Hayal kırıklıklarının yitiminden, bitmek bilmez savaşlardan,yalnızlıklardan, birbiri sıra eklenen ölümlerden, her şeye rağmen takınılan katı umursamazlıkların gölgesinde yeşeren tutkulu aşklardan çok önce, “tarih öncesi kuşların yumurtaları kadar ak ve kocaman, parlak çakıllarla örtülü yatağı boyunca dupduru akan bir ırmağın kıyısında”

Jose Arcadio Buendia ve adamları tarafından kurulan Macondo bir bakıma Latin Amerika’nın minyatürize edilmiş halidir. Jose Arcadio Buendia, Macondo kurulduktan sonra köye ara sıra gelen Melquaides’in tuhaf icatlarının da etkisiyle işi gücü bırakıp kendini dizginlenemeyen hayal gücünün etkisine bırakır. Çünkü Latin Amerika’da o zamanlar yoksulluğa, şiddete ve yalnızlığa gerçeklikten kopup hayallere sığınılarak karşı koyulabilirdi. Bu anlamda diyebiliriz ki büyülü gerçekçilik sadece,fantastik öğelerle dolu soyut bir köy olan Macondo’nun anlatıldığı bir yöntem değil; “hayalleri kendi gerçekliklerinden önde giden” ıssız ve büyük bir adada yalnızlığa hapsedilmiş  tüm Latin Amerika halklarının yaşam biçimidir.

Fakat Latin Amerika, “sömürünün olduğu kadar direnişin de tarihidir. Macondo halkı savaş ve sonrasında gelen zulme karşı çareyi büyülü dünyasına hapsolarak değil; Albay Aureliano Buendia önderliğinde gerçeğin en somut şekillerinden biri olan savaşta bulacaktır. İlginçtir;otuz iki savaş ve otuz iki yenilgi sonrası bu büyük muharebe de sonunda kendi yaşam biçimlerinin kurbanı olacaktır. Yüksek ideallerin yerini alan iktidar hırsı,birbiri sıra eklenen anlamsız ölümler, bir sonuca varmayıp kendi döngüsüne hapsolmuş savaş Albay’ı yozlaştıracak, yalnızlaştıracak ve gerçeklikten koparacaktır. En yakın arkadaşını ölüme gönderdiğinin gecesinde bu durumu kavrayan Albay, sonunda yenilgiyi kabul eder. Macondo’ya dönüp kendini odasına kapattığında artık tüm işi gümüşten balıkları eritip eritip tekrar yapmak olmuştur. Albay, artık ölümüne kadar yalnızlığına hapsolmuştur.

Kolombiya’da FARC ile ellinci, Türkiye’de kırkıncı yılını dolduran ve dünyanın birçok üçüncü dünya ülkesinde yıllardır devam etmekte olan sonuçsuz savaşların Albay’ın otuz iki savaşıyla benzerliği özellikle üçüncü dünya ülkeleri nezdinde savaşın evrensel karakteristik özelliğiyle ilgilidir. Sonu gelmeyen savaşlar ve ölümler Macondo’nun olduğu kadar bu ülkelerin de kaderidir.

Bu arada Macondo gelişimiyle paralel olarak değişir. Romanda iki tarih anlayışı vardır: Çizgisel tarih ve döngüsel tarih. Macondo’nun değişimi ve gelişimi çizgisel tarihi temsil ederken Buendia ailesinin özelliklerinden olan delirmenin,yalnızlığın, ataklığın veya içe kapanıklığın her kuşakta kendini tekrar etmesi döngüsel tarih anlayışını gösterir. Romanda bu iki anlayış iç içedir. Biçimde her şey değişirken özünde tekrar eder durur. Albay’ın 17 oğlunun teker teker öldürülmesi veya Jose Arcadio Segundo’nun da içinde bulunduğu makineli tüfeklerle tarandıkça “soğan kabuğu gibi dökülen” kalabalığın katledildiği istasyondaki olay farklı tarihlerdedir. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin şiddet bir şekilde, hatta daha vahşice, hep vardır. Tıpkı Latin Amerika, Türkiye, Afrika vb. gibi…

Simon Bolivar ile İspanyolları kovmayı başaran Latin Amerikalılar önce açıkça daha sonra ise neoliberal çağda, askeri darbelerin önünü açmasıyla birlikte şirketler aracılığıyla işgale uğrar. Romandaki Meyve Şirketi de esasen bu şirketlerden biridir. Macondo’ya gelip muz üretimi yapan şirketin işçileri, insanca yaşama koşulları ve yeterli ücret sağlanmadığı için greve gider. Şirket, bu grevi bastırmak için asker çağırır. İşte romandaki en büyük kırılma noktalarından biri buradadır. İstasyonda toplanan coşkulu kalabalık taleplerini iletirken onlarca makineli tüfek birbiri ardınca ateşlenir. Jose Arcadio Segundo gözlerini açtığında ölülerle dolu bir trenin içindedir. Trenden atlayıp Macondo’ya geldiğinde tek bir cümle duyar: “Burada hiçbir şey olmadı.”

İstasyondaki katliam sonrası büyük bir yağmur başlar. Burada yağmur metaforu önemlidir. Artık her şey yağmurun sessizliği içine gömülmüştür. Direniş kırılmış, dünya neoliberalizmin pençesinde tutsak edilmiştir. Kendini Albay gibi odasına kapatan delirmenin eşiğindeki Jose Arcadio Segundo’nun ölmeden önce yeğeni Aureliano’ya son sözü ise: “Üç binden fazla olduğunu ve hepsinin denize döküldüğünü sakın aklından çıkarma” olur.

70’li yıllar boyunca özellikle üçüncü dünya ülkelerinde bir dizi askeri darbe yaşanması global ölçekte uygulanmaya çalışılan neoliberal politikalar sonucudur. Bu duruma direniş ise acımasızca bastırılır:Şili’de Allende, Kongo’da Lumumba, Türkiye’de ise tüm devrimci hareketin katledilmesi gibi.Aslında başlangıçta hiçbir ortak noktaları bulunmayan bu ülkelerin ve Macondo’nun ortak bir paydada buluşması neoliberal çağın başlaması ile sağlanır. Yüzyıllık Yalnızlık;gelişen,değişen bir tarih çizgisinde sürekli birbirini tekrar eden durumları yaşayan ve her tekrarda bir girdabın içindeymişçesine batan, neoliberalizmin getirdiği tahribatlar düzleminde kader birliği edinmiş üçüncü dünya ülkelerinin biyografisi, bir varoluş ilanıdır.

Her şeye rağmen aşk ve onun beraberinde gelen tutkulu birliktelik kendine her zaman bir kaçış noktası bulur. Aureliano ile Amaranta Ursula artık yıkılmakta olan, yıllarca devam eden yağmur sonrası küflenmeye yüz tutmuş evin bir köşesinde kendilerine yeni bir dünya kurar. Bu dünyada o an için tek bir duygunun hegemonyası vardır: Aşk. Romanın ana temalarından biri olan yalnızlık bir tek aşkla aşılır. Hemen hemen tüm aile bireylerinin ölmüş olduğu bir yüzyıldan sonra karıncalarla, böceklerle ve otlarla istila edilmiş çökmek üzere olan bu evde iki aşık için ne yalnızlık ne de geçmişin fırtınalı günleri önemlidir. Bu anlamda Marquez, aşkı nihai bir çözüm olarak değilse de, ki sonunda doğa kazanır,en güzel kaçış olarak sunar.