dost olup elemini kendine sırdaş kılar ve böyle mücadele eder yeryüzü tiksintisiyle. Onda doğa ilkelerini bozunuma uğratan, tesadüfe çıkaran istisnai; ölçü nedir bilmeyen garip bir etik vardır ki bu çoğunca heretik-sapkınca-ahlaken kışkırtıcı bulunur. Sanatçı, sütü hiç tatmamış çocuk kadar noksandır, yaşamak nedir bilmez, bir türlü; gayret etse de ayak uyduramaz. Sanki doğa veya Tanrı, onda istisnai bir sapma göstermiştir. Sanatsal imgelem, primat evriminin doğurduğu hassas mı hassas bir sinirsel zaafiyete dayanır. Sanatçının; tıpkı ruhbanın, aydının, profanın, muhafazakarın olmadığı gibi diğerine bir üstünlüğü yoktur. O sıradan bir insandır. Kültürel verimlerin absürtlüğü ve insanları köktencileştiren donuk biçimleriyle uzlaşmaz, bir kez yaratma heyecanına kapılır ve bir daha iflah olmaz.

Ana Resim: William Blake, Capaneus The Blasphemer, Dante Alighieri’nin İlahi Komedya’sı için yaptığı illüstrasyon (Cehennem XIV, 46-72), 1824-1827.